1.
İlk adımını atarken de böyle tutmuştu annesi ellerinden. Şimdi adım atmayı değil, yolları öğreniyordu. Evin giriş kapısına iki merdiven kalmıştı, herkes pür dikkat onu izliyordu. Babaannesi bastonuna zorlukla tutunuyor, babası gazeteyi indirmiş gözlüklerinin altından bakıyordu. Kız kardeşleri de etrafında sessizce bekliyorlardı. Gözler üzerinde, onun gözleri meçhul bir yönde. İkindi güneşinin yanık tonlarının aydınlattığı karelerde umut ışığı arıyordu.
üç gün belki de bir hafta sonra yavaş yavaş sönecekti tüm ışıklar, kainat karanlığa bürünecekti. Odasından gördüğü manzaraya, arabasının kırmızılığına, bebeklik resimlerine ve daha nice siluete tekrar tekrar bakacak, zihnine yerleştirecekti, hatırlamak içindi. Hatırlamak, unutma kapısının aralanmasıydı… hatırlamak bir nevi şükretmekti.. bir resim canlanacaktı zihninde ve mutlu olacaktı. Hayatı kolaylaştırmak değildi tüm çabası, yeni bir duygunun keşfindeydi yalnızca. Yitirilen ne varsa yerine bir yenisi gelmeliydi, yitirilmişlikten böyle kaçınılırdı.
Ara ara belli belirsiz ışıltı oluşuyordu gözlerinde ve bu canını acıtıyordu. Gözlerini kapatıyor, birkaç saniye bekledikten sonra açıyordu.
Bahçeye çıktılar. Gözleri beyaz bir bezle bağlandı. Eve girişten, odasına, sürahi ve bardağın yerinden, ayakkabı dolabına kadar her yer gezildi. Her odanın kaç adım olduğu kapı üzerinde yazıyordu, alışana kadar kalacaktı. Kız kardeşleri oyuna dönüştürdüler bunu, onlar da gözlerini kapatıp eşyaların yerlerini bulmaya çalışıyorlardı. Aydınlıkta yerleri umursanmayan ne kadar eşya varsa gün yüzüne çıktı şimdi. Onları görebilmek için mi ışık vardı, sahi ışıkla neyi görüyordum?
Gözün yoldaşlığı gönülden içre olmayınca her yer zifiri karanlık oluyor. Ruhun melodisi gözlerden süzülünce bulutlar eğiliyor yeryüzüne. Bu karanlığa gidiş değil, karanlıktan dönüştü. Ruhun sönmeyen nurunu yakalayabilmek için verilen bir fırsattı. Gündüz her şey aşikardı. Kainat tüm çıplaklığıyla sunuyordu kendisini… Pembe evi herkes görüyordu, çatısındaki kiremitleri, rüzgardan dışarı salınan perdeleri, sarmaşıklardan kaybolmuş balkonu ve kapısının önündeki bir çift terliği… Pembe ev ruhta neyi çağrıştırıyordu.. Genç kızın hayallerindeki evi, bir çocukta masallar alemini, yaşlı dedeye Volkswagen’i. Gözlerin aracılığı unutulur, pembe evin silueti de, artık bambaşka bir alemde koşmaya başlanmıştır. Ne ayaklar bastığı yerdedir ne de güneşin kavurucu sıcaklığı beyni uyuşturmuştur, romatizmalar bile unutulmuştur. Gece olmuştur her yerde ve özgürlük doğmuştur. Düş bahçelerine giden yolda özgürce dolaşılır gecelerde. Güneş, güzelliği öğütlerken, gece hemhal oluruz onlarla.
Kalabalık bir tramvayda, ortada bir direğe tutunurken karşılaştım onunla. O an tek isteğimiz bir an önce gideceğimiz yere gitmektir. Sıkılınılır, sinirlenilir, kimseye katlanılmaz hatta bir bebek ağlaması dahi çekilmez. Havaya yayılan bu stresli çığlıklar ağlatır oysa bebeği, yaşlı amca durmadan o yüzden öksürür, adam telefonda bağırarak o yüzden konuşur. Ruhundaki havayı solukluyordur o an herkes. Elinde beyaz bir değnekle işte o takılır gözlerimize… Nerelerdedir kimbilir, hoş bir tebessüm vardır yüzünde. Gökyüzündeki mavinin tonuyla uğraşıyordur belki de. İçlerindeki kapı her daim açıktır. Korkusuzca bakınır etrafına. Özgürlüğün keyfi kaçar korkuyla oysa. Toplumsal normlardan her sıyrılındığında ‘deli’ sayılınır. Artık dizginleri yoktur o insanların ne yapacaklarını önceden kestiremeyiz. Korkarız, öğrenilen her şeyi hiçe sayıyordur, ezberlerimizi bozuyordur.
Bir arada yaşamanın adapları öğretilir, gelenek ve görenekler her an birileri tarafından hatırlatılır. Büyüdükçe toplumsallaşırız. Hatta kreşler erkenden toplumsallaştırır bizi. Kuralların asılı olduğu duvarlarda çiçekler hep pembe ve yeşildir, araba mavi, kar topları da beyaz. Kırmızı ve yeşil’in artık sadece dur ve geç anlamlarına indirgenmesi gibi.
Sözler, kelimeler, yanlışların arasından seçilen doğrularla yürümeye çalışan âmâ genç az sonra merdivenleri indi ve eline bir kozalak aldı. Artık kelimeler elimden kayıp düşüyor, her birisi kullanılıp kenara bırakılmış miladı dolmuş gibi öyle salınıyor zihnimde. İçleri boşaltılmış sadece şekliyle ortada kalakalmış harfler… bazen e’lerin curcunasına tanık oluyorum bazen b’lerin. Moda neyse, o geziyor ortalıkta.. 29 harfin hepsinin de tükenmesine hayıflanırken yeni bir sesin de peşine düşmüyorum.. giden gidiyor sadece gitmeyerek.
Elimdeki kalemin çoktan tarihi geçmiş. Yeni şeyler söylemek için yeni bir kalem gerekiyor. Her söz için bir kalem tüketiliyor, çoğu bitmeden zamanı geçiyor işte böyle. Zamanı geçen sözlere inat tükenmez kalem imdada yetişiyor. Kalem de tükenirde, söz tükenmez. Nicedir söylemediğim sözler varmış. Zamanı geçmiş sözlerim, ne çatı katına kaldırılacak not defterlerimde artık ne de bir gazete küpüründe. Sözler de fikirler gibi paylaşıldığında mı anlamını bulur. Suskunluk paylaşılmaz mı? Bir kalem sessizliğimizin devamcısı değil midir aslında. Sessizce çözülsün herşey beni harflerimle tanısınlar, kelimelerimden hissetsinler duygularımı. Noktalamalarım nefes aldırır, anlaşırız böyle de. Pınar seslerini duyalım, kuşların cıvıltısını hatta dikkat kesilirsek sinek vızıltısını dahi duyarız, hissederiz esintisini… Toparlanıyorum, kalem kutumda yanımda sesimi duyurabilecek kadar uçum var.
Bir çift göz, yüreğimdekileri göz önüne serdi..
Gördüklerimle yaşıyorum, görmek istediklerim için heyecanlanıyorum. Ağaçtan düşen yaprak sayılarını tahmin etmen, gökkuşağının eğimini hesaplaman, karıncaların yaşamak için ne kadar besine ihtiyacı olduğunu bulman, yıldızların bir küçük güneş olduğunu izah etmen, tarihi olayları kronolojik olarak sıralaman; şimdi toprağa yerleştirdiğim taze fidanın ruhuma yaydığı huzura denk olması garip geliyor… huzur, görmenin içine girip alude renklerin arasında kaybolmayı çağrıştırıyor. Görmenin sonsuzluğu görülmeyeni görmekle nihayetleniyor… gözlerinden bir ışık yayılıyor, kainat sönüyor, ışık içerisine giriyor. Önce beli belirsiz elleri dolanıyor etrafta, başı dönüyor.
2.
Avuçlarda bulunamayan sıcaklık, bir köşe kapmaca oyununa dönüşür artık. Hangi köşeye sığar ki insan kendi köşesi dışında. Oyalanır durur, saatler saniye olur. Sağa sola döner durur, ne arkasından emindir, ne önüne bakacak takati kalmıştır. Bir girdabın içinde tutsak uyuyakalmıştır. Uyansa da rüyadadır, rüyalar kapı aralanmasıdır, bir teneffüsgâhtır. İnsan kime inansındır.. inanmayı terk eden, terk edilmiştir.
Eğildim çilek topluyorum şimdi, etrafa yayılan rayihayı içime çekiyorum, tövbe ediyorum… beni buldu, avucumdan bir tane aldı ve tebessüm etti…
3.
Zamanın tıkırtılarından uzakta sahili selamette yürümek yürümek istiyorum, bastığım toprağı hissetmek, aradaki çakıl taşlarının canımı acıtmasını yaşamak istiyorum. Sıcağın daha çok ısıttığı ince kum tanelerinden ayağıma hızlı kaldırıp, denizde serinliyorum. Parmaklarımı suyun içerisinde kuma sokup kaybediyorum, yeni dalganın gelmesiyle üzerindekilerin gitmesini izliyorum. Suyu hissediyorum. An’ı bulutlar da söylemiyor, güneş sönüp kaybolmuyor. Kimse gitmiyor. Herkes yaşıyor…