Ağaç insanoğlunun müşterek meselesi…

Âdem’e de: “Ey Âdem, eşinle beraber cennete yerleşin, oradaki nimetlerden istediğinizi bol bol yiyin, fakat şu ağaca yaklaşmayın; yoksa zalimlerden olursunuz” dedik.[1]

İmtihanın ilk bölümü böyle başlar. Âdem ve Havva dünyaya indirilir. Âdem’e bir ağaç yüzünden kaybettiği imtihanı; pişman olup tövbe etmesi üzerine dünyada hediye olarak âdeta bir ağaç ummanıyla muhatap kılınarak kazandığı muştulanır. Ağacın hikâyesi cennette başlar, yeryüzünde detaylanır. Bu hikâye kesintisiz devam eder ve yirmi birinci asrın son çeyreği biterken bir grup tabiat dostunu maceralarına dâhil ederek sürüp gider.

Nasıl mı?

Sıcak bir temmuz günü. Ensar Camii’nin udeba ve urefa kesiminden isimleri mahfuz, yaşları ileri, buna mukabil iradeleri dinç birkaç dost, öğle namazını müteakip caminin çay ocağında mutat üzere sohbet etmektedir. Derken bir ağaç muhabbetin merkezine yerleşiverir. Zonguldak’ın Alaplı ilçesinde bir Porsuk Ağacı varmış. Gümeli Porsuk’u da deniyormuş. Anadolu’daki en yaşlı ağaç imiş. Dört bin yılı aşan ömrüyle dünyadaki en yaşlı beş ağaçtan biriymiş. Gidip görenler hayranlıklarını ifade etmede kelime bulamıyormuş, ila ahir… Bu tahrik edici izahatla birlikte ziyaret edelim teklifi gündeme geldi. Şöyle gidilir, böyle dönülür derken seyahat kararının alınmasıyla tartışma seyahat projesine dönüştü: Ağaç ziyaret edilecekti.

Yol arayıştır.

Yeryüzünü gezin ve ibret alın[2] emr-i ilahisi düsturunca birer şair, imam, ilahiyatçı ve muallimden müteşekkil kafile sabah namazının ardından yola revan oldu. Rota İstanbul, Düzce, Akçakoca, Alaplı, Gümeli ve oradan bin küsur rakımdaki ağaca ayarlı. Hava seyahat için müsait. Yollar tenha, geniş, hani uçak pisti kalitesinde. Yolculuk şiirler, tarihî hikâyeler ve güncel konular üzerindeki yorumlarla zahmetsizce devam ediyor.

Seyahatin güzeli dostlarla yapılanıdır.

Akçakoca’da mütevazı bir kahvaltı molası… İlçeye adı verilen Akça Koca, Sultan Orhan zamanında bölgenin fethi için gaza yapmış, muvaffak olmuş komutanlardan. Dönemin diğer uç beyleri Samsa Çavuş, Gazi Mihal, Konur Alp, Turgut Alp ve Gazi Abdurrahman. Bu kahramanlar Rum diyarını, küffar Roma ve müttefiklerine dar edip Müslüman kılmış. Böylece sonraki nesillere mesuliyeti ağır bir emanet bırakmışlar. Ruhları şad olsun.

Yol Alaplı Çayı’nın paralelinde kıvrılarak gidiyor. Yirmi gün önceki şiddetli yağmurlarla taşan çay, yolu tahrip etmiş. Şimdi küçücük sakince bir dere halinde akıyor ama taşkının izleri öylesine belirgin ki sanki bu vadiden Fırat Nehri geçmiş. Dere yatağı, sellerin dalını budağını koparıp kırdığı ağaçlarla, kütüklerle dolu. Ağaçların çamura bulanmış yapraklarındaki yeşillik canlılık emaresinin sürdüğünü gösteriyor. İş makineleri etrafı toparlamak için hummalı bir çalışma yürütüyor. İnşallah yanılırız ama taşkınların tekrarlanmayacağının garantisi yok. Beyhude bir çaba dedirtiyor.

Neden böyle?

Modern insan ilerleme illetine tutulduğundan bu yana dünya enkaza döndü. Tamahkârlığından arzın üstü de altı da talan edildi. Merhameti defterinden silen bu nevzuhur varlık, insanı da ormanı da yok etmekten çekinmedi. Ağaçlar kesildi, yakıldı katledildi. Şimdi iklim krizleri, heyelanlar, susuzluk gibi devasa meselelerle karşı karşıya.

Hâlbuki ağaç farklı inanç ve dinlerde kutsal bir varlık olarak görülmüştür. Kur’ân-ı Kerim’de; ağaçların Allah’a secde ettiğinden, güzel sözün dalları göklere uzanmış bir ağaca, kötü sözün ise çürük bir ağaca benzetilmesinden, bütün ağaçlar kalem olsa Allah’ın kelimelerinin yazmakla bitirilemeyeceğinden ve salkım salkım hurma ağaçlarından çeşitli vesilelerle bahsedilmiştir.

Hz. Peygamber dünya hayatının geçiciliğini, yolcunun bir ağacın gölgesindeki konaklama müddetiyle açıklamış, kişinin kıyamet saatinde de olsa elindeki fidanı mutlaka dikmesini tavsiye etmiştir.

Ve nihayet dört iklimin hükümdarı Sultan Fatih, ormanlarımdan yaş dal kesenin başını keserim fermanıyla ağacı koruma iradesini en üst seviyeye taşımıştır.

Kafile de ağaç ziyaretiyle bir hassasiyetin, sahiplenme mesuliyetinin peşinde esas olarak. Bu ağaçların ve ormanların günün birinde kurban olmaması için kendilerince kıyamdalar. Ziyaretin ağaçlara dikkatleri çekecek bir hikâyeye dönüşmesine, belki burayı ziyaret için bir davete vesile olmasına binaen vakti kuşanmışlar.

Yolcu yolunda gerek.

İlkokulu, ortaokulu, birkaç dükkânı, camisi ve bakımsız parkıyla çayın kıyısında yeşillikler içindeki Gümeli beldesi güzergâhtaki son kalabalık yerleşim. Küçük bir alanın etrafında kümelenmiş siyasi partilerin birbirine komşu büroları var. Önceki seçimde aldıkları oy birbirine çok yakın. Görüşler, hedefler farklı demek ki.

Kısa bir gezinti kâfi.

Gökyüzü gri bulutlarla dağların tepeleri sisle kaplı. Kafileye sağlı sollu fındıklıklar eşlik ediyor. Karadeniz iklimi burası. Ağaçlı bir türkü buraya uygun düşer herhalde;

Yârim gitti ormana

Oy ıslandi ıslandi

Sorarum ağaçlara

Hanginuze yaslandi  

Ormanın bağrını yararak döşenmiş asfalt bitti, beton yol başladı. Yükseldikçe hız iyice düştü, kulaklardaki basınç arttı. Gözler ise sürûr içinde. Her taraf yeşil, her taraf ağaç; kestane, çam, gürgen ve diğerleri. Kimi villa gibi albenili evler serpilmiş ormanın muhtelif yerlerine. İşte beton yol da yerini ardında toz bulutları oluşturan toprak yola bıraktı.

Beş saat geride kaldı. Orman iyice yükseldi, içi karanlıklaştı. Görkemli dağların derin vadilerin yamaçlarında tek tük kuşlar cıvıldıyor, bir şeyleri müjdeler gibi. Derken insan sesleri. Ormanın içine gömülü, hafif açıklık bir alanda kadın, erkek, çocuklar ve birkaç ev. Burası yayla hayatı yaşanan küçük bir oba. Elektrik yok. Kışın iki üç metre kar yağıyormuş. Yol üstünde keçiler ve inekler taze çimenleri otluyor. Yaylacılar ürünlerini bu dağ başında gelenlere de satıyorlar. Rızkın dağıtımı kimin tekelinde ki! Selam-aleykümselam, birkaç kelam ve yola devam.

Yeni şahitlikler hayreti mûcip.

Ormana balta girmemiş henüz. Tam bir sükûnet hali hâkim. Tabiat, sadece ruh kulağıyla dinlenebilen notasız bir besteyi terennüm ediyor, kendi seyri sülûkunu yaşıyor. Kirlenmiş dünyanın uzağında kendi mahremiyetinde huzurlu bir aile gibi.

Hikâyenin bu noktasında hepimizin üstüne gölgesi düşmüş olan ormanın bu yaşlı komşusu Porsuk ağacına ilim cephesinden de nazar edelim:

Porsuk ağacı her dem yeşildir. Çok yavaş büyür. Çok uzun ömürlüdür, binlerce yıl yaşayabilir. Yirmi beş otuz metreye kadar boy atabilir. Dallarının açıklığı azdır. Yapraklarını yaz kış dökmez. İğneye benzer yapraklarının ucu dikenimsi değil, son derece yumuşaktır. Yaşlı bir ihtiyarın öpülesi eli gibi yani. Lakin meyvesi öldürücü oranda zehirlidir. Rivayete göre M.Ö. I. yüzyılda, Eburones kralı Catuvolcus Porsuk Ağacından hazırlanan “meyve suyu” ile intihar etmiş.  

Bölgede yaşları binleri geçmiş üç Porsuk ağacı var. Devlet baba her biri için yollar açmış. Planda her üçüne de uğramak var.

Dallardan mamul değnekler desteğinde hafif ıslak çimenler üzerinden ilk anıt ağaca doğru yürüyüş başladı. Her taraftan sular akıyor. Yolun muhtelif yerleri çamur, yer yer seller düşmüş. Sel giden kısımlar küçük uçurumlara dönüşmüş. Yürümek, engelleri aşmaya çalışmak tehlikeli. Yıkılmış ağaçlar, kırık dallar, taş ve topraklarla karışık büyük bir heyelan ilerleyişi imkânsız kılıyor. Bir saatlik maceranın ardından ilk Porsuk’a ulaşılamamanın hayal kırıklığı yaşanıyor.

Tabiat sofrasında sadece porsuk ağaçları yok ki, gam keder galip gelsin. Beyaz papatyalar, kırmızı, sarı, mavi, renk renk çiçekler, kokulu naneler, yemyeşil çimenler, yaprakların altında saklanmış minik dağ çilekleri, görkemli ağaçlar, uçuşan arılar, böcekler burayı cennetten bir köşe yapıyor dense yeridir. Çimenlerin üstünde nevaleler açılıp çaylar da yudumlanınca keyifler avdet ediyor.

Şükür.  

Teknoloji hayırlı işlerde kullanıldığında büyük nimet. Araba olmasa bu seyahat mümkün olamazdı. İşte bu sayede kafile kısa bir süre sonra ikinci anıt ağacın yanında. Tabelada şöyle yazıyor:  Anıt Ağaç – Porsuk Ağacı(Taxus baccata L.) Yaşı: 1000.

Bulanlar arayanlardır.

Kucaklaşılıyor. Onu nice fırtınalara, tipilere, yakıcı güneşlere tahammül ettirenin hikmetinden sual olunmaz. Her ayet bir mucize, her ağaç bir ayet. İdrak edemeyen göz kör değilse nedir ki?

Ağacın hayranlık bırakan altı kulaçlık devasa bir gövdesi var. Mübareğin boyu gövdesinin cesametiyle ters orantılı, yüksek değil bodur bile denebilir. Tepe kısmındaki dalları kurumuş. Kırmızı-kahverengi karışımı pullu kabuğu ve kalın damarları düz bir çizgi şeklinde gövdesi boyunca yukarı doğru uzanıyor. Kökleri bir aslan pençesi gibi toprağa saplanmış, hayata sımsıkı tutunmuş. Nuh aleyhisselamdan daha uzun ömürlü olan bu mucize ağaç Anadolu’nun İslam yurdu olduğu günün hatırasına dikilmiş sanki.

Sıra kafileyi bu dağ başındaki ziyafete davet eden en yaşlı Porsuk ağacında. Yolda genç bir delikanlı çıkıyor karşılarına. Orman koruma görevlisi olduğunu söylüyor. İçi ısınıyor kafilenin. Selam-aleykümselam. Bu ıssız coğrafyada o da bir dalından tutuyor ağaçların işte. Ömrü hayırlı olsun.

Uyarı tabelasında rehber eşliğinde gidilmesi, ağaçlardan herhangi bir şey kopartılmaması, ormanın korunması ve foto kapanlarla ormanın kontrol edildiği kayıtlı. Yoldan 800 metre yukarıda olan Ağaca dimdik bir yoldan çıkılıyor. Bastonsuz çıkmak gençlerin işi. İlerledikçe nefesler kesiliyor. Sık sık durup dinleniyorlar. Çalılığı az olan orman, gövdeleri cetvelle çizilmiş kadar düz ve pürüzsüz ağaçlarla kaplı. Öylesine simetrik konumlanmışlar ki bir sütunlar galerisi sanki. Boyları otuz kırk metreyi buluyor, dalları yalnızca tepe kısmında.

Yokuş bitti. Şimdi vuslata tanıklık zamanı. Porsuk ağaçlarının ceddi hayret ve hürmetle selamlanıyor. Gövdesi önceki Porsuk’la hemen hemen aynı boyutlarda. Ancak daha parlak ve daha dinç görünüyor. Saçakları geniş, dalları da kurumamış. Köklerini korumak için etrafına çepeçevre toprak dökülmüş. Yan tarafında bir seyir terası yapılmış. Dünyadaki akrabalarının en büyüğü olan bu Porsuk Ağacı, yakın zamanda keşfedildi. Halkaları üzerinden yapılan incelemede 4112 yaşında olduğu kayıtlara geçmiş ancak yaş konusu biraz tartışmalı.[3] Görenleri, hayrete, hikmete ve Allah’ın kudretine yöneltiyor olması ziyareti için yeterli gerekçeyi oluşturuyor işte. Yüce dağların, sık ormanların, yaban bir coğrafyanın bu sessiz, yaşlı sakini her türlü hürmeti fazlasıyla hak ediyor.

Seferle yükümlüyüz.

Gidişler bitti. Yolun bilinmezlikle, merakla dolu kısmı aydınlandı. Vakit gece yarısı. Gün boyunca direksiyonu bırakmayan kafilenin imamı loş ışıklar altında sakince sürerken, diğerlerinin hafızalarında seyahate dair ibretamiz sahneler dönüp duruyor.

Hayat yollardan, molalardan, meçhul bir durakta, belki ağaç gölgesinde sonlanacak olan bir seyahatten ibaret değil midir zaten?


[1] el-Bakara, 35.

[2] el-Ankebût, 20.

[3] Tarım ve Orman Bakanlığının web sitesinde Porsuk ağaçlarının üç bin yıl kadar yaşadığı, Türkiye’dekilerin bin yaş civarında olduğu kayıtlı.

Bu yazıyı paylaşın