Uzaklarda, çok uzaklarında belli belirsiz dağlar seçilen, sere serpe genişlik. Sapsarı uzanmış, göz yaylımını alsın diye. Karnı kimi yerlerde upuzun, kıvrımlı yarıklarla çizilmiş, içinden berrak ya da kızıl sular akan. Gökteki bulut kümeleri misali öbekleşmiş yeşilliklerle karışan nazar boncukları, göllerini de avutur koynunda. Karıncalar gibi gruplaşarak biteviye hareket halindeki insanları da doyurur. Yeşilken ova, bir başka kımıldanır insanlar, sarıyken bir telaş içinde koşuşturur. Beyaz yorganına bürünüp bir uyuyuşu olur ki öyle tenha, öyle dingin, kımıltısız… Bir sonraki yeşil için biriktirir gücünü. Sonra fışkırınca ovanın bereketi değil bir mevsim, değil yıllar, yüzyıllar belki bin yıl feyiz alır, üstündekiler. Öyle bir cevher ki o fışkıran, konanı-göçeni, kalanla gideni ayırt etmeksizin kendine ram etmiş. Ovanın huzurunu yudumlarken eskiden var olanlarla yeni gelenler, bereketi bölüşmüş. Kolay değil elbet çatışmadan kaynaşması, eskiyle yeninin. Çatışırlar, çarpışırlar hem de savaşırlar, kıyasıya. Ama tuhaf bir ova burası çarpışanlar, çarpanı da olmuş, insaniyetin. En verimli anında bir sürmüşler bu toprağı, bir tohum ekmişler. İnsan, bitmiş. Kelimenin tam anlamıyla…  Dili, dini, soyu farklı Âdemoğullarıyla Havva kızları… Bir bölünüp öbek olmuş nimetlerin etrafında bir çarpılıp çoğalmış acıların kuytusunda… Toprağı pişirip kap-kacak yapar gibi asırlar da insanı pişirmiş, karmaşanın ortasında… Keramet pişiren ateşte mi, ateşi üfleyen nefeste mi? Nefeslerde, deyişlerde, türkülerde mi?

Arada bir, bir deli boran eser, buralarda. Tozu dumana katar. Yerden aldığını gökte savururken tanınmayacak hale gelen, insanlıktan çıkmış kişilerle dolar, ovanın dört bir yanı. Çarpılan diller, hiç bilinmedik sözlere döner sadece. Hiç bilinmedik sözler belki de en bilindik yırtıcılıklarla saçılır, ortalığa. Gözler, göremeyen gözler… Hakikatten habersiz ancak var olanı dondurabilen mercekler… Böyle zamanlarda insanların göz oyuklarındaki renkler, puslu, fırtına tonlarına bürünür. Can ile tanışıklığını kaybetmiş, hırsların güdümündeki beyinlerin dünyaya açılan pencereleri; mekanik hareketlerle kendine benzeyeni seçip, beğenmediğine yumulur olmuştur artık. Öyle bir yumuluş ki o gözlerdeki, haksızlık denilen şeyi görmez de kimin kime yaptığını seçer ancak. Kendinden değilse düşen, bir tekme daha vurma emri iletir, mekanik gözden aldığı mesaj üzerine mekanik beyinden ayaklara uzanan sinirler. Yürek yitmiş, kan pompalayan aygıt, yok etme enerjisi üretmeye hız vermiştir. Biz denilen ancak ben diyenin çoğulu sayılır hale geliyor böyle zamanlarda. Çokça ben diyen çok kişi bir araya toplandığında, biz üretiliyor. Dışarıda kalanlar, çerçevenin dışındakiler yani kendi çerçevelerini kurup kendi bizliklerini ürettiği zaman görünen, bir garip özgürlük ortamı. Hücreler içinde hür olan insanlar, hücrelere bölünen ova üzerinde nefsaniyetin esiri… “Biz” liklerin pençesine düşen insan, tüm gücünü yaşama içgüdüsünden alıyor; yaşama içgüdüsü tümüyle daha iyi yaşama hırsına ram oluyor; iyi çokla eklemlenip, her şeyin en fazlarına sahip olma yarışıyla ova, kıyasıya rekabetin zeminine dönüşüyor… Bölüşmek hayatı, bölüşmek ovayı ve bereketi, bölünme korkusu üretiyor. Ve… Boran, tayfuna çeviriyor.

Dedik ya tuhaf bir ova diye fırtınaların en çetini yaşanırken bile kulak veren birileri çıkıyor, yüz yıllar öncesinde söylenen sözlere… Her daim sağlam kalan, iyi tutmuş bir maya, esaslı bir damar hissettirip varlığını kulak verene duyuruyor kelamı. Dağlar gibi dertler yıkılmıştı bir vakit ovanın üstüne. Hallaç pamuğu gibi atılmıştı insanlar. Tehlikeden kaçarken eski düşmanlar, birbirine sığınmış, ancak birbirinden imdat bulmuştu. Belki yüzyıl boyunca kıyasıya savaşanlar, ne için savaştıklarını bile unutmuş, insanlığın ender gördüğü kıyımların birinden, ortak kuytularda saklanarak kurtulmuş, bu kurtuluşta kaynaşıp birlikte yaşamayı öğrenmişti. İşte o zaman atıldı bu toprakların insanlık mayası. Mayayı çalanlardan birinin vuslat gecesini bağrında saklayan bu ay, üstelik bu sene Muharremi de içinde idrak edeceğimiz aralık ayı, umulur ki bize merhameti hatırlatır. Zira merhametten yoksun insan, ancak muhteşem bir makine hükmünde. En göz dolduran becerisi de çatışma üretmek. Oysa Yaradan’a sığınan insan O’nun rahmetinden nasiplenmek dileyen insan, öncelikle O’nun yarattıklarına şefkat göstermeyi bilmeli. Bilmeli biz kavramının tüm yaratılmışları ifade etmesi gerektiğini. Bizler ancak Allah karşısında “kul” oluşumuzla ortak özellik kazanıyoruz.

Sen-ben davası gütmeden “insan” olanlar, yaşadı bu topraklarda. Hem ne yaşayış… Kendilerinden sonra defalarca daha devrilen başka dağların yıkıntısından da kurtarmayı başardılar, bıraktıkları mirasla, bu toprakların varislerini. İsmi konmamış olsa da “Selçuklu Barışı” nın tarih biliminde, cismi kendini göstermekte çok fırtınadan salimen kurtarışında. Gönül öyle umar ki, hükmü de sürsün, zihinlerde, fikirde ve işte…