Sanat Hayatın Coşkulu Atılımdır

“İnsan için hayat kadar asli bir nitelik taşıyan başka hiçbir şey yoktur”(1) diyordu Pascal. Felsefesini inanç ekseni etrafında oluşturan mümtaz düşünür bu cümlesiyle, en kapsamlı oluş mahiyetiyle varlığımızın en temel isnat ve istinat esasını ifade eder.  İnsanın yanında sanatın da asli niteliği hayattır. Her olay, her oluş hayat içinde meydana geliyorsa böyle olmak zorundadır. Evet sanatın coşkun, aşkın, bitimsiz kaynağı hayattır. (Hayatın, idrak ve anlayışımızı aciz bırakacak ölçüde hayret uyandıran müteal ve mucize olduğunu söylemeye bile gerek yok) Hayat sanatın amacı, sanat hayatın aracıdır. Hayat sanatçının bitimsiz ilham ve model hazinesidir. Pitagoras’ın uyum ve düzen esası üzerinden sistemleştirdiği gibi tarz onda, usul onda, ritim, konu, tema her şey ondadır. O olmazsa sanat da olmaz. Sanat hayat içindir; hayat için olan sanat, hayatın içinde ve hayat dolu olmak durumundadır. Hayata gelince o zaten sanat doludur. Hayat sanatın en bitimsiz zenginliği, ilham ve coşku kaynağıdır.

Hayat sonsuz varlık cevheri, enerjisidir. Hayat, varlık iklimi, varlık havası, nefesi, akışıdır. Hayat varlık birliği, eklenişi, büyümesi, büyülenmesidir. Bir sanatçıyı gerçek manada var eden esasen varlık karşısında veya hayat karşısında hayranlığı, kendinden geçmesidir. Varlık karşısında büyülenmek, hayat karşısında, hayat içinde büyülenmek demektir. İzah edilebilen, çoğu zaman izah edilemeyen bu büyülenmenin asıl sebebi varlık özünün ancak tanrısal olmakla mümkün olabilecek oluşunu ve akışını hayranlıkla duymak, başka söyleyişle inanmaktır. Buradaki imandan kastım formel kategorik ilkelere isnat etmez; ruhun kendi içine derin ürperişlerle bükülüşünü ifade eder. Şuurlu, duyarlı insan her anını bu büyülenmenin keyfiyle, maneviyatıyla yaşar. İşte sanat bir anlamda bu maneviyatı ve bu maneviyatla yaşamak, yaşantıyı paylaşmaktır. O nedenle sanat hayatı konu eder, etmek durumundadır. Hayatı anlatır, yansıtır, çoğaltır çeşitlendirir.

Çeşitlendirme bizim zihni algımızla ilgilidir. Değilse sonsuz oluş evreninde ne varlığı ne hayatı çeşitlendirme kudretimiz olabilir. Olan kendi küçük dünyamızın yeni fark edişlerle, yeni temaslar, tanışmalar, yaşantılar, tecrübelerle genişlemesidir. Olan bakışımızın, duygumuzun genişlemesi zenginleşmesidir. Zenginleşen, genişleyen kendi varlığımızdır. Bir anlamda kendi sırrımızı, maneviyatımızı, hakikatimizi keşfetmenin, kendi büyümüzü, bilmecemizi çözmeye çalışmanın hazzını, coşkun huzurunu, ruh kamaşmasını yaşarız. Yaşantımızla birlikte sanatla ilişki seviyemiz, varlığı/mızı duyuş kapasite ve kategorisine göre nitelik kazanır. Ruh ürpermesiyle içe bükülmenin daha ilk dalgasında idrak etmeye başladığımız fıtri realite şudur: Meğer dış dünyamızda müşahede ettiğimiz sonsuz âleme uyumlu bir iç evrenimiz, anlam dünyamız varmış. Sanat bize bunu daha içten, daha kendimizden hissettirir. Sanat, gerçek sanat işte bu iki dünya, iki evren arasında örtüştürmeler, geçişler yaparak hakikati yeni boyutlar, yeni formlarla duymaktır. Mesele çok derindir, derinliklidir. Sanatçı ilk sesi, sözü, ilk rengi, ritmi, çizgiyi, ilk hareketi, ilk uyumu, uyumsuzluğu önce orada o derinliklerde duyar. Bu duyuş katında hayat ve hakikat ayrışmaz muhtevayla iç içedir. Halis, hakiki sanatçılarda da eserlerinde de bu kaynaşma vardır. Sanatları bu kaynaşmanın mükemmelliği ölçüsünde yüksektir, değerlidir. Yani ister yazar, ressam, müzisyen olarak sanatçı, ister seyirci, izleyici, dinleyici, okur tarafında bulunalım, hayatın hakikatini, hakikatin estetik niteliğini evvela manevî, metafizik mahiyetiyle içimizde duyarız, duymalıyız. Bu sebeple de hayat ve sanat ilişkisini, elbette asla göz ardı etmediğim gündelik nesnel değer ve değerlendirmelerin bulandırmadığı bir hassasiyetin hissiyatıyla düşünüyorum. Değilse ne elim bir ironidir ki, bizi hayata çağırma iddiasında olan birçok eser, bizi hayattan uzaklaştırabilir; çoğu durumlarda öyle de olmakta değil midir? Mefisto’nun sadece Faust’u ayartmakla meşgul olduğunu sanmayın, o asıl hayata pusu kurmuştur.

Hayata nasıl bir anlam yüklerseniz yükleyin, nasıl bir önem atfederseniz ediniz son aşamada dünyanın yani nesnel gerçeklik ve malzemenin verdiği izin ve imkânlar sınırı içinde bir tasavvur, bir kavrayış, bir tutum ortaya koymak durumunda kalırız, kalıyoruz. Hakikatin sınırsız sonsuzluğunda kemale erme yücelik ve yüksekliği arttıkça, bütün bu araç ve malzemelerin hakikat nezdinde sembolik göstergeler olduğunu, esasen bir göstergeler dünyasında Twain’in söyleyişiyle bir düşte yaşadığınızı fark edeceksiniz. “Yaşamın kendisi yalnızca bir hayaldir, bir düştür” Mark Twain, ‘Gizemli Yabancı’ adlı felsefeyle iç içe teolojik tartışmalarla gizemli hale getirilen ilginç öyküsünde bir kahramanına böyle söyletiyordu(2). Ölüm ve hayat arasında bir rüya gibi olduğunu defalarca yaşadığımız hayat, bize mutlak hakikatin ruhumuzu titreten mesajını kim bilir kaç kez vermiştir. Daha da önemlisi asıl gerçeğin düş olduğunu! Hayat da hakikat de bilinen her şeyin üstünde, fevkindedir, öyle olmak lâzım gelir. Öyle olmasaydı varlığın sırrı tükenir, sınavla anlam kazanan mahiyetin tılsımı, heyecanı kalmazdı. Esasen sanatçının yaptığı, düşte gördüğünün gerçeğini aramak, bulmaya çalışmak, göstermek, hissettirmektir. Bunun için mecburen benzetme, yansıtma, örtüştürme, hatırlatma yapacak ve yine mecburen buradaki dille konuşacak, buradaki mantıkla yaklaşacak, yaklaştıracaktır.

En yüce haliyle bile ruhlar nesnel yapımızla birlikte vardır, onlarla müşahhas nitelik kazanırlar. Nesnel varlığımız elbette hayat ve hakikat anlayışımızla nitelik kazanır; seviye kazanır veya kaybeder. Varoluş amacını en yüksek idrak seviyesinden duymak ve yaşanır kılmak isteyen bilinç, daha yüksek amaçlara sıçramanın hazırlık ve coşkusu içindedir. Bu hamle nesnel imkânları anlamın, varlık özünün emrine vermiş yüksek bir erdem seviyesinde sükûn bulmuştur. O seviyede ten ve tin birbiriyle barışıktır. Ne ki, yine dünya gerçekliği düzleminde ve katında bir anlamda hazzı nesnel doyumla mümkün gören eğilimler, esasen sonsuzluğa yönelen açılımla haz ve huzur bulacağı yerde tersten düşüşün boşluğunda kendinden geçmenin hoşluğunu yaşamaya razı olmuşlardır. İnsan, varlığımıza hafiflik ve havalanma duygusu veren salınım sebebiyle, irtifa kaybederken de irtifa kazanırken de benzer hazlar yaşar. Bir anlamda bu ruhumuzun dünya nesnelliğinden sıyrılma veya soyutlanma ile kendinden geçişine katılmanın hazzıdır. Ve yine bir anlamda bu, ancak kendi sınırlarımızı aşmaksızın ulaşamayacağımız, varlık hakikatini anlık duyuşlarla yaşantıya dönüştürmenin hazzıdır.

İlmî ve felsefî olarak bizi dünyaya bağımlı kılan yük ve ağırlıklarımızdan kurtulma sevincinde anlaşılmaz yan yoktur diyelim; peki daha da aşağılara düşüşte kendinden geçercesine duyulan sevincin izahı nedir? İradenin özgür yönelişlerine engel olmayan ilahî hikmet gereği zıt veya farklı yönelişlerde benzer duygu tadılıyor olmalıdır. Evet bu da bir haz çeşididir. Ruhun maddeyi gözetim ve denetim altında tutması da maddenin ruhu hizmetine koşmasında aynı kategorik haz duyulur olmalıdır. Birinin yaşatırken duyduğu hazzı başkasının öldürürken duyması, insanın kendini kanıtlamak ve gerçekleştirmek için inandığı değer ve tasavvurla ilgilidir. Burada da bir varlık gerçekliği, farklı yoldan, farklı yöntem, biçim ve amaç için de olsa varlığın kendini gerçekleştirme ve idrak şuuru vardır. Birinci yolda ruhun yücelişine beden ruha, daha kafiyeli söylersek tensel duyarlıklar tinsel duyarlığa yardımcı olur. İkincisinde ise tensel olana tinsel olan yardımcı olur. Aslında zevk alan beden değil, bedenin aracılık ederek dünyalaştırdığı ruhumuzdur. Bu konulara hatırı sayılır düzeyde kafa yoran düşünürlerden Berkeley varoluşta ruhu esas alır, ‘maddî cevher’i ‘sadece bir faraziyeden’ başka bir şey görmez(3). Eğer beden ruhtan aldığı enerjiyle hareket kazanmasa veya ruh bedenin sınırlamasını aşma çabası içinde olmasa, bir atılım da haz alma çabası da olmayabilirdi. Demek oluyor ki arzularımızı gerçekleştirmeye mâni olan engelleri aşma çabası hazzı doğuruyor. Esasen bu çaba hatta kendimizi imha edecek kadar aşkınlığa bırakılmış çaba, mutlak varlığa ve var oluşa yönelik hamleden başkası değildir. Her hayat hamlesinde bu arzu yani var oluşumuzu gerçekleştirme arzusu vardır. Bu arzuyu ne kadar gerçekleştirirseniz hayat atılımından o kadar fazla haz alırsınız.

Hayata doğru yapılan atılım olmasaydı, tam da bu atılımı zorunlu kılan yaratıcılık niteliği ile sanat olmazdı. “Yaratıcılık” diyor Platonov, “geleceğe, yaşanmamışa, imkânsıza beslenen daimi sevgidir”(4) Platonov’un ifadesini önemli kılan biraz da entelektüel arayışlarla içinde yaşadığı sosyalist ve pozitivist ideolojinin egemen olduğu hayattır. Onlara sunulan hayat, burayla yetinmeyen, aşkınlığa, öteye yönelişi içermeyen, üstelik bu arzu ve arayışı gerekli görmediği gibi cezalandıran bir doktrine sahiptir. Sadece Platonov’da değil Kandinski’den Tarkovski’ye ve diğerlerine kadar nitelik ve mahiyeti sadece nesnel değerlerle belirlenen bu dünya ile ruhumuz arasına gerilen perdeyi aralama, olmadı yırtıp geçme çabası geleceğe yani umuda, tatmin olmuş huzura, yaşanmamışa ve imkânsıza beslenen sevgiden, fıtratımızın derinliğinden, oradaki sonsuzluk duygusu ve cennet arzusundan kaynaklanmaktadır. Çoğu zaman sanatçının da sırrına vakıf olamadığı bu muharrik arzu ve sevgi, sanat faaliyetinin asıl sebebi olmalıdır, olmaktadır. Varlık ve hayat felsefesini ruh ve zekânın diyalektik bütünlüğüne dayandıran Bergson, hayatın atılımını sanatın kaynağı olarak görür. Sanat felsefesi müktesebatı içinde bu değerlendirme, sanat-hayat ilişkisini doğasına en uygun üslup kapsayıcılık ve içerikle ifade ediyor olmalıdır. Bergson’a göre “Bir sanatın teknik vasıtaları hayat hamlesinin temayülleri ile ne kadar kaynaşmış olursa, bizzat sanat da o kadar ruhlulaşmaya ve o nispette inkişafa mazhar olur”(5). Bu duyguları ifade eden bu duygularla ifade kazanan sanat gerçek anlamda izleyende de estetik derinlikler, duygulanımlar oluşturacaktır. Tabir yerindeyse ruhun uyanışı ve uyarılışı anlamıyla bir estetik duygu. Varlık iddia veya şansının olmadığı veya tükendiği durumlarda hayattan haz alınmamasının ana ontolojik sebebi bu olmalıdır. Bu nokta her şeyin oluruna, akışına bırakıldığı ölüm anlarıdır.

Ölüm bize bağlı veya bizden bağımsız olarak varlığımıza canlılık veren yaşam enerjisinin bitmesidir. Bir diğer cihetten söyleyişle ruha tahakküm kuramayacak düzeyde zayıflayan bedenin her şeyi(ni) bırakmasıdır. Belki de bırakan veya kurtulan ruhumuzdur. Ruhun toprak olacak ve topraktan ibaret bedenimizin kafesinden kurtulma anıdır. Artık ruh yerçekimi etkisinden kurtulmuş mecburen gök çekimine tabi olmuştur. Asıl ‘Ben’ odur. Asıl istek, asıl iman, asıl umut, asıl sevgi odur, ondadır. Şimdi git ruhlar âlemine ve kendini mutlak ruhun aynasında gör bakalım. Gör bakalım sen kimsin? Hayatı/nı nasıl ne kadar güzelleştirdin veya çirkinleştirdin. İşte şimdi yalanlar ve gerçekler yer değiştirdi. Yalan dediğinin varlığını saran gerçekliği ile kuşatıldın. Gerçek dediğin tam bir düş veya yokluk olarak işte dünyada kaldı. Ve yine her ölüm ruhun bedenimize, bedenimizin ruhumuza emanet verildiğinin, zamanı gelince emanetin geri alındığının, alınacağının değişmez tekrarıdır. Hayata bağlılık, en bariz görünümüyle ‘ölüm korkusu’ olarak yansır. Ölüm düşüncesi hangi seviyede meşgul ederse etsin insanı hayatı(nı) sorgulamaya sevk eder. Hakikatindeki varlık ve canlılık gereği bir son, engel veya duraklama olarak değerlendirilebilecek ölüm engelini aşma ruhsal iştiyakı hayatın anlamı, varlığın amacı gibi anlam arayışlarını ontolojik, epistemolojik mecburiyete dönüştürür. Varlığın kendi nefsimizde doğrudan ve güçlü bir iç ses, iç yankı olarak müşahede ettiğimiz ilahi aidiyeti, cevherimizin yok olmayı kabullenmeyen hakikatini idrak eder. Varlığımıza değer, hayatımıza coşku veren bu anlam doğal olarak ölümden korkmakta, irkilmekte ve yine doğal olarak en güçlü varoluş savunması ile hayata tutunmaktadır. O nedenle Raskolnikov’un en imkânsız, en olumsuz koşullarda bile yine de yaşamak istemesi derin ontolojik ve elbette varlığın ilahî hakikatini ihtiva ve ifade etmektedir. Psikolojiye Müslümanca bakışın öncü ruhiyatçılarından biri olarak değerlendirdiğim Mehmet Tevfik, hayatı ölümle birlikte düşünerek Pascal’ın hayatın asil niteliğini tamamlar: “Asıl bir korku var, ölüm korkusu. Ölüm korkusu bütün korkuların anasıdır. Korkunun tek sebebi ölümün mevcudiyetidir. Ölüm ile hayat bir mana kazanıyor, hayatiyet buluyor”(6). Sözün başında söylediğimiz cümlesinde Pascal ne diyordu? “İnsan için hayat kadar asli bir nitelik taşıyan başka hiçbir şey yoktur.” Ve elbette bir de ölüm duygusu ve düşüncesi kadar! Ölüm düşüncesi hayata anlam ve ağırlık kazandırır. Hayat kendisini ölüm aynası karşısında daha gerçekçi görür, gözden geçirir, değerlendirir.

Bizi dünyalı kılan, dünyaya uyum ve intibakımızı sağlayan bedenimizdir. Yemek, içmek, haz almak, acı duymak, mutlu olmak gibi bedensel duygularımızdır. Ruhumuz iyi ve kötü eğilimlerini bu duygularla yaşantıya dönüştürmekte, dünyalı olmaktadır. İşinize gelse de gelmese de varlık realitemiz ruhumuzun bedensel duygulardan, bedensel duygularımızın ruhumuzdan etkilenmesiyle sınanır, sınırlıdır. Modern dönemin ünlü düşünürlerinden Popper, “Bütünüyle bilinci yerinde olduğu sürece insan ruhsal bir varlıktır” diyerek evrensel bir hakikati ifade ettikten sonra “fizik yasalarına tabi olan bir bedene sıkı sıkıya bağlı olan bir tinsel varlık, bir ben, bir ruhtur.”(7) diyerek de varlık realitemizin esasına işaret eder. Biri yukarı çıkmak isterken diğeri alta çeker. Biri olgunlaşmak isterken diğeri anlık, geçici, hatta müptezel zevklere teslim olur. Bu salınım kimileyin öyle olur ki, bazen varlığını maddî realitesinin dışında gerçekleştiremeyenler dünyalık zevklerden başkasını düşünmez, yapamazlar, yapmaya çalışmazlar. Bunlar esasen ruhlarını körelten, aşağılayan, sömüren, istismar eden kişilerdir. Çünkü maddî zevk aldıkları her çılgınlıkta ruhları içlerinin en karanlık dehlizlerine kapatılmış durumdadır. Buna rağmen böyle bile olsa, yaşamaktan aldıkları haz, varlığı pul kadar küçülmüş ruhlarının son kıvılcımları sayesindedir. Bazen de ruhun yücelişi için beden sonuna kadar tezyif edilir. Dünyaya bütünüyle arkasını dönmüş münzevi, ondan yana yoksunluğu varlığının kazanım yolu, yöntemi olarak görür. Bu kişiler melek gibi, rüya/da gibi yaşamayı marifet sanır. Dünyaya dönük, dünyayla ilişkili yaşam iradesi de coşkusu da neredeyse yok olmuştur. Maddî duygular uçup gitmiştir. Bizim özendiğimiz ve önerdiğimiz madde ve ruh gerçekliğinin birbirini tezyif etmeyen birbirine yardımcı olan uyumlu birlikteliğidir. Belki de asıl hüner bu dünyada ve maddî boyutumuzun gerek ve realitelerini bilerek hatta ihmal etmeyerek manevî yücelişi başarabilmektir. Biz buna Kur’anî bir kavramla ‘mutmain olmuş nefis’ diyelim isterseniz. Hermann Hesse’nin Siddhartha’sı böyle bir tatminle sükûn bulur. Mutmain olmuş nefis, sükûn bulmuş, kompleksleri kalmamış veya aşılmış, sınırlarını bilen nefistir. Goethe’nin Werther’i bu sınırları zorladığı için acı çeker.

Gerçek sanat ve sanatçı hayata dair hassasiyeti, varlığın hakikatine yöneltme sorumluluğunu tutkuyla üslenmiştir. Biz bunun bilincinde olarak, meseleyi hayatın gündelik akış ve amacını aşarak, yüksek zihnî, ruhî ilgiler düzleminde konu ettik, etmeye devam edeceğiz.

__________________

  1. Blaise Pascal, Düşünceler, s.37, çev. Metin Karabaşoğlu, Kaknüs yay, 5. bas, İst. 2003.
  2. Mark Twain,  Seçme Öyküler,  s.130, çev. Yurdanur Salman, iş yay, İst. 2011.
  3. George Berkeley, Beşeri Bilginin Prensipleri ve Hilâs ile Filonos Arasında Üç Konuşma, -üçüncü konuşmadan- s.214, çev. Mehmet Saffet Engin, Marif Vekaleti yay, İst.1935. 
  4. Andrey Platonov, Edebiyat Fabrikası (ve seçme yazılar) s.43, çev. Erdem Erinç, Kolektif Kitap yay, İst. 2024.
  5. Henri Lois Bergson, Yaratıcı Tekâmül’den Hayatın Tekâmülü, çev. Mustafa Şekip, s.  LIV, Maarif Vekâleti yay, İst. 1934.
  6. Mehmet Tevfik, Ruhi Bunalımlar ve İslâm Ruhiyatı, s.95,97, Bedir yay, İst. 1975.
  7. Karl Raimund Popper, Hayat Problem Çözmektir, s. 77, çev. Ali Nalbant, 15. bas, YKY yay, İst. 2024.
Bu yazıyı paylaşın