Dediği gibi yaptı. Omzuna aldı ceketini ve gidiş, o gidiş. Şimdi bütün sokaklar, caddeler onundu. Hüseyin Efendi, emeklilik hayatına bakalım alışabilecek miydi? Kurtuldu ya o köhne dükkândan. Boşuna bekliyordu küçücük bakkalı. Süpermarketlere yenileli çok olduğu halde, “emekli adamım, kahvelerde oturacağıma dükkânımı beklerim” diyordu. Demek ki buraya kadarmış! İçi bir türlü rahat olmadı zaten. Kaderin sırtına yüklediği ağırlığın miktarı arttıkça, bir o kadar yeni tedirginlikleri de buyur etmekten başka çaresi yoktu.
Sahil yolu boyunca sıra sıra dizili dükkânlar, müşterilerle dolup taştığı halde, Hüseyin Efendi’nin ekmek teknesi sinek avlamaktan başka bir işe yaramıyordu. Karısı, iş yapamadığını bildiği halde kocasının dükkâna gidip gelmesine ses çıkarmıyordu. Bir emekli maaşıyla nasıl geçinirlerdi? Bir kuruş, bir kuruştu. Hastaydı zaten. İlaç, hastane derken gelirleri git gel masraflarına ancak yetiyordu. Lakin bakkalın olmayan kazancına gelen vergiler onları zorluyordu. Hüseyin Efendi dükkânı devrettiğini henüz eşine söylememişti. İlk işi oğlunu aramak olacaktı. Almanya’ya gideli hayli zaman olmuştu. “Kapat şu dükkânı da annemi getir buraya” diyordu her zaman.
Kırk senesini bu ülkeye hizmet etmek için harcamıştı. Kolay mı bir kalemde adres değiştirmek, hem de dosta düşmana karşı! Ağırına gidiyordu yaban ellere gitmek. Ne cevap verirdi Terzi Hamdi’ye, Pala Nizam’a! Hele komşuları Yanık Saniye’ye gel de anlat. Bin düşünüp bin kafa kaşımadan karar vermezdi. Bu yüzden bakkalı devretmeye karar vermesi neredeyse iki yılını almıştı. Hüseyin Efendi bu, yılların öğretmeni, “emekli oldu da bak bir iş çeviremedi” dedirtir miydi dosta düşmana? Her şeye rağmen satılığa çıkardı bakkalı. Dayanacak gücü kalmamıştı. Koca bir ömür bacakları ‘git-gel’lere de dayanamaz olmuştu. Beden yorgunluğuna sırf karısı için katlanıyor, dinç kalmaya çalışıyordu.
Alan olmuştu hayret, bu kötü bakkalı. Günde yüz, yüz elli ekmekten, otuz, kırk sigaradan başka sattığı bir şey de yoktu zaten. Pala Nizam takılmadan edemedi, Hüseyin Efendinin zoruna gideceğini bile bile… “Ey, Koca Hüseyin! Şimdi sen bir yıla kalmaz ölürsün. Boş durmak sana göre değil.” Hüseyin Efendi içinden “Zaten yıllardır boş boş oturuyordum dükkânda.” diye geçirse de bunları yüzüne söyleyemedi. “Buraya kadarmış kısmetimiz Pala.” diyebildi ancak. Bembeyaz kıvrık uzun saçlarında kaybolan gözlüğünü tekrar gözüne taktı. Geriye yaslanmış dayanmış şapkasını düzeltti. Palanın yüzüne dikkatlice bakarak “ Ne diyorsun, gitsem mi Almanya’ya?”
“Ne işin var gâvur memleketinde? Almanya senin neyine?” Aslında Pala kıskanırdı onu. Bu yüzden kendinden rahat olmasını istemezdi. Hüseyin Efendi, dükkândan son kez çıkarken “Kimi kandırıyorsun? Sırra kadem basmalı. Kime, ne laf anlatacaksın? Defol git işte, tek kelam etmeden!” Hüseyin Efendi, içinden geçen bu cümlelerle koskoca bir ömrü ve şu bakkalda geçirdiği on beş senesini sanki omzuna aldığı ceketin ceplerinden yerlere saçarak gidiyordu. Ayakları, sahil boyunca uzanan parke yolda, gençliğini ve işe geliş gidişlerini tepelemekten hiç de şikâyetçi değildi. Bu halde, tempoyu değiştirmeden yol almaktaydı. Yıllardır komşuluk ettikleri halde veda bile etmedi ne Pala’ya ne de Hamdi’ye. Pala’yla da en son konuşması bu olmuştu. Şaşırmışlardı zaten ne çabuk çekip gittiğine. Hamdi, Pala’dan öğrendi Hüseyin Efendinin gidişini. Pala duysa, bütün esnaf duyardı zaten. Şehir, deniz kokusunu martılarla tepelere taşıyor, sıra sıra dizilmiş palmiyeler kıpır kıpır dalgalara neden olan meltemle, yapraklara beşik oluyordu. Çeşit çeşit arabalar sahil boyunca park etmiş, bu güzel bahar havasını sahiplerine armağan edercesine ışıl ışıl parlıyorlardı. Bir kır kahvesinin yanından usulca geçerek bir duldaya konuk etti kendini.
Sinan’ın Öğretmenler Gününde hediye ettiği cep telefonunu çıkardı. İki yazan tuşa azıcık çok basarsa Sinan’ı arıyordu telefon. “Şu icat ne güzel şey… Adamı tuvalette bile olsa buluyorsun.” Telefon çalıyordu. Oğlu açar açmaz söyleyecekti her şeyi. Martılar, kör bir kurşundan kaçan kavgacı gök delikanlılarıydı sanki.” Bu ne telaş, sakin sakin uçsanıza!” Koca Hüseyin, gök mavisine daldırdı gözlerini. Aklında karısını ikna senaryoları, bakışlarıyla ufukları çapaladı. “Almanya’da ne işimiz var bey? Şimdi bir de çocuklara sıkıntı çıkarmayalım. Onlar da kıt kanaat geçiniyor zaten.” Demişti karısı. “Sinan demiyor mu, hanım, kaç zamandır gelin diye? Bir bildiği olmazsa der mi çocuk?” “O, bizi üzmemek için söylüyor olabilir. Bilirsin çok düşüncelidir benim oğlum. İçlidir. Onu ne güzel yetiştirdik, Allah’ıma şükürler olsun. Kendi mutlu olsun yeter. Gel biz evimizde duralım. Hastayım zaten. Bir de bizimle uğraşmasın yavrucak.”
Yutkundu, yutkundu, ağzından çıkamadı bir türlü gitmek zorunda olduklarını söylemek. Çaresi yoktu hastalığının. Bir oğlu, bir de kendi biliyordu. Gitmeleri gerekiyordu. Onun için gitmekte kararlı olduğunu belli ediyordu her tavrıyla karısına. Ama önce dükkânı satması gerekiyordu tabii. Ondan da kurtulduğuna göre engel kalmamıştı. “Çalıyor, çalıyor.” Hüseyin Efendi oğluna, randevu almasını söyleyecekti. Çok iyi bir doktor varmış. Başkalarından da duymuştu ismini. Sinan da bu yüzden ısrarla istiyordu onları. Yok, telefonu açmıyordu Sinan. “İş yerinde telefon kullanmak yasakmış.” Bir umut, aradı işte. Biraz sonra tekrar aramak üzere kapattı telefonu. Hem numarası düşmüştü, o arardı nasılsa babasını. Yıllardır bu güzel havanın tadını çıkaramamıştı Hüseyin Efendi. Mavi gök, aksini renkdaşı denize vermişti. Meltemler Hüseyin Efendinin kıyıya gelişini kutluyor, hafif dalgalarla ayaklarından öpüyordu. Martılar kovalamaca oynayıp neşeli çığlıklarını emanet ediyordu rüzgâra. Yıllarını okulda ve bakkalda geçirmişti. Bir de karısının rahatsızlığı yüzünden hastane-ev, ev-hastane yollarında böyle geçmişti koca ömür.
Biraz kafa dinlemek için bu güzel fırsatı iyi değerlendirmeliydi. Hem Sinan’la yalnızken konuşmalıydı. Eve gitmek istemedi bu yüzden. Denize nazır bir kanepede keyfini birkaç midye dolmasıyla taçlandırdı. El ele dolaşan genç çiftleri gördüğünde eşiyle eskittikleri günleri hatırladı. Evlenene kadar tutamamıştı elini. O zamanlar öyleydi. Kolay mı sokak ortasında el ele gezmek. Hüseyin Efendi adetlere saygılı adamdı. Yapamazdı öyle şeyler. Büyüklerinden öyle görmüştü. Gençler Hüseyin Efendi’nin hemen yanı başındaki banka oturdular. Hıdrellez’de tanımıştı Nimet Hanım’ı. On beş, on altı yaşlarında deli tay gibi bir kızdı. Hanım hanımcık görünse de deli yüreğinden kaynaklanan isyankâr tavırları hiç de bu mahallede alışılagelen bir hal değildi. Kahverengi sarı karışımı o mevsimde nemli bir havada yaptıkları piknikte yakar top oynayan bu kızı, utangaç haliyle izleyip duruyordu. Neşeli, yerinde duramayan, aşkından bihaber bu asiyi oturduğu yerden gözlemekteydi. Şimdi o piknik yaptıkları yeri belediye doldurmuş, cadde yapmıştı. Vızır vızır arabalar o pikniğin üzerinden geçmekteydi. Bir türlü gönlünü kaptırdığı o nazenine açılamadı, ta ki öğretmen okulunda aynı sınıfa düşene dek. Hemşeri olmanın avantajıyla başlayan dostlukları onları evliliğe götürmüştü. “Vay be koca Hüseyin, kaç yıl geçmiş aradan. Şu arabalara bak. Nerede bu faytonlar? Nerede pamuk şekerciler? Hani fırıldak çeviren, uçurtma uçuran çocuklar? Hey yavrum hey! Ya şu gençlere ne demeli? Ya anaları babaları görürlerse ulu orta şu yerde? Yok yok! Hüseyin, senin devrin geçti artık. Baksana, ikisi de ne temiz çocuklar.”
Dalıp gitti yine Hüseyin Efendi. Nimet Hanımın amansız hastalığı kırk yıl önceki nikâh akdini, tek taraflı bitirmeye karar vermişti. Kaldırımlar adımlarını iade ediyordu sanki Nimet Hanımın. ‘Bu şehirde miadınız doldu’ diyordu sanki martılar. Deniz o sevdalı gözleri merak etmez, güneş bir gölgeye daha tahammül edemez olmuştu. Vapurlar ıslıklarını salarken “güle güle” diyordu adeta, “güle güle.” Oysaki el ele kaç vapura buradan el sallamış, kendileri onlara “güle güle” demişlerdi.
Evlendiklerinden altı yıl sonra doğan Sinan’ı hep buralarda gezdirirlerdi. Aşklarının meyvesini güneşe çıkarırlardı. “Ey kaygısız martı, ey riyakâr deniz, ey umursamaz gökyüzü hatıraları da inkâr edemezsiniz ya. Vay Koca Sultan, terk edip gideceksin bu yorgun adamı ha? Şu yaşlı bedeni bu umursamaz şehrin kalabalığına itecek misin bir başına? Kim sorar seni, kim anlar beni? Dört duvarı olmayan koca bir hapse tıkacak yokluğun. Anıların üzerine bir asfalt daha dökecek belediyeler. Yine umutlarım, denizin ortasına dökülecek.” Yorgundu. Sahil boyunca kiremit renkli kaldırımlar serildi ayaklarının altına. Hüseyin Efendi o kadar dalgındı ki, denizin kayalara vurduğu şaplaklardan üzerine sıçrayan damlaları rahatsız edici bulmadı. Ayakları birbirine dolanıp ha düştü düşecekti. Oysaki az evvel ne kadar keyifliydi. Biraz hava alacaktı, biraz efkâr dağıtacaktı.
Gençler yanına oturup eski günleri hatırlatmasaydı, dalıp gider miydi? Bisikletli zabıta az daha çarpacaktı Hüseyin Efendiye. Onu bile göremedi. Gözlerini ve yüreğini getiremedi kırk yıl öncesinden. “Şapkanız” dedi genç kız. “Bankta unutmuşsunuz.” Aldı ve baş üstü etti. Bir laf söylemeden… El ele çekip gittiler kız ve oğlan, az önce yanına oturdukları yaşlı adamın yanından.
Çiğ taneleri yavaş yavaş düştü beyaz tombul yapraklardan. Umut dedikleri galiba boş bir avuntuydu. Umut garibin ekmeği ise Hüseyin Efendi bir hayli doymuştu. Nimet Hanım, gençliğinin asi kızı, zamanın ellerinde nasıl da paralandı? Her yanı şişmiş, yürümeye bile takati kalmamıştı. Güzelliği albümlerdeki forte kâğıtlarında bile sararmaya yüz tutmuştu. Kafdağı dedikleri eğer varsa şu denizin dibinde olmalıydı. Anka Kuşu da şu martılar. Olsaydı yeryüzünde öyle bir yer, oraya bile gidecekti derman aramaya. Ama hiçbir haritada yoktu. “Çare” dedi. Doktorlar: “Kaf dağının ardında.”
Hüseyin Efendi telefonu çaldığı halde fark etmedi. Çünkü aklı hala cep telefonunun olmadığı zamanlardaydı. Hüseyin ile Nimet. Bir sevda serüveninin dermansız hastalığın pençesinde son sahnelerini oynayan kahramanlarıydılar. Bir taka motorunun homurtusu getirdi Hüseyin Efendiyi kendine. “Sinan”, dedi bir an “görüşemedik bak.” Annesinin hastalığına çok üzülüyordu. Mutlaka çare bulmak istiyordu. Ama Türkiye’de götürmediği doktor kalmamıştı. Bu yüzden Almanya’ya çağırıyordu onları. Daha çıkmamış olmalıydı Sinan işten. Tam bu sırada telefon çaldı. İki arada bir derede kalan Hüseyin Efendi telefona sonra bakmayı yeğledi. Bu yorgun haliyle hangi cümleleri kurup konuşacaktı. Dili hangi cesaretle “vakit çok geç” diyecekti de Sinan’ı hüzne boğacaktı. Israrla çalan telefonu tam açmaya karar verdi, fakat “Kahretsin!” telefonun şarjının biteceği zaman mıydı? Eve gidip aramalıydı artık. “Bu saatten sonra mı? En iyisi yarın.” Eve gülerek girip, karısına neşeli görünmeliydi. Yeterince hüzün vardı zaten. “Bey, ne oldu? Yüzün gülüyor. Allah neşeni eksiltmesin.” “Hatun, saadethanemize girdik. Keyiflenmeyelim mi?”
Yemek, çay derken şarja takmayı hatırladı telefonu. “Oh! bir sürü arayan olmuş. Nimet, baksana kimler aramış?” “Tamam, tamam… Geç oldu vakit, yarın bakarız. Kim aradıysa bir daha arasın.” “Hanım gel bu bayram da Almanya’ya gidelim, ne dersin?” “Bak gene açtın şu konuyu.” “Aman neden inat ediyorsun allasen.” Dilinin ucuna gelip gitti “dükkânı sattım” kelimeleri. Onlarca sene baş koydukları yastığa hüzünlü başlarını bıraktıklarında söyledi nasıl olduysa. Belki sevinir diye düşünüp. Nimet hanım hiç şaşırmadı. Sanki biliyor gibi.” Aman iyi olmuş, hadi hayırlısı bey.”
…
İkisi de uykuya daldılar. Kim bilir hangi rüyalara yelken açıp. Gece rahat bir uyku uyuyacaktı Hüseyin Efendi. Artık tek kafasına takılan Almanya işini halletmekti. O sabah huzurlu bir kahvaltı, Hüseyin Efendinin yıllardır yapamadığı bir keyif saatiydi. “Bey ilk kez kahvaltı ediyoruz Allah’ıma şükür.” Hüseyin Efendi, bu keyifli anın tadını çıkarırcasına şakalaştı, sohbet etti. Yılların acısını çıkardılar. Birkaç yıldır fazlaca kilo almış bedenini bacakları zor taşıyordu Nimet Hanımın. Karnı çok şişmişti. Hüseyin Efendi üzülmekten başka bir şey yapamıyordu. “Yanık Saniye geldi dün.” “E, derdi neymiş?” “Yok, öylesine uğradı. Kahve içtik beraber.” “Hımm, sevmesem de o kadını, seni yalnızlıktan kurtardığı için katlanıyorum aslında.” “Çok kötü hastaymışım ben, öyle diyor.” “Densize bak. O ne biliyormuş? Ne zaman doktor olmuş?” “Yok bey, doğru söylüyor. Televizyonda dinledim. Aynı benim gibi bir kadın. Ona da öyle dediler. Günlerim sayılı. Hem sen de rahatla artık. Kendini sıka sıka ne hale geldin. Artık gizlemeye hiç gerek yok.” Gözleri taşkın sele dönüverdi.
Nimet Hanımın gözyaşları kaynayıp Hüseyin Efendinin başına döküldü. Teselli bu durumda işe yarar mıydı ki? Ama ne çare artık öğrendiğine göre Almanya gerçeğini de söyleyebilirdi artık. Dünya artık ayrılma vakti gelmiş bir limandı. Nimet Hanımın günleri sayılıydı gerçekten. Telefon yine çaldı. İkisi de birbirine sarılıp ağladıkları için yine açamadı telefonu. “Tamam” dedi karısı.“Git al biletleri. Gidelim Sinan’a.” Sırtına yük vurulmuş amele gibi sokak sokak, cadde cadde anılarının üzerine basarak gitti pasaport işlerini halletmeye. “ İki bilet. Gidiş…” “Dönüşü de iki biletle olur inşallah.” diye geçiriverdi içinden. Dünya mı yalan, insan mı? Ah Hüseyin Efendi ne yapsın? Kara kader bu olsa gerek. Yıllardır en ümitsiz anlarında komşularına, arkadaşlarına ve öğrencilerine ümit veren Hüseyin Hoca! Haydi, varsa ümit pazarı git! Al bir batman. Getir dök ümitleri, çareleri Nimet’inin önüne. Seçsin seçsin alsın. Akşamüstü birçok işi halletmiş olarak dönerken, “Ne düşünüp durursun Hüseyin Ağa?” Yanık Saniye’ydi bu. “Ah be kadın, sana kızsam mı teşekkür mü etsem, bilmiyorum.” “Hayırdır?” “Ne hayrı? Böyle hayır mı olur?”
Yanık Saniye bir şeyler söyleyip duruyor ancak, Hüseyin Efendi hiç oralı olmuyordu. Fazla konuşmadan geldi kapıya. Ancak bu ne kalabalık? “Ne oldu? Nimet’ime bir şey mi oldu?” Koşarak daldı içeriye. “Neler oluyor bu ağıtlar, figanlar niye?” Hüseyin Efendi neye uğradığını şaşırmış. Kime ne soracağını bilememişti. “Başın sağ olsun Hüseyin Efendi.” “Neler oluyor yahu?” Telaşlı. Bakışları hızlı bir tur attı hane içinde. Nimet Hanım orada oturuyor ama kendinden geçmiş ağlıyordu. “Sinaaan.” “Ne oldu Sinan’ıma? Söyleyin ne oldu?” Ağıtlar sokağı kaplamıştı gelenlerin çoğalmasıyla. Hüseyin Efendi şoka uğradı, kimseye bir şey sorma cesaretini gösteremedi. O arada telefon çaldı yine. Ekranda Sinan’ın numarası göründü. “Ne diyorsunuz be? Bakın Sinan arıyor işte.” “Alo.” “Ağabey niye açmıyorsun telefonu dün akşamdan beri arıyorum.” “Ne oldu Ahmet?” Sesin sahibi Almanya’daki kardeşiydi. “Sinan yanında mı? Niye o konuşmadı benimle. Dün aramıştım.” “Ağabey, Başın sağ olsun. Sinan’ı dün kaybettik.” “Ne diyorsun sen?” Bin bir öfkeyle. “Dün telefon çalmış iş yerinde. Hâlbuki kullanmak yasakmış orada. Arayan kapatmış. Ama bu telefona bakarken makine elbisesinden çekmiş. Kurtaramamış garibim. Makine kapmış Sinan’ı.” Umut gerçekten orada olmalıydı. Denizin dibinde. Asfaltlar altında kalan anılar, Almanya’dan gelen bu kara haberle Hüseyin Efendinin yufka yüreğine bir hüzün hortumu vurmuştu. Bir aşk filminin en buruk sahnesi oynandı yukarı kaymış gözlerinde. “Oğlum” derken sanki tüm kelimeler bütün vurgularını toplayıp o kelimeye yüklediler. O yük o kadar ağır geldi ki o dile, nefesini tıkayan işte bu ağırlık oldu. Ciğerleri, bu can yakan kelimeyi söylemesine ancak müsaade etti. “Oğlum…”
Sadece göğsünü avuçlayabilecek kadar ayakta kalabildi. Önce dizleri çöktü, sonra her yanıyla yere serildi. Hüseyin Efendinin duaları gerçek olmuştu. Karısının ölümünü göstermemişti Mevlâ ona. Onu toprağa vermeye kıyamazdı. Dayanamazdı buna. Ertesi gün, iki cenaze defnedildi, Çetin aile mezarlığına…