bakmadığım yer kalmadı, burası orası değilse de durdum
“buldum” da diyemem, ihtimal hepten kaybettim
titrek Moravya Tepeleri’nde…
beni okusunlar, gece yarısı gelmelerinden sonra
okusunlar da ben çözüleyim
adını arasın nem kokulu sunaklar üzerimde
aç eteklerini rüzgâra, Georgia
bir eski kilise duvarında dolanır tasvirin
otuzunu geçkin bir tablonun, toz ile vebalini örterim bile bile
Elbe Havzası ayaklarımın altında kayar
köşedeki masada Georgia, seni beklerim
zatlar gelir, karaltıları içimde gezinir, ben seni derim şimâle
Ocak 15…
beni hâlâ bilir misin
titrek Moravya Tepeleri’nde…
yılgın olmadığım aşikâr da, kırgınlığım müphem
silkinip kendime gelmeli ve seni gezdirdiğim düşlerimden birinde kalmaya karar vermeliyim
dönmemek, gözlerimi açmamak üzere
sonra… sonrasında talihsiz bir kenar köyünde sahilimin
seçip nâmelerimi okumalıyım Şirâze
“izâ kâne” ile başlayan ve içi kararsızlık doldurulmuş paradoksal yaklaşımlarımı
sunturlu zamanlarımın tedavülden kalkmış bölümlerine denk düşürmeliyim
sırf rastlayan çıkamasın diye izine, ziyân etmeliyim aklımı Şirâze
ve belki de zihin çukurumdan çekip kırlara salmalıyım sana nihân düşkünlüğümü
âzâde et beni
öyle ya da böyle
sırra kadem çekilelim And gerisine, modern hayatın insanın içini daraltan kaosundan
mesleğine aşık bir arkeolog bulamasın diye dört dönelim dünyayı
tren vagonlarında uzun yürüyüşler yapalım tutunup birbirimize ve salına salına
Jakarta’yı, Fatsa’yı, Varto’yu, Mogadişu’yu ellerimizle koymuş gibi bulalım
sonra Karpatlar’dan bakalım ardımızdan gelenlerin bize olan mesâfesine
kimsenin hızımıza yetişemeyeceğinden emîn
tabîatın keyfini sürelim bahşedildiği en güzel tarafından
Pegasus çıkagelsin tüm efsanelerden sıyrılıp, nadîde bir an üzerine
âsûde kıl beni
öyle ya da böyle
beher gün artar kurgularımın içinde kaçış öykülerim
Şirâze, bütün sabrımı ben son kuruşuna kadar harcadım
şimdi arta kalan kırıntılarla bitime dair söylevler diziyorum
bu, bir vedanın başlangıcıdır cedîd olandan atîk olana
devrim tadında bir karşı duruştur Şirâze, en asi tarafını giyindiğim
yoksan yokum ben de; yoksan, ben de yokum aşk denen şu azâb yurdunda
duvarlarım ve sloganlarım var, cebimde ametist…
yokluğunla eş zamanlı bir isyanı bastırıyorum içimde
uyanamıyorsam geceden artakaldığımdandır
gecelerimi sırtlandım da geldim, bıraksam olmaz
Babil’de bir taraça, susuzluğun orta yeri; berrak ve serin… içmesem olmaz
adını taşıdım kuzeye, güneye, doğuya
ve batı’dayım adın parmak uçlarımda; anmasam olmaz
Şirâze, ben senin için cehennem’i koynuma aldım, tevbe etmesem hiç olmaz
zima’dan kalmayım, dördüncü katın dört yıla yayılmış uzamında
sevmeseydin beni böyle, hiç bilmeyecektim sevilmeyi
sevmeseydin böyle Şirâze, keşke hiç sevmeseydin
ne kalem elime yapışacaktı, ne ben yapışacaktım hayâline
dolaylarındaydım, o şehrin
bir yükseltiden baktım, olağan bir şüpheli gibi
hangi sokağında çıkarsın karşıma bilemeden her târ noktanın beslendiği alanlarda oyalandım
yani, muhitinden bîhaberim
belli ki ben Şirâze, hiçbir geminin seyretmediği denizlerden birinde
yelken açmış avâre gezinmedeyim
elhân Şirâze
sen bana ehlen Şirâze
öyle ya da böyle