S…… Köyü’nde, şimdilerde yazdan yaza kısa süreliğine uğranılan, bakımsız bir evin kapısının hemen önünde, ailesinden başka ziyaretçisi bulunmayan, bir zamanlar birlikte yaşadığı köy ahalisi tarafından unutulmuşluğun sarmaladığını kolay kolay bırakmayan kollarına atılmış bir mezar vardır. Aslında mezarın ve sahibinin tamamen unutulduğunu söylemek pek de doğru değildir. Çünkü otuz yılı aşkın bir süredir, köyün başına gelen – deprem, sel, kuraklık, yangın fark etmez – tüm felaketlerin sorumlusu olarak bu mezarın sahibi gösterilir ve bu günahkar adam, her felaketin ardından beddua sağanağına tutulur.
Köyün gençleri bu duruma gülüp geçerler fakat yaşlılar, düşündüklerinden adları kadar emin olduklarını yineleyerek sözlerini mezarın sahibine ve yaptığı büyük hataya lanet ederek bağlarlar.
Yıllardır anlatılagelen o uğursuz günün sabahından itibaren, hatırı sayılır bir kalabalık Rıza’nın bahçe kapısının önünde toplanmıştı. Meraklı, tedirgin, korkulu gözlerle evi izliyor, eskiden beri akli dengesinden şüphe ettikleri adamın bu denli ileri gidip gidemeyeceğini kısık sesle tartışıyorlardı.
Kamçısını zevkle şaklatan rüzgarın ve insanı donduran acımasız soğuğun el ele verdiği o karanlık kış günü, vakit öğleyi birkaç saat geçtiğinde Rıza evinden çıktı. Teni, sakalı, gözleri, bakışları – sanki yapmayı kafasına koyduğu işin lanetiyle – her zamankinden daha karaydı. Bahçe kapısında bekleyen köylülere selam vermeden, evin önündeki mezarın yanında duran kazmayla küreği aldı ve bahçenin en uç köşesine doğru ilerledi.
Küreği yere attı; kazmayı sıkıca kavradı, havaya kaldırdı ve toprağın böğrüne kuvvetle sapladı.
Köylüler, kazmanın çeliği kendi böğürlerine geçmişçesine irkildi. Bu delinin şakası yoktu.
Rıza, dün gece hiç adeti olmamasına rağmen kahveye gelip meydan okurcasına bahçesindeki harman yerini genişletmek için kapısının önündeki mezarın yerini değiştireceğini söylediğinde kahvedekiler adeta taş kesilmişti. Oraya gömülmenin Rüstem Efendi’nin vasiyeti olduğunu bilmeyen yoktu. Allah muhafaza, Efendi’nin ruhu gücenirse köye çeşit çeşit bela musallat olabilirdi. Bu adam aklını mı kaçırmıştı?
Rıza sözünün ardından sadece derin bir sessizlikle muhatap oldu çünkü köylüler, eskiden beri Rıza’nın sertlikte kayaları pes ettiren tavırlarından ve anlam veremedikleri davranışlarından çekinirlerdi.
Bu garip davranışlar arasında akla ilk gelen, çocukluğundan beri uykusu kaçınca tarlalarda dolaşmasıydı. Hatta daha el kadarken birkaç kez, karanlık bastırdığında koca koca adamların adım atmaya çekindiği ıssız köy mezarlığında uyuyakalmış, sabah tarlalarına giden köylüler, mezarlıktan üstü başı toz toprak içinde çıktığını görünce hayret etmişlerdi.
Bir de ateşe duyduğu marazi hayranlık vardı. Köyün ileri gelenleri bunu hiç hoş karşılamazdı. Eskiden beri kuytularda eşyalarını yakıp aç alevlerin onları hazmetmesini iştahla seyrederdi. Annesinin ölümünün ertesi günü, odasında taşıyabileceği ne kadar eşyası varsa iki bavula sığdırmış ve ortadan kaybolmuştu. Bir sonraki gün, koyun otlatan iki çoban, fındık bahçelerinin birinden yükselen dumanı görüp yangın var sanarak bahçeye yollandıklarında, Rıza’nın yaktığı kocaman bir ateşe bavulunun birindeki tüm eşyaları ve ardından bavulu zevkle attığını görmüşlerdi. Adamın ateşe dalıp giden bakışlarından ürkmüş, yanına yaklaşmaya cesaret edemeden geri dönmüşlerdi.
Alçak sesle bu hikaye anlatıldığında içlerinden biri “Ortadan kaybolduktan üç yıl sonra, Efendi ölüp de eve geri döndüğünde bahçeye yaktığı koca ateşi de unutmayın.” diye atıldı. “Gece yaktığı ateş sabaha kadar sönmemişti. Artık ne yaktığını Allah bilir. O zaman da ateş sönene dek, Mecnun gibi başından ayrılmamıştı. Zaten Rüstem Efendi demez miydi bu çocuğu adam edemedim diye.”
Köylüler bu sözlere şiddetle hak verdiler. Rıza’nın cemaatle kıldığı namaza bile şüpheyle yaklaşılmalıydı. Efendi’ye layık olamayan adamdan hayır mı gelirdi?
O sırada yanında getirdiği plastik sandalyede oturan sakallı bir ihtiyar, hayırlı insanın ta doğumundan belli olduğunu söyleyerek konuyu Efendi’ye getirdi. Derin bir nefes aldıktan sonra “Ailenin Rüstem Efendi’den önceki yedi çocuğu çeşitli sebeplerden vefat etmiş.” diyerek söze başladı. “Bu yüzden annesi Emine Hanım, Efendi’ye hamile kaldığını anladığında korku ve tedirginlikle karışık bir sevinç duymuş. Emine Hanım, hamileliğinin yedinci ayında rüyasında aksakallı bir zat görmüş. Bu zat ona adıyla seslenmiş ve “Yedi kere sınandın, yedi kere Allah’a teslim oldun. Allah da sana mükafat olarak yedi cihanda muteber bir evlat verecek. Adını Rüstem koyun ki adı vasfına layık olsun.” demiş. Kadıncağız mutluluktan ağlayarak uyanmış ve uyandığı gibi bu rüyayı kocasına anlatmış. İkisi de Allah’a şükretmiş ve nazardan korktukları için bu kutlu müjdeyi kimseye söylememeye karar vermişler. Bizim bu hikmetli rüyayı öğrenmemiz de Efendi’nin sohbetlerinden birinde kendi ağzından duymamızla mümkün oldu.”
İhtiyarın anlattığı hikaye, ahalinin Efendi’ye duydukları ve yedi yıldır gönüllerinin bir köşesine kilitledikleri hasretin kapısını açtı. En sert görünenlerinin bile gözleri yaşardı.
Gözlerini kolunun yeniyle silen Muhtar, “Efendi daha on beşinde köyümüzü yok olmaktan kurtardı.” dedi. Onun neyi kastettiğini bilenler iç çekerek başlarını salladı, her nasılsa bilmeyen birkaç gencin aval aval yüzüne baktığını görünce devam etti. “O zamanlar çocuktum. Bir gün, köyün girişinde kara şalvarı ve cübbesi kirden paçavraya dönmüş bir adam belirdi. Kirli beyaz sakalı, yara bere dolu yüzü ve yürümesini zorlaştıran kamburuyla, görene ürperti veriyordu. İnsanın içini okumak ister gibi etrafa doğrulttuğu, tekinsizce parlayan yeşil gözleriyle karşılaşanlar, başlarını telaşla önlerine eğiyordu. Köylüler, bin bir zahmetle yürüyen bu adamın dağ başındaki kuş uçmaz kervan geçmez bu köye nasıl ve niçin geldiğini düşündüler ve bunu düşündükçe adamdan daha çok korktular. Adam köyün içinden geçip giderken, kimse ne evine buyur etti ne de halini hatrını sordu.
Bundan ötesini yıllar sonra Efendi’den dinledim. On beşine yeni basan Efendi, o gün evlerinin kapısının önünde oturuyormuş. Daha yere düşen gölgesini gördüğü an adama kanı kaynamış, hemen kalkmış, evlerine koşmuş, bir bardak suyla geri dönmüş. Adamın ağır ağır gelişini heyecanla seyretmiş ve aralarında iki adım kala saygıyla ayağa kalkarak suyu ikram etmiş. Adam bardağı almadan önce, yeşil gözleriyle Efendi’yi uzun uzun süzmüş. Sonra bardağı almış, suyu üç seferde içmiş. Efendi’ye adını, yaşını sormuş, ardından kendisini babasına götürmesini istemiş.
Akşama doğru da Efendi’yi yanına alarak çekip gitmiş.”
Gençlerden biri “Efendi’nin babası, hiç tanımadığı bir adama nasıl emanet etmiş oğlunu?” diye merakla sorunca Muhtar, “Efendi’nin babası da dinibütün adamdı.” diye karşılık verdi. “Gönül gözü açıktı. Anlamıştır oğlunun mana alemindeki kılavuzunun o adam olduğunu. O akşam köyden ayrılırken adam Efendi’ye “Köylü yatıp kalkıp sana dua etsin.” demiş. “Şu halime rağmen kimse acıyıp da el uzatmadı. Müslümanlık böyle mi olur? Sen önüme çıkmasaydın, ahdetmiştim, burada taş üstünde taş bırakmayacaktım.”
Rüstem Efendi, çıktığı yolculuktan beş yıl sonra döndü. Döndükten birkaç hafta sonra da askere gitti. Köyde kaldığı o dönem insan içine pek çıkmadı fakat uzaktan görenler bile saçları ağarmış, yüzü en aşağı on, on beş yaş büyük göstermesine neden olan kırışıklarla dolmuş, hafiften kamburu çıkmış bu adamın küçüklüğünü bildikleri Rüstem olduğuna inanmakta zorlandı.
Efendi askerden döndüğü gün babasının cenazesiyle karşılaştı. Birçokları için yıkım olacak bu durum karşısında en ufak bir zayıflık göstermedi. Taziyeleri gözünden yaş akmadan kabul etti. Kocasının ölümüne dayanamayan Emine Hanım da bir ay sonra vefat edince Rüstem Efendi, karnını anca doyurabileceği birkaç dönüm tarla ve yıkık dökük bir evle kalakaldı.
Köylülerin pürdikkat kendisini izlemesini umursamayan Rıza, yarı beline kadar kazdığı çukurdan çıktı. Üstünü başını silkeledi, kazmayla küreği omzuna alarak evine yollandı.
Rıza önlerinden sunturlu bir küfür gibi geçerken, köylülerden biri yanındakine “Şunun çalımına bak.” dedi. “Baba terbiyesi almadığı besbelli.” Diğeri “Tövbe de Hüsam.” diye karşılık verdi. “Babası belli değil ama dedesi Rüstem Efendi. Yetmez mi?”
Rüstem Efendi, annesi öldükten yaklaşık bir sene sonra köyün ileri gelenlerinden Haşim Ağa’nın kızıyla evlenmişti. Bu evlilikten önce bir oğlu, ardından da kızı oldu. Rıza işte bu utanmaz kızın kimden peydahladığı bilinmeyen oğluydu. Köyde kimsenin bu işe cüret edemeyeceği bilindiğinden, kızın fındık toplamaya gelen mevsimlik işçilerden biriyle işi pişirdiği hükmüne varılmıştı. Bu olay başka bir kızın başına gelse, çoktan kızın ve ailesinin kuyruğuna teneke bağlanırdı fakat Nesibe, Efendi’nin kızı olduğu için kimse arkasından dahi konuşamadı. O da günahının farkında olarak hayatı boyunca evinden doğru dürüst çıkmadan, kimseye yanaşmadan yaşadı zaten.
Efendi’nin eşi, bu dünyaya gelemeyesice kızın doğumu sırasında ölmüştü. Bunun üzerine Efendi, kısa sürede yine varlıklı bir ailenin kızıyla evlendi. Kaderin cilvesiyle başka çocuğu olmadı. Üstüne üstlük oğlu, ikinci hanımı ve kızı sırasıyla Rüstem Efendi’den önce vefat etti.
Rüstem Efendi sohbetlerde “Bu dünyada herkes imtihan edilir.” derdi. “Bu imtihanlar küçük ve büyük imtihanlar olarak ayrılır. Benim üç büyük imtihanım oldu: İkinci evliliğimden evlat sahibi olamamam, kızımın yüzümü hayat boyu yere eğdiren ayıbı ve sevdiklerimin benden önce göçüp gitmesi. Gaybı yalnızca Allah bilir. Aklı karışanlara yol gösteren, kısmetsizlerin kısmetini açan ben, bunların başıma geleceğini bilmiyordum. Biz Allah dostları, sizin bize gelecek hakkında sorduğunuz soruları ancak o ilham ederse cevaplayabiliriz ve ancak o dilerse bizden yardım isteyenlere derman buluruz.”
Rıza evinin kapısının önüne geldiğinde Muhtar bir adım ileri çıktı ve “Rıza!” diye seslendi.
Rıza durdu, kazmayla küreği yere bıraktı ve Muhtar’a döndü. Muhtar “Vazgeç şu inadından.” dedi. Sesi yalvarır gibiydi. “Rüstem Efendi bize kılavuz, dertlerimize derman oldu. Hala onun yazdığı muskaları taşıyoruz. Yıllardır ona güzel bir mezar yapmamıza izin vermedin. Kabri karşısında dua etmek isteyenleri kapından kovdun. Torunusun diye sesimizi çıkartmadık. Ama bu yaptığın artık fazla oluyor. Dünya malı için Efendi’nin vasiyetini hiçe sayarak kendini de bizi de ateşe atıyorsun. Kasım Ağa’nın başına geleni bilmiyor musun? Ben bunu düşündükçe tir tir titriyorum.”
Rıza, Muhtar’ın sözlerini hiçbir duygu ifade etmeyen nemrut suratıyla dinledi ve sonra arkasını dönüp evine girdi.
Plastik sandalyede oturan sakallı ihtiyar “Onun hatalarını düşündüğü mü var Muhtar?” dedi. “Efendi’den sonra köye döndüğünde, kimse kız vermediğinden bir türlü evlenemedi. Düşünse o zaman düşünür, kendine çekidüzen verirdi. Sonra komşu köyden, kimi kimsesi olmayan, gariban bir kızla evlendi. Şimdi de kıza eziyet edip duruyor. Bazı geceler, bu evden bir çığlık bir ağlama sesi geliyor ki sorma. Burası köyün sonu olduğundan ses size ulaşmıyordur. Kulaklarım ağır işitse de ben duyuyorum. Kim bilir ne yapıyor zavallı kıza. Ama suyu ısındı artık. Tıpkı Kasım Ağa gibi kendi sonunu hazırlıyor.”
Köylülerin düşündükçe ürperdikleri o olay, Rüstem Efendi’nin askerden dönüşünden altı ay sonra yaşanmıştı.
Köye döndükten sonra evinden pek çıkmayan Efendi, bir gün köyün kahvesine geldi. O zamanlar köyün en zengini olan Kasım Ağa, kahvenin başköşesine kurulmuş nargilesini tüttürüyordu. Efendi ağır adımlarla Ağa’nın yanına geldi, tam önünde durdu, ona ve etrafındakilere saygılı bir baş selamı verdi. Bir şey diyeceği belliydi. Kahvedekiler sus pus olmuş onu izliyordu. Efendi, Ağa’ya Allah’ın emri peygamberin kavliyle kızına talip olduğunu söyledi. Ağa, sanki Efendi çok komik bir söz söylemişçesine katıla katıla gülmeye başladı. Yanındakiler de dalkavukluk olsun diye ona katıldılar. Efendi’nin yüzü hiddetle kasıldı, karşısındakiler onu önemsemediklerinden bunun farkına varmadılar ama köylüler bu görüntüden ürkmüştü. Ardından insanın kanını donduran bir sesle “Halis niyetli bir Allah dostunun kalbini kırdın Kasım Ağa!” diye kükredi. “Ben engel olmak istesem de Allah’ın gazabı seni bulacaktır!”
Bu olayın üstünden birkaç hafta geçmişti ki Kasım Ağa, krallara layık bir sofranın önünde çırpına çırpına ruhunu teslim etti.
Böylece köylü, Rüstem Efendi’nin kıymetini anladı ve ona saygıda kusur etmemeye başladı. Efendi’nin şöhreti zamanla diğer köylere de yayıldı ve ölümüne kadar böyle sürüp gitti.
Köylüler, yolun başındaki kepçeyi görünce bembeyaz kesildiler. Korktukları an gelmişti. Ne yapacaklarını bilemeden huzursuzca kıpırdanırken Rıza evinden çıktı, kepçenin girmesi için bahçe kapısını açtı fakat kepçe içeri girmedi. Rıza sıkıntılı bir soru işareti olup kepçenin yanına geldi, motoru durdurup kabinden inen adamla tokalaştı.
Adamın benzinin de köylülerinkinden farkı yoktu. Su gibi terliyordu. Rıza neden geç kaldığını sorunca “Aşağıdaki köyde kepçe arızalandı.” dedi. “O yüzden geciktim. İyi ki de arızalanmış. Oradakiler senin ne yapmak istediğini duymuşlar. Sana geldiğimi öğrenince bana Rüstem Efendi’den bahsettiler. Nasıl ulu bir zat olduğundan… Bana “Bahçeyi düzleyip dedemin
mezarını daha iyi bir yere taşıyacağız.” demiştin. Dedenin kim olduğundan ve vasiyetinden bahsetmedin. Oradan geri dönecektim ama dostluğumuzun hatrına geldim. Ben bu işi yapamam Rıza, başka birini bul.”
Rıza bir süre adamı ikna etmeye çalıştı, sonrasında hiddetle söylenmeye başladı. En sonunda “Sen yapmazsan ben yaparım.” deyip kepçeye doğru hamle yaptı. Adam Rıza’nın önüne geçti ve bir anda birbirlerinin yakalarına yapıştılar. Rıza kıpkırmızı olmuştu. “Makinene bir şey olmaz, korkma.” diye tısladı. “Şehirdeki inşaatlarda çalışırken sen öğretmiştin bana kullanmayı, unuttun mu?” Adam Rıza’yı yakasından çekiştirerek kepçeden uzaklaştırmaya çalışırken “Bu günaha hiçbir şekilde ortak olmayacağım Rıza!” diye haykırdı. “Rahat bırak şu mübareği sen de. Tövbe et!”
Adamın Rıza’nın yakasına yapışmasından güç alan köylüler de onlara doğru hareketlendi. Yıllardır duydukları kin gözlerinden taşıyordu. Deliye dönmüşlerdi. Rıza ellerine geçerse esaslı bir meydan dayağı yemesi kaçınılmazdı.
Bu hareketlenmeyi fark eden Rıza, yakasını adamın elinden kurtardı, geriye doğru iki adım attı, ardından revolverini çıkararak havaya bir el ateş etti. Sonra silahı üstüne doğru dalgalanan kalabalığa doğrulttu ve “Yaklaşmayın!” diye çığlığa benzeyen bir sesle bağırdı.
Kalabalık bir anda durakladı. Rıza elindeki revolveri köylülere doğru tehditkar bir biçimde sallayarak kepçeye bindi ve motoru çalıştırdı.
Aynı anda ortalık birden aydınlandı ve hemen ardından kuvvetli bir gök gürültüsü köylüleri adeta sağır etti.
Gazabın yakın olduğunu gören köylüler evlerine kaçtı. Rıza yaşaran gözlerini sildi ve mezara kilitledi. Hemen sonra kepçeyi mezara doğru sürdü.
* * *
O gece gözlerini tavana dikmiş yatarken, karısı “Keşke köylülere anlatsaydın.” dedi.
-Neyi?
-Her şeyi… Rüstem Efendi’nin sana attığı dayakları, küçüklüğünden beri dayaktan kaçmak için kendini ıssız yerlere attığını, sana yaptığı büyüleri, aklın erdikçe büyülerden korunmak için eşyalarını sağa sola sakladığını, hatta kullanmadıklarını yaktığını, hala uykularında o günleri hatırlayıp ağlayarak uyandığını, Efendi ölünce odasından bir sürü kara büyü ve zehir kitabı, hayvan dışkıları, organları, kötücül ya da boş muskalar çıktığını, kurtuluşu bunları yakmakta bulduğunu, ailedeki diğerlerine ettiklerini, kimsenin korkusundan gıkını çıkaramadığını, hatta annenin ölürken sana söylediği…
“Tamam Hatice.” diye susturdu eşini. “Gerek yoktu anlatmaya.”
-Neden gerek olmasın? İyice kötü belleyecekler seni.
“İnanmazlar.” diye fısıldadı. “İnanmazlar.”
Bir daha konuşmadılar.
Rıza o gece, yıllar sonra ilk kez huzur içinde uyudu.
Babasının son vasiyetini gerçekleştirmeyen bir evlat için fazla huzurlu.