On dakikadır önümdeki İngilizce paragrafla boğuşuyorum. Kelimelerden bazıları uzaktan el sallıyor,bazılarıysa onları tanımamam için sırtlarını çeviriyor. Ortaya çıkarttığım cümleler, basamakları yer yer çürüyerek kırılmış tahta köprüler gibi.
Göz ucuyla hocaya bakıyorum. Elindeki teste dalmış. Sabahtan beri derse girmekten yorgun, aldığı maaştan hoşnutsuz… İlk derste “Ben sizin gibi şanslı olamadım.” demişti üniversiteyi bitirdiğim gibi atandığımı öğrenince. “Şanslı değildim, eşek gibi çalıştım.” diye karşılık vermek isterdim ama yapmadım tabii. Safça bir gülümsemeyle geçiştirdim bu gafını.
Diğer beş arkadaşım metinle destansı bir mücadele veriyor. İçimizdeki tek kız öğrenciyi ayrı tutayım.O elinin ucuyla yapıyor çeviriyi. İngilizcesi gayet iyi, neden derslere geliyor anlamıyorum.
O an, içlerindeki en yaşlı öğrencinin ben olduğumu fark ediyorum. Hepsi üniversite sonda. Galibahocadan bile büyüğüm. Bir garip oluyorum. Beş sene önce, Van’a atandığımda, okulun en gençöğretmeniydim. Arkadaşlarım “Öğrencinin öğretmenler odasında ne işi var? Hadi sınıfına!” diyedalga geçerlerdi. Şimdi otuz bir yaşında bir adamım. Daha doğrusu yirmi sekiz yaşındayım amababamdan kalıtımla aldığım miras olan beyazlar, uzağı göremediğim için taktığım gözlük ve gözleriminetrafındaki kırışıklıklar sayesinde otuz bir gösteriyorum. İnsanlar, gördüklerine inandıklarıiçin, ben de onların beni gördüğü yaşı gerçek yaşım sayıyorum.
Kendi kendime yaptığım ucuz söz oyunlu felsefe canımı sıkıyor. Camdan dışarı bakıyorum, kapkaranlık.Liselere giriş sınavına hazırlanırken, hafta içi de dershaneye giderdim. Salı-perşembe,okuldan sonra. Çıkışta hava karanlık olurdu. Dua okuya okuya dönerdim eve.
Dershanenin karşısındaki apartmanın zemin katında, camekanında televizyon sergilenen beyaz eşya mağazası vardı. Biz erkekler, teneffüslerde ikinci kattaki sınıfımızdan karşıya, zemin kata bakardık. Çünkü camekandaki televizyonda hep aynı kanal açıktı ve o saatlerde kanalda çizgi film kuşağı olurdu.
Teneffüste neden orada durduğumuzu birbirimize söylemezdik. Zil çaldığında içimizden biri gidip orada dikilirdi, diğerleri de peşinden… Çizgi filmi izlediğimizin anlaşılmaması için birbirimizi dinler,yarım yamalak sohbet ederdik. Büyüdüğümüzü düşünüyorduk, biz, zor bir sınavı geçmekle yükümlü, sorumlulukları olan bireylerdik. (Kızlar gerçekten ilgilenmiyorlardı çizgi filmle, onlar ya cidden büyümüşlerdi ya da rol kabiliyetleri daha yüksekti.) Çizgi film de neydi?
O sene sonunda sınavı – yani iyi bir liseyi – kazandığımda hayattaki ilk büyük görevimin altından kalkmıştım. Sonuçların açıklandığı gün anneme oyuncaklarımı yakmak istediğimi söyledim. “Artık onlara ihtiyacım kalmadı.” gibi süslü bir cümle söylediğimi hatırlıyorum. Annem, yakmaktan ziyade, onları komşuların çocuklarına dağıtmamızı önerdi ve büyüdüğümü kendime ispatlama ritüelimi tam anlamıyla berbat etti.
Onlara ihtiyacım kalmadığı yalandı. Ben hala oyuncaklarımla oynamaktan, çizgi film seyretmekten -kendimebile söylemekten utanarak- zevk alıyordum. Fakat arkadaşlarımın yanında oynadığım role kendimi kaptırmıştım.
Annem, o gün evdeki tüm oyuncakları konu komşunun çocuklarına dağıttı. – Hiç durup düşünmedi “Bu çocuk niye çok sevdiği oyuncaklarını yakmak istedi, bir sorunu mu var? diye. -Birkaç gece, yatağımda kendime kızarak ağladığımı hatırlıyorum. Aldığım bir karardan ötürü duyduğum ilk gerçek pişmanlık buydu.İnsanların oynadıkları rolün bir zaman sonra hayatları olduğunu da o an keşfetmiş olabilirim. Daha doğrusu hissetmiş. Fakat bu, o zamandan sonra kendimi herhangi bir role kaptırmadığım anlamına gelmez.
Hocanın “Tamam arkadaşlar, birlikte çözelim artık.”demesiyle arkadaşlarımın metinle alt alta üst üste nefes kesen boğuşması sona eriyor. Hoca metni çözmek için ayağa kalkıyor, kaşla göz arasında saatine bakıyor.Ben de haylaz sınıflarda ders işlerken sık sık saatime bakarım. Bunu bir zaman sonra, saate her baktığımda öğrencilerin “Zile ne kadar kaldı hocam?” diye sormalarıyla fark ettim. Şimdiki çocuklar çok cesur.- İltifat niyetine söylemiyorum bunu.- Cesaretleri cahillik(görgü cahilliği) , alaycılık, rahatlıkla kaplı.
Defterimin son sayfasını açıyorum. Duraksıyorum sonra. “Niye burayı açtım?” Beyaz sayfaya bakarken gülümsüyorum.
Öğrencilik yıllarımda, dersten sıkılınca, defterimin son sayfasını açar, bir şeyler yazardım. Hikaye, anı, şiir… -Daha doğrusu bu saydıklarıma benzeme çabasındaki yeteneksizlik abidesi şeyler… – Beyaz sayfalar yazma iştahımı açardı. Hayallerim, umutlarım, korkularım, sevinçlerim, acılarım taşardı kağıtlardan. Bir zaman sonra beğenmez, yırtardım yazdıklarımı. İnsan ne kadar gaddar, kendine bile…
Yazmayı hep erteledim. Lisede dersler vardı, üniversitede de… Sonraları atanma telaşı, atandıktan sonra mesleğe alışma… Şimdi yüksek lisans için İngilizce…
Aslında burada olmaktan sıkılıyorum. Heybetli metinlerle güreşmek asabımı bozuyor. Fakat kendimi buna mecbur hissediyorum bir yandan da. Daha ileride mutlu olacağımı düşünerek zorluyorum kendimi.Mutluluğun hep zahmetli yolculuklarla ulaşılan bir ada olduğunu düşündüm. Yıllar geçti, o adaya bir türlü ulaşamadım.
Beyaz kağıda bakıp bunları düşünürken zil çalıyor. Arkadaşlarım – kız hariç – imdat çığlığı duymuşçasına çıkıyorlar sınıftan. Hocanın da onlardan aşağı kalır yanı yok. Onlara bakarken gülümsüyorum. Kız “Çok sıkılmışlar galiba.” diyor. Onun yüzünde de benimkinin kardeşi olan bir gülümseme var.
-Siz de sıkıldınız bayağı, boş kağıda öylece bakıyordunuz.
Dersten koptuğumun belli olmasından utanıyorum. Bir öğretmenin dersi dinlememesi oldukça ironik. Eğitimci rolüme hiç uymuyor. Durumu kurtarmak için “Siz de metni pek isteksiz çözüyordunuz.” diye işi şakaya vuruyorum.
Gözleri önündeki kağıtlara kayıyor ve “Evet.” diye mırıldanıyor.
O an çok yakın hissediyorum kendimi ona. Şu biraz önceki gülümseme kardeşliğinin büyüsü, bir aydır belli konular dışında (hangi kaynaklardan çalışmalı, hoca pek yetkin değil, sınava ne kadar kaldı…)muhabbetimiz olmasa da yeni konular üzerine konuşmak için cesaret veriyor. Bu cesaretle sohbet açacakken o daha erken davranıyor.
“Hem üniversite dersleri hem İngilizce kursu ağır geliyor ama annem araştırma görevlisi olmam için  yabancı dilimin ileri derecede olması gerektiğini söylüyor.
”Bu cümlesi üstü örtülü bir yakınma. Kendisi için onca zahmete katlanan ailesinin hatırına, buraya gelmek istemediğini söylemiyor da “ağır geliyor” diyor. Soruları çözmekte zorlanmadığı halde neden hiçbir dersi kaçırmadığı o an aydınlanıyor. Onu çok iyi anlıyorum çünkü hayat, yapmak istemediklerimizi yaptığımız,hoşumuza giden uğraşları ertelediğimiz için çoğumuza “ağır” geliyor.
Kız bu sözleriyle beni geçmişe sürüklüyor. Kazanmak zorunda olduğum sınavlar… Ailemin hangi bölüme gidersem daha kolay iş bulacağım üzerine kafa yorması… Benim, hakkındaki kararı bekleyen sanıkçasına onları dinlemem… İstemediğim yerleri kazanmam, okumam…
Bu durum bir zincir olarak devam ediyor. Tamam, artık ne yapacağıma başkaları karar vermiyor ama ben– mesela buraya gelerek –bu geleneği sürdürüyorum. Ailemin yazdığı rollere girmeye çalışırken şimdi de kendime uygun olmayan bir rolü kendim yazıyorum.
O an kıza hayatım hakkındaki düşüncelerimi anlatmak istiyorum. “Sen bana göre gençsin, sen sen ol içinde mutlu olmayacağın bir çember çizme.” diye akıl vermek. Şükürsüz gibi görünmek istemiyorum ama içimde bir şeylerin eksik olduğu da aşikar. Onda da bu eksikliği hissettiğim için dert yanmak istiyorum bundan. “İçimize sinmeyen bir çemberin içinde küçüklüğümüzde bize giydirilen, bizim de ya sevdiğimizden ya da beceriksizlikten üzerimizden çıkaramadığımız hırslarla koşturup duruyoruz.” gibisinden hikmetli sözler söylemek…
Zil çalıyor. (Beş dakika ne çabuk geçiyor insan kendine kulak kabartınca.)
Aklımdaki sözler ürkerek sağa sola kaçışıyor. Kız çemberine dönüyor.
Ben de çaresizce – alanında yükselmek için İngilizce öğrenmeye hevesli adam- rolümü oynamak, koşuma devam etmek üzere çemberime doğru ilerliyorum.

Bu yazıyı paylaşın