Merdivenleri çıkarken, kan ter içinde bırakacak, gerekli gereksiz şeyleri neden aldığını cevaplamaya çalışıyordu. Her defasında, yaşadığı bu köhne daireden taşınma vaktinin geldiğini, kendi kendisine söz vermesine rağmen, bir türlü gerçekleştirememesi, hayat anlayışını ortaya koyuyordu aslında. Merdivenleri inip çıkarken yaşadığı bu duygusal gelgitler, bir ilk değil, yıllardır dillendirdiği ama bir türlü gerçekleştiremediği sıradanlaşan düşüncelerdi.
Kapıya yaklaştı. Elindeki poşetleri yere bıraktı. Tüm ceplerini karıştırdıktan sonra, kapı anahtarının sol elinde olduğunu anlaması sinirlerini daha da artırdı. Söylene söylene anahtarı kapıya soktu, çevirdi, kapı açılmadı. Birkaç kez zorlayınca, yanlış anahtar olduğunu anladı. Doğru anahtarı bulana kadar küfürler savururken, alnındaki ter damlalarının yere düştüğünü fark etmedi bile. Nihayet açılmıştı kapı. Diğer poşetleri de yerden aldı, içeri girdi. Sinirinden kapıyı tekmeleyerek kapattı. Mutfağa geçti, aldıklarını tezgâhın üzerine bıraktı. Poşetlerden birinde bulunan içeceği çıkarıp, sonuna kadar içti, ferahlamıştı, alnına biriken teri sildi.
Montunu asmak için askılığa yöneldiği sırada, yerde duran bir zarfa kaydı gözleri. Kapıdan girerken neden göremediğini, ellerinin dolu olmasına bağladı. Eğilip zarfı aldı, gönderenin kim olduğu belli olmayınca merakı arttı. Sadece adresi vardı zarfın arkasında. Beklediği bir mektup yoktu, zarfı yavaşça açarken salona doğru ilerledi. Belinden hiç ayırmadığı tabancasını sehpaya bıraktı. Pencereye yakın bir koltuğa oturdu. Akşam, ufuktan tüm güzelliği ile içeri giriyordu.
‘Sevgili Oğlum’ diye başlıyordu mektup. Kimin yazdığını görmek için mektubun sonuna baktı, isim yazmıyordu.
‘Şimdi sen, başlığı okuduktan sonra kimin yazdığını merak edip, mektubun sonuna bakıyorsun ama isimlerin çok da önemli olmadığını söylemeliyim ilk önce’ diye devam ediyordu mektup. Bu ne ya, bu da nereden çıktı şimdi, diyerek mektubu yere attı. Sağa sola baktı, biri şaka mı yapıyor, derken eli tekrar mektuba uzandı.
‘Mektubu yere atmak kolay olsa da, yine de sana ait olduğunu bilmen tekrar okumaya sevk eder seni’ cümlesi, bir gizemin kapısını çaldığını hissettirdi. ‘Gizemler, insanın kendilerini önemli görme ihtiyacının bir yansıması değil mi?’ cümlesi şaşkınlığını daha da artırdı. Ayağa kalktı, pencereye yaklaşıp, sokağı aşağıdan yukarıya bir süre gözetledi. Yaşadıkları normalin ötesinde bir durumdu. Elinde kimin yazdığı belli olmayan, daha da garibi düşünce ve hareketlerini okuyan bir mektup vardı. Ne düşünüyor ve ne tepki veriyorsa, mektubun satırlarında karşısına çıkıyordu. Sanki o, mektubu okumuyor, mektup onu okuyordu.
Yerinde duramıyordu, bütün hücrelerine işleyen bir sıkıntı hissediyordu. Elinde mektupla salonu adımlıyor, ne yapması gerektiğini bilemiyordu. Okumaya devam etmeli mi, yoksa çöpe mi atmalı, kararsızdı. Mektubu sehpaya bıraktı, lavaboya gitti, elini yüzünü yıkadı, serinlemişti. Aynada kendine baktı, sıkıntılı anlarda alnında şişen damarları fark etti. Aldığı içeceklerden birini daha içti, rahatlamıştı. Geri döndü, mektuba elini uzatırken birden durdu. Büyük bir kararsızlık içinde idi. Okumak istiyor ama korkuyordu, salonda dolaşmaya başladı.
Farklı duygular içinde salonu adımlarken, iki sokak ötedeki camiden akşam ezanı okunmaya başladı. Ezanın gür sesiyle, içerideki karmaşıklığın anlamını çözemeyeceği duygusu kendini hissettirdi. Salonun ortasında kalakaldı. Ezan sesinin bu derece gür olduğunu daha önce fark etmemişti. Şaşkınlık vardı sadece. Nasıl tepki vereceğini bilemiyor, susuyor ve yerinde duruyordu.
Ezan çabuk bitmişti, salonun her tarafına karanlık yavaş yavaş siniyordu. Pek öyle korkuya kapılan bir yapısı yoktu aslında ama şu an çok farklı şeyler oluyordu. İçerideki boğucu havadan kurtulmak için ışıkları yakmak istedi, düğmeye dokundu, ışıklar yanmadı. Tekrar tekrar denedi, olmadı, olmuyordu. Pencereden dışarı bakınca, hiçbir yerde ışık olmadığını gördü. Az önceki ses ezan sesi değil miydi, diye geçirdi içinden.
Karanlıklar ortasında, karanlık bir olayın içinde idi. Yaşadıklarını çözemeyince, hak edip etmediğini sorgulamaya başladı. İnsan, bu kadar çaresiz kalır mıydı? Çözümsüzlük diye bir şey var mı idi? Aydınlık neredeydi? Sorular soruları çağırdı ama cevaplar ortada yoktu. O an, cevap bulmanın zor olduğu anlardı, verilen cevaplar ise yetersizdi. Bir mektup neler yapıyordu? Sanki bir lanet yağıyordu odaya.
Gözleri mektuba kaydı. Ne olursa olsun okuyacağım, dedi yüksek sesle. Mutfağa gitti, mumlardan birini yaktı, tabancanın yanına koydu. Mektubu aldı, koltuğa oturdu. Mum ışığından gelen aydınlık yeterliydi. Korkuyla karışık bir merakla, okumaya devam etti.
‘Karanlık, iç dünyanın gerçeklere kapatılması değil midir? O halde, aydınlığı nerede aradığımızı ve karanlığı nasıl yok edeceğimizi bilmek, zor olmasa gerek. Çareler âleminde, çaresizliğe düşmek, çareyi de çaresizlikte aramak, oyalanmak değil midir? Şu an olanları, nasıl anlaman gerektiğinin cevabını verecek, yine sensin. Zira, cevapları uzaklarda aramak, aslında cevap aramamaktır.’
Durdu, önceki korkunun yerinde bir sakinlik vardı. Gözleri uzaklara kaydı. Acaba yaşadıkları bir yanılsama mı idi. Aklının kendisine oynadığı belirsiz oyunlardan birini mi yaşıyordu? Yaşadıklarının cevabını vermek zor olmalıydı. Mum ışığında, elinde gizemli bir mektupla uzaklara bakmak, hayatın anlamını çözmede nasıl bir ipucu verecekti? Bilmiyordu, bilemiyordu…
Bu mektubun bir anlamı olduğunu düşünmeye başladı. O an yaşadıkları ve hissettiklerinin mektupla uyuşması, tesadüf değildi. Her ne kadar yaşam biçimini, hikmeti arama üzerine kurmamış olsa da, olanların altında farklı bir yüz aramanın yanılgı olmayacağını düşündü. Okumaya devam etti. ‘Elinde, anlamını çözemediğin bir mektupla, dış dünyadan süzülen aydınlık, içeride olup biteni anlamaya, ne kadar yardım edebilir? Yaşananların sebebini nerede aramalı? Bir eğlence ürünü veya korkuya çağıran bir sebep zinciri mi yaşananlar? Geçmişle bağlantılı düşünceler, şu anı aydınlatabilir mi gerçekten? Yoksa yine sıradan mı görmeli yaşananları?’
Sorular sorular… Her zaman, korktuğu ve kaçtığı sorular. Yine kendisini bırakmayacak gibi görünen sorular. Oysa hayata soru penceresinden bakmayı bırakalı, çok uzun zaman olmuşken, yeniden bir koca geçmişi önüne koymak nereden çıkmıştı? Oysa olanları unutmuş ve hayatının sonuna kadar, hiç soru sormamaya yemin etmişti.
Anılar tekrar canlandı. Doğum gününde, mutlu bir aile tablosunu kana bulayan üç kişinin silahından çıkan kurşunlar, hayatta tutunacağı en önemli kişileri, daha beş yaşında iken alıp götürmüştü. Ne olduğunu bilemediği olay öncesi, babasının hararetli telefon görüşmelerini hatırlıyordu sadece. Bir de, annesinin onu daha bir sıkı sardığını hatırlıyordu. Olayın üzerinden çok zaman geçmesine rağmen konuşamamıştı. Yetiştirme yurdunun soğukluğunda, hayattan intikamını en vahşi bir şekilde alacağına dair, yeminler ederek geçirmişti zamanı. Yurttan kaçışının ardından, şehrin karanlık sokaklarında, bellerindeki silahlardan aldıkları güçle, birçok insanın hayat hikâyesine, yeni hikâyeler eklemişlerdi. Uzun yıllar, aydınlık bir gelecek için, karanlıkta, karanlık mücadeleler vermiş, çok övgüler almıştı, yüzlerini hiç görmediği insanlardan.
Gözyaşlarına boğulmuştu. Birçok insanın hayatına gözyaşı katmış biri olarak, hatıralar gözyaşlarıyla doluyordu. Gözlerindeki yaşların, uzun süredir akmadığı geldi aklına. Gözyaşlarının insana böyle bir rahatlama vereceğini unutmuştu. Başını geriye yasladı. Şehirden gelen ışıklar, gözyaşlarından süzülerek, belirsiz bir görüntüye bürünmüştü. Gördükleri tıpkı, hayatının görüntüsü idi. Şimdiye kadar yaşadıklarını yok sayabilir miydi? Yeni bir sayfa açmak zor muydu gerçekten. Değişebilir miydi? Cevaplar, gördüğü görüntü gibi idi. Ama derinlerden gelen ve gittikçe artan, bir hafifleme sarıyordu bedenini.
Şimdi ne oluyordu acaba? Bu kadar sürede, açıklayamadığı çok fazla değişik duygular sarmıştı kendisini. Bu hafifleme, yaşadıklarına ait bir gel git mi, yoksa içinde bulunduğu çıkmazdan kurtuluşun işareti mi idi? Gözlerini hafifçe araladı. Işıklar yanıyordu. Şehrin gürültüsünden eser yoktu ortalıkta. Sadece, suskun şehre dalga dalga yayılan ezan sesi vardı. Sağa sola baktı, sehpada mumu göremedi, şaşırdı. Gözleri mektubu aradı, elleri boştu. Ayağa kalktı, odada hızla dönüyordu. Şaşkınlığı artmıştı, az önce yaşananlara dair bir iz bile yoktu ortalıkta.
Yorulmuştu, oturdu. Ezanın son kısmını dinledi. Birden tarif edilemez bir sıcaklık sardı tüm vücudunu. Olanlar, yoksa bir rüya mı idi? Şaşkınlığın, mutluluğa dönüşünün ifadesiydi bu. Yüzüne gülümseme geldi, derinden bir oh çekti. Evet, yaşadıkları sadece bir rüya idi. O kadar yorgundu ki eve geldiğinde, aldığı malzemeleri mutfağa bıraktıktan sonra, gelip koltuğa zor atmıştı kendini. Güneşin batarken ısıttığı vücudu, üç gündür ihtiyacı olan uykuya teslim etmişti kendini.
Tekrar, koltuğa oturdu. İki elini birbirine kenetleyip, alnından ensesine kadar götürerek, derin bir nefes aldı. Boğazının kuru olmasını önemsemiyordu artık. Yaşadıklarına dair her şey yavaş yavaş çözülüyordu. Peki, bu rüya ne anlama geliyordu? Kafasında dolaşan ve anlamını çözemediği şeyler, bir rüya ile mi açığa çıkmıştı? Karmaşık hayattan kurtulmak için bir rüyanın kendisine yol göstereceği, hiçbir zaman aklına gelmezdi.
Yaşananları, akıl yoluyla çözmenin zor olduğu bir durumdu. Ama hisleri, başka çözüm yollarının da olabileceğini fısıldıyordu. Denize yansıyan şehrin ışıkları ve ezan sesi dışarıya çağırıyordu adeta. Bu çağrıya olumlu cevap vermesi gerektiğini düşündü. Uzun zamandır, hayatın karmaşıklını çözmek için verdiği uğraşın, rüya ile çözülmesini bir işaret olarak yorumladı. Bir yaratan varsa o da beni unuttu tarzındaki düşünceleri, hayatına felaket üstüne felaket getirmişti. İlk adımı atma vakti gelmiş, çıkış yolu olarak görünen ezan sesinin büyüleyici çağrısı, uzun zamandır kendini arayışına, en güzel cevap olarak yansıyordu. Gece sabaha dönerken, kendisinin de dönüşünün olabileceğini düşündü.
Tabancasını eline aldı, uzun uzun inceledi. Onunla olan geçmişinin, karanlıklarla dolu olması rahatsız etti bir an. Ayağa kalkarken, tabancayı beline yerleştirdi. Kapıya yöneldi, montunu askıdan aldı, döndü, baktı. Kapıyı açtı, hızlı adımlarla evden çıktı.
Caddede kimselerin olmamasına alışıktı. Sabah serinliğini hissedince, montunun fermuarını çekti, yürümeye başladı. Bazı evlerde ışıkları görünce, gün doğmadan, yeni güne doğanların olabileceği geldi aklına.
Caddenin bitiminde, sahile çıkan tarafta durdu, karşıya geçti. Deniz kenarında yürüdü. Caminin minaresinden yansıyan ışıkların, denize vurduğu yerde bir süre bekledi. Belindeki tabancayı çıkardı, son kez baktı, tüm gücüyle denize fırlattı. Döndü, camiye baktı, yürüdü.
Geçmişe ait olanı geride bırakıp, yenilenmeye atılan adımlar, yere değiyor muydu, yoksa kendisi mi öyle hissetti, bilemedi. Ama yenilenmede, alnın yere değmesi gerektiğini bilmesi, uzun sürmeyecekti.