Yapmak, meydana getirmek, estetik bir duyguyu resmetmek, arayıp bulmak ve keşfetmek bir uğraştır. Ancak sanat, yaratmak değildir; yaratılmış olanı keşfetmek, arayıp bulmaktır. Sanat kelimesi, Arapça “sanea” kökünden dilimize yerleşmiştir. Aynı anlamlar yüklense de “halaka” fiili yaratmak, yoktan var etmek anlamındadır ve “sanea” ile karıştırılmamalıdır. İnsanların keşfi söz konusudur; mucitlerden bahsedebiliriz. Ancak bu, yaratılmışın keşfinden ibarettir.
Gökyüzü ve yeryüzü, her insana nice fotoğraflar sunar. Fakat nazar etmek, fotoğraflardaki estetik boyutları ve manzaraları yakalamaktan ibaret değildir. Çünkü her bakan, baktığını gerçekten göremez. Bu sebeple “Bakmak ayrı, görmek ayrıdır” denilmiştir. “Sanat ihtiraslardır” denilse de sanatın normalüstü bir hazırlık ve çaba gerektirdiğini bilmeliyiz. Eğer her eline kalemi alan yazabilseydi, her fırçayı kullanan ressam olsaydı, her hızarda odun kesen marangoz sayılsaydı ne yazarlar ne ressamlar ne de marangozlar olurdu. Sanat, bir gülün açması, bir ağacın meyve vermesi, bir annenin çocuğunu dünyaya getirmesi gibidir. İnsan, içindekileri sanat yoluyla ifade eder.
İnsan, yaratılış âlemindeki kazanımlarını kendi kabiliyeti çerçevesinde geliştirip büyütür. Bunu şiir, musiki, resim, mimari, hendese, simya, kimya, matematik, geometri ve genel olarak bedii sanatlar adıyla ifade eder. Her alan, diğerlerinden kopmuş gibi görünse de aslında bir bütünün parçalarıdır. Sanat; biçim, olgu, imge, gözlem, zuhurat, keşif, ahenk, estetik, usul, kıvam, renk, doku, görsellik, bakma ve görme, bilme ve anlama gibi unsurları içinde barındırır. Ancak sanat, bilinenden ve görünenden öte bir atmosferin de sahibidir. Yüzeysellik ve derinlik kavramları, renklerden ışığa, gölgelerden gizeme, bilinenden bilinmeyene ve görünenden görünmeyene uzanan yollar açar. Sanat ve sanatkâr, bu uğraş içinde kendini bulma çabasındadır. Bu çaba, sanatın tuvaldeki yansıması olarak ifade edilebilir.
Sanatta diyalektik; içinde bulunulan andan değişerek ve gelişerek başka anlara yelken açmak ya da gözlemleme penceresinden yeni okumalar, kavrayışlar ve yakalayışlarla somut dünyadan soyut olan sonsuzluğa yönelmektir. Somut diye nitelenen her şeyin bir metafizik boyutu mevcuttur. Kaçsanız da kaçmasanız da kabullenseniz de reddetseniz de bu böyledir. “İnsan büyük bir âlemdir” denilir. Tefekkürün sofrası yalnızca insana açılmıştır. Mevlâna, “Eğer insan, suretle insan olsaydı, Ahmed (Hz. Muhammed) ile Ebu Cehil eşit olurdu” diyerek bu gerçeği vurgular. Sanat, toplum bireylerini tefekküre yönlendirmelidir. Baktığımız ve gördüğümüz, duyduğumuz ve dinlediğimiz, idrak edip keşfe çıktığımız bu alan, sanatın eşsiz estetik dokunuşlarıdır.
Bu sebeple, kendini bilmek ve tanımak yolculuğunda insan, erdemli olmanın, değerli olmanın ve seçkinler arasında yer almanın yollarında düşse de kalksa da idrak sahibi olduğu sürece asla geri dönmez ve yoluna devam eder. Sanatkâr ise sanatını icra etmekten asla vazgeçmez.
Sanat, ölümsüzlüğü arayıştır. Öldükten sonra da anılmayı arzulamaktır. Sanatkâr, ölmeden önce eserleriyle sonsuzluğa ulaşmanın yollarını inşa etmeye çalışır. Yüzyıllar öncesinden isimlerini insanlığın hafızalarına kazımış olan bilgeler, eserleriyle yolumuzu aydınlatanlardır. Tefekkür sofrasının baş mimarları, unutulmayan nice bilgelerle doludur. Hangi alanda keşif yapmış olurlarsa olsunlar, hangi alanda eser ortaya koymuş bulunurlarsa bulunsunlar, onları gökyüzü yıldızlarının yeryüzündeki yansımaları olarak görmek yanlış olmaz. Johann Wolfgang von Goethe bu gerçeği şu sözleriyle ifade eder: “Ölümün heyecanlı yolculuğu bilgine korkutucu gelmez. Dindar olanlara da her şeyin sonu gibi görünmez.” Bu bakış açısı insanı derin bir tefekküre davet eder. Kimileri sanatın eşsiz verimliliği içinde idrak kapılarını açarken, kimileri kör kuyularda yolunu kaybeder. Kimileri de sonsuz bir aşkın pervanesi gibi döner, ellerindeki ve gönüllerindeki her şeyi insanlara sunarak hiçlikte sonsuzlaşmayı arzular.
Ressam, yaptığı her eserde kendisine sorulan soruların cevaplarını arar. Keşfin, zuhuratın ve ahengin içinden geçerken, çok renkli bir dünyanın içine tam anlamıyla girememenin hüznünü taşır. Fakat mevsimler ona umudu yaymak gerektiğini fısıldar. Hayat inişli çıkışlıdır; tez ve antitez sahibi olmak, sorgular içinde yeni sorularla hayatı anlamlandırma çabası tefekküre dahildir. Mesele, idraki açabilecek bir inkişafa ulaşmaktır. Bulunduğu hâlden yeni bir hâle geçme çabası, yükselme ve ilerleme isteğidir. Ressam, her fırça darbesiyle hem kendini keşfeder hem de keşfin sırrını çözmeye çalışır. Tuvale dokunan her fırça darbesi, sanatkârın iç dünyasının dışa vurumudur. Ancak bunu yalnızca sanatkâr değil, izleyici de okur. Sanatkârın en büyük arzusu, izleyicinin her tabloya, her metne, her makaleye, her şiire farklı gözlerle bakması ve yeni anlamlar keşfetmesidir.
Sanatçı, her an yenilenir. Yeniden ve yeniden doğarak ilerleme kaydeder. Tıpkı bir çocuğun harfleri öğrenmesi, kelimeleri kullanması gibi bir süreci yaşar. Her yeni çalışmada yeni bir keşfe çıkar. İnsan ruhu, kalbi, gönlü ve aklı her an değişir ve bu değişim sanatkârı da derinden etkiler. Öyle zamanlar olur ki, sanatkâr çocuk gibi saf ve heyecanlıdır; bazen suskun, bazen münzevi, bazen de bir dehanın çılgın coşkusuyla kendini akışa bırakır. Kimi zaman kahrı çekilmez olur, kimi zaman anlaşılmaz ve tahammül edilmez bir şahsiyete bürünür. Sanatkâr, normal ve sıradan insanlardan bu yönleriyle ayrılır. Üretken insanlar genellikle yalnızlığı seçer, çünkü yalnızlık, yaratım sürecini besler. Anbean değişim yaşadıkları için düşünceleri diğer insanlardan farklıdır; aykırı ve ters gelebilir. Devingenlikleri süreklilik arz ettiğinden, iniş ve çıkışları da sürekli olur. Kabul ve retleri arasında gidip gelirler, fakat herhâlde sanatlarını icra etmekten asla vazgeçmezler.
Sanatçı, hikmeti arayan kişidir. Henüz keşfedilmemiş olanı bulma gayretindedir. İlk doğan güneş, ay veya yıldız gibidir; yenidir, keşfi henüz yapılmamış olan yenidir. Eflatun, sanatçıyı “toplum için faydalı kişi” olarak tanımlar. O, öncüdür, sezgi gücü kuvvetlidir ve keşfe açıktır. Bir keşfin arifesinde, yerinde duramayan, uykusuz geceler geçiren, geceyi gündüz, gündüzü gece eyleyen kişidir sanatkâr. Sözü nasıl söyleyeceğini, şiiri nasıl işleyeceğini, musikiyi nasıl terennüm edeceğini ve resmi nasıl resmedeceğini bilen kişidir. Yalın, yapmacıksız, doğal yani organiktir; sahtelik barındırmaz. En doğal hâliyle sanatını icra etme gayretinde, kendini sanatına vakfetmiş kişidir. Spontanlığa “zuhurat” diyoruz; bu hâli yok saymak, sanattaki ilhama göz yummaktır. Oysa ilham, sanatın anahtarıdır. Düş ve hayal gibi unsurlar, sanatın genişlemesine, serpilmesine ve yeni alanların açılmasına zemin hazırlar. Sanatın gelişigüzel ya da rastgele icra edilmediğini, gözlemler, düşünceler ve incelemeler doğrultusunda şekillendiğini unutmamak gerekir. Van Gogh’daki spontanlığa “derin ruhsal hastalık” etiketi yapıştırmak, onun sanatını icra etmesine engel olamamıştır ve olamaz da.
Sanat uğraşısında ilham, özellikle resim, şiir ve müzikte, bir anahtar niteliğindedir. Doğal akış içinde rüzgârın sesini, yağmurun bereketini, baharın muştusunu, gecenin musikisini ve dağların şarkısını duymaktır ilham. Gökyüzündeki ve yeryüzündeki tüm işaretlerden ibret alarak tefekkür içinde hamd edebilmektir. Sabahın dipdiri eşsizliği içinde yenilenmenin hevesini, kırağının serinliğini hissetmektir. Ev sahibinin elinde anahtarı olmadan kapıyı açamaması gibi, açmak istediğinde zorlayarak kapıyı perişan etmesi gibi, zorlamayla ortaya konan sanatın da ruhu eksik kalır. “Zorlamayla yapılan işte bereket olmaz” denilir. “Gönülsüz aş ya karın ağrıtır ya da baş” ifadesi de bu hakikati pekiştirir. Zorlama ile ortaya çıkan işlerde soğukluk ve yapaylık sezilir. Resimde ilham yoksa zorlandığı, usta gözler ve eller tarafından hemen fark edilir. Bir şiirde musiki ve resim eksikse, usta şairler bu eksikliği derhal hisseder.
Unutulmamalıdır ki ilham, gerçekten de sanatın ruhudur. Sanatçının iç dünyasının, doğanın sesini, rüzgârın nefesini, yağmurun tebessümünü hissetmesi, eserin ortaya çıkış sürecinin ayrılmaz bir parçasıdır. Zorlamayla yapılan eserler genellikle yapay, ruhsuz, donuk ve ham kalır. Oysa ilhamla yapılan eserler daha duygusal, daha etkileyici ve daha derindir. Sanat, yaratıcılığın ve ifadenin en güçlü şekillerinden biridir. Sanatçılar, duygu ve düşüncelerini görsel, işitsel veya yazılı biçimlerde ifade ederler. Resim, heykel, müzik, edebiyat ve diğer sanat formları—ki biz buna “bedii sanatlar” diyoruz—insanlık tarihinde önemli bir yere sahiptir. Toplumsal, kültürel ve bireysel düzeyde büyük etkiler bırakır. Sanat, insanın kendini keşfetme yolculuğunun en estetik yansımasıdır.
Bir ressamın sanatını icra ederken ihtiyaç duyduğu temel unsurlar şunlardır:
İlk olarak, Teknik Beceridir. Fırça kullanımı, renk teorisi, kompozisyon bilgisi ve perspektif gibi temel unsurlarda ustalık kazanmak, sanatçının ifade gücünü artırır.
İkinci olarak, Yaratıcılık ve Özgünlüktür. Sanatçının benzersiz fikirler geliştirebilmesi, sıradan olanı sıra dışı hale dönüştürmesi ve yeni bakış açıları sunabilmesi büyük önem taşır.
Üçüncü olarak, Gözlem Yeteneğidir. Sanatkâr, doğayı, insanları ve çevresini dikkatle gözlemlemeli, olup bitenlere duyarsız kalmamalıdır. Kalbi, aklı ve ruhuyla olayları kavrayarak eserlerine derinlik kazandırmalıdır.
Dördüncü olarak, Duygusal Derinliktir. Sanat, duygu ve düşüncelerin bir yansımasıdır. İnsan, hisleri ve düşünceleriyle var olur. Bu unsurlar olmadan, insan ruhuna dokunan, etkileyici bir eser ortaya koymak mümkün değildir.
Beşinci olarak, Sabır ve Azimdir. Sanat, sabır ve emek ister. Sabretmek aynı zamanda pişmek, olgunlaşmaktır. Üretilen her eser zaman ve özveri gerektirir. Sanatkâr için sabır ve azim, sanatın en önemli unsurlarından biridir. Sanat, hem sanatçının hem de izleyicinin ruhunu besleyen bir araçtır. Sanat erbabı, eserini ortaya koyarken bedenen yorulsa da ruhen dinlenir. Ressamın yaptığı tablo, şairin yazdığı şiir ve musikişinasın icra ettiği eser, ruhun ilacı niteliğindedir. En etkileyici ve beğeni toplayan eserler, doğallıkla yoğrulmuş olanlardır. İnsan, içinden geldiği gibi davrandığında, eserine de o doğallık yansır. Bu samimiyet, izleyiciler tarafından hissedilir. Doğallık, yalnızca sanata değil, insanın kişiliğine, doğaya, akarsulara, ağaçlara da estetik bir değer katar.
Sanat, kişilikler arası bağları güçlendirir. Sanatkâr ile izleyici arasında tılsımlı bir bağ kurar. Sanatını icra eden kişi, diğer alanlara da kapılar açacak anahtarları elinde tutar. Sanat, değerler arasındaki çatışmayı değil, anlayışı ön plana çıkarır. Sanat yoluyla kurulan iletişim, insanlara estetik bir yaklaşım kazandırır. Dil, üslup ve ilişkiler bu estetikten nasibini alır. Sanat, geçmişle bugünü ve bugünden yarını birbirine bağlayan kopmaz bir köprüdür. Evrenselliği, onun devletlerarası bir geçiş üstünlüğüne sahip olmasını sağlar. Sanat, vizeye, sınırlara, duvarlara veya engellere ihtiyaç duymaz. Sanata sınır koymak mümkün değildir. Milletleri ve devletleri birbirine yakınlaştıran en güçlü dillerden biridir.