– Kura çekmeliyiz.
– Evet.
– Senin başın ne âlemde?
– Nerden geçtik bu konuya şimdi?
– Bilmem. İçimden geldi.
Odasının kapısı kapandı. Kanepede baş köşe onun için hazırdı zaten. Saatler olmuş, bir türlü gelmemişti. Neredeydi aklı?
Odanın etrafında dönmeye başladı. Şövalyelik yaptığı günlerden kalma güller odasının sağ köşesinde sessiz sedasız kurumuştu.
Pencereler ise kapalı, dışarıdaki soğuk havaya içeri almayacak şekildeydi.
Bekledi, bekledi.
Sevdiği şarkılardan birini seçmeye ve radyodan istek yapmaya karar verdi. Artık radyodan istek yapanlar kalmış mıydı?
Kalmıştı tabi ki.
Telefonu açtı. Aradı. Ama şarkıyı kimin için isteyecekti? Aklına kimse gelmedi. “Kendim için.” dedi.
Odada dolanmaya başladı.
Beklenen kişi bir türlü gelememişti.
Ne yapmalıydı?
Dinlediği her şarkıda bir şeyi anımsamıştı. Şarkılarda suskun bir çığlık vardı. Çığlıklar odanın her yerini kapladı.
Sonunda sevdiği şarkı çıkmıştı.
“ Bir Kızıl Goncaya Benzer Dudağın”
Şarkı çalarken o, odanın etrafında dolanmaya devam ediyordu.
Duvarda Picasso’nun resminin bir kopyası vardı.
Evet, adam entelektüeldi, ama yalnızdı.
Entelektüel kimseler, hep yalnız kalırdı ona göre.
Yoksa, sokaktaki çöpçüden ne farkı vardı?
Elbette bir farkı olmalıydı onun.
Diğerleri ondan kaçmıştı zaten.
Kaçılacak insan mıydı?
Evet.
Yavaş yavaş konuştuğundan kimse onu dinlemeye yeltenmezdi.
Çünkü dinleyeni sıkar, sıkar; rahat bırakmazdı. Ama konuşkandı.
Kimse onu sevmese de, sevdiğini sanır, öyle lanse ederdi.
Uykuları kaçmıştı dün.
Parasız entelektüel olmaktan şikayetçiydi çünkü.
Sessizdi.
Bekledi.
Gelmedi.
Tekrar saate baktı.
Tekrar bekledi.
Bekledi.
Tekrar saat baktı.
Tekrar bekledi.
Bekledi.
Ama gelmedi.
Beklediği şeyi bilemiyordu zaten.
Neydi?
Kimdi?
“Bekledim de gelmedin,
Hiç mi beni sevmedin?”
Sevgi mi?
Sevgi neydi?
Sevgi emekti.
Bekledi.
Saatlerdir odanın içini yanık kokusu kaplamıştı.
Kimse fark etmeden…