“ İnsan ne yazacağını bilseydi, hiçbir şey yazmazdı. O zahmete değecek, bir söz olmazdı bu. Yazmak, insan yazsaydı ne yazardı, bunu öğrenme çabasıdır. Ancak yazdıktan sonra öğrenebiliriz bunu…”
Özledim, diyebildim sadece, sessizce, kimse duymasın istedim. Kalem öperken parmak uçlarımı, tarifi zor olan, şahsıma münhasır duygularımı özledim. Aylarca kapısında nöbet tuttum yoğun bakım ünitesinin.
Kelimelerim.
Doktorlar komada dediler. Yaşaması çok zor, geri dönmesi belki de bir mucize olur. Kendinizi her şeye hazır tutun… Tamam, bitti artık, kelimelerim olmadan ben kimsesizim. Kimdi bunun suçlusu? Kelimelerime kim kurmuştu bu hain pusuyu? Uçurumdan düşüp de boşlukta savruluşlarını, yere nasıl çakıldıklarını hatırlıyorum.
‘’ Kimdi?’’ diye, sorarken içimdeki karanlığa; en büyük günahlarımın en sağlam şahidi olan vicdanım ‘’Sen’sin !’’diyordu, bağıra bağıra. Ve hiçbir şey vicdanımın sesini bastıramıyordu. Yoğun bakım ünitesinin beyaz ve ilaç kokan koridorunda bir mahkeme kurdum kendi adıma. Avukat ben, savcı ben; davacıyım kendimden, davalıyım kendime. Tek celsede bitiverdi işte, karar ânı geldi. “Yaz kızım!” dedim kendime. “Yazma kanunlarının ilk ve tek maddesi gereğince, davalı olan yazarın bir ömür yazma hapsine karar verildi.” Bana verilen bu mükâfatın adı müebbet bir hapis cezası mıydı yoksa müebbet bir beraat kararı mı?
…
Gönül hanemden bir şey hariç her şeyi çıkarmamı isteseler, o tek kalan ne olurdu?
Kelimelerim.
Kelimelerime dokunmayın! Onlar benim, ben de onların. Karanlıkta ışığım, soğukta ısı kaynağım, tek başına kalışımın yoldaşıdır onlar.
Peki, hiçbir şey hatırlamayacaksın, tek bir şey dışında deseler; neyi hatırlamak isterdim? Kendi ellerimle kalemle kâğıdı buluşturduğum o ilk ânı; yani ilk yazımı… Neden, kime ve kim için yazdığımı bir kez defa hatırlamak, yazmama sebep olan o mihenk taşına bir kez dokunmak isterdim. Bir seferliğine bile olsa o heyecanım doğar mıydı tekrar içime. Son bir kez ilkbaharım olur mu o neşe?
Tüm kelimelerimi kaybettiğim bir günde, aniden elime tutuşturulan ıslak bir kâğıt üzerine, silgi olmaksızın yazacağım o ilk kelime ne olurdu acaba?
…
Her şey çığlık çığlığa bağırıyordu kulaklarım sağır mı olmuştu?
Yoksa her şey sus pus olmuştu da kulaklarım boşluğumun bestesini mi dinliyordu?
Nereden geldiği bilinmeyen bir rüzgâr/ kalemim ve satırlarım arasına sızar.
Kelimelerim, kelebeğin kanatları gibi rengârenkti,
Renklerimi tüm dünyaya göstermek bir ömürlük hayalimdi.
Her şey aynı renkti sanki/ sadece griydi.
Biraz beyaz biraz siyah serencamı gibi.
Nereden geldiği bilinmeyen bir rüzgâr/ kalbimle kelimelerim arasına mesafeler koyar.

Bu yazıyı paylaşın