Sanat ve Zanaat arasındaki birkaç farktan bahsetmekte yarar görmekteyim. Uzun yıllardır resim sanatıyla uğraştığım, kendimi bildim bileli şiirle, edebiyatla yoğunluğum sürdüğü için belli farkları yaşayarak gördüğümden bir değerlendirme olsun arzu ediyorum. Herhangi bir esere yoğunlaştığında asla neden ve niçin böylesi bir resim diye düşünmeksizin resme odaklanmış olduğumuzdan, hesabi bir durum asla aklımızdan geçmez. Ressam sadece resim yapmayı ve bir gün şaheserine ulaşmayı hedefe koyar. Tıpkı Necip Fazıl Kısakürek’in ifadesiyle anlam kazanır;
“Kaçır beni ahenk, al beni birlik!
Artık barınamam gölge varlıkta.
Ver cüceye, onun olsun şairlik,
Şimdi gözüm, büyük sanatkârlıkta!”
Sanatta eserin eşsiz olmasına özen gösterilirken zanaatta seri üretim gibi birbirine benzeyen eserler ortaya konulur. Sanat bir yetenek işidir. Zanaat ise çıraklıktan kalfalığa ve ustalığa doğru giden bir yoldur. Sanat eserinde mutlaka estetik ön plandadır. Her ikisinde de ortak malzemeler kullanılsa da ortaya konulan eserler sanat değeri açısından farklı değerlendirmelere tabi tutulur. Heykeltıraşların, marangozların, taş ustalarının durumu böyledir. Aynı malzemeden farklı eserler ortaya koyarlar. Mutlaka bir beceri ve kabiliyet gereklidir. Her iki alanda da usta elden çıkan eserler mutlaka fark edilir. Yüzyıllar boyu insanlık âlemi, hangi şartlar altında, hangi toplum bireyi ya da dili, dini, rengi ne olursa olsun, hayatını devam ettirebilmek için şartları zorlamış, mevsimlerin durumlarına, hayatı kolaylaştırıcı, problemleri çözücü ve ihtiyaçları giderici yolları arayıp bulmuşlardır. El sanatlarının bu denli hayatın içinde, bireyin, ailenin ve toplumun zihnine, aklına, gönlüne, ruhuna ve ihtiyacına yönelik geliştirdiklerini biliyoruz. Zaman içerisinde estetik anlamlar, zevke, muhabbete, aşka, mutluluğa yönelik yönelişlerle dekoratif unsurların anlam ve zenginlik kazandığını da ifade etmekte yarar vardır.
Elbette sanayileşme öncesi toplumların toprakla, doğayla, bağ ve bahçeyle meşguliyetleri, avlanma zorunlulukları, çoğaldıkça ürünün artırılmasına yönelik çabalar ve bilumum ihtiyaçlar, icatların kapılarını aralamıştır. İcat kuşkusuz ilk insanla birlikte var olan insanlık gerçeğidir. Çünkü Kur’an’ı Kerimde Bakara suresi 31. ayette “Ve (Allah) Âdem’e bütün isimleri öğretti” denilmektedir. Allah (cc.), Âdem ve Havva’yla insanlığa, yeryüzünün, gökyüzünün ve kâinatın yaratılış sırrından bahsediyor. İnsanoğlu kendi haline bırakılmamış, Âdem (as)’la birlikte ihtiyaca göre peygamberler ve onlara vahiyler göndermek suretiyle doğru yolda, kendi yolunda olunmasını istemiştir. Ruhlar âleminde verilen sözün yerine getirilmesini arzu ettiğinden nebiler ve resuller gönderilmiştir. Hz. Âdem (as)’a gönderilen sahifelerle vahiy başlamış ve son peygamber Hz. Muhammet (as) Efendimize gönderilen Kur’an’la son bulmuştur. Hikmet sahibi olan Allah’tır çünkü o hakimdir. Peygamberlere gönderilen vahiyler-kitaplar-sayfalar; geldiği toplumun dili üzerine gönderilmiştir. Tevrat İbranice, İncil Aramice ve Kur’an-ı Kerim Arapçadır. Aslında bu ara notların sebebi “Âdeme bütün isimleri öğrettik” emrinin açılması ve anlaşılması içindir. Demek oluyor ki ilk insan Âdem (as), bir takım bilgilerle ve yaşadıkları dönemin dünyasında ne kadar insani ihtiyaçlar varsa hepsinin isimleri öğretilmiştir. Bilgisiz değillerdir. Âdem bildiklerini Havva validemize ve çocuklarına öğretmiştir. Dolayısıyla üretim dediğimiz, icat dediğimiz, el sanatları dediğimiz unsurun o günlerden bu günlere sürüp geldiğini bizlere söylemektedir.
Geleneğin takibi elden ele, dilden dile ve gönülden gönüle taşınıyor ve aktarılıyor. İmalat, kullanım alanlarına göre şekilleniyor. Meslek sahibi olabilmek için sabır gerekiyor. Çıraklık gerektiriyor. Dini, dili, kökeni, coğrafi durumu hem mekânların oluşmasına, hem dini vecibelerin öğrenilip yerine getirilecek mahallerin açılmasını sağlamıştır. Toprağın işlenmesi, ahşap ve tahta işleri alanı genişleterek malzemelerin yollarını açmıştır. Dericilik, giyim ve kuşam, sergi gibi hususiyetlere yönlendirmiştir. Keçe kaftan, kışlık kıyafetlerin, soğuktan korunmanın yollarını öğretmiştir. Dil, yazıyı, vahyi okumayı, öğrenmenin yollarını, ilmi, tekniği, irfan ve hikmetin yollarını açmış; böylelikle kalemin, kâğıdın icadını sağlamış, kitaplar oluşmuş ve mücellitlik gerçekleşmiştir. Zaruretler tedbir almayı, problemleri çözmeyi öğretmiştir. Madencilik, taş ve alçı işlerini doğurmuş, evler, binalar, ibadethaneler yapılmıştır. Taşlardan, tahtalardan kaplar, taslar yapılmış demir icat edilmiş, işlenmiş ardından da cam işçiliğinin yolu açılmıştır. Kesici aletler taşlardan demire dönülürken boynuzlardan bıçak saplarına, gerdanlıklara, bilekliklere, tesbihlere, silah kabzalarına ve taraklara kadar alanlar genişlemiştir. Keçecilikten yün ve kıl eğirmeye geçilmiş, çufallıklar bulunarak dokumalar elde edilmiştir. Derken iplik ve iğneye ihtiyaç duyulduğunda yol kendiliğinden iğne ve iplikle nelerin yapılabileceğini öğretmiştir.
İnsan aklı, tefekkür ettiğinde nice açılmaz kapıların açıldığına, açılacağına işaret eder. Doğada bulunan, yetişen her şey insanın bir ihtiyacını görebilecek vaziyette yaratılmıştır. Otlardan yastık, sazlıklardan sepetler, hasırlar yapılmış, küllerden geçilerek sabuna ulaşılmıştır. Derken çanaklar, çömlekler, pişmiş tuğlalar elde edilmiştir. Asli ihtiyaçlar giderildikçe ustalığın verdiği ilhamla sanat eserleri ortaya konulmaya başlanmıştır. Marangozluk, beşikçilik, bastonculuk, oymacılık, sandıkçılık, sedefçilik, kaşıkçılık, dülgerlik, işlemecilik, nalbantlık, semercilik, köşkerlik, kunduracılık, bakırcılık, kalaycılık, bıçakçılık, gümüşçülük, kuyumculuk gibi alanlarla el sanatları eşsiz eserlerin kapılarını açmış ve zengin bir dünyanın sarmalına girilmiştir. Artık günümüz dünyası, teknolojinin tutsağına girmiş her şey makineleşmiştir. Bilinir ki insan hayatı ve dünya geçicidir. Akıllı insanlar kalıcı olana hazırlık yaparlar.
Örneğin, kündekari sanat alanı dikkat çeker. Kâğıtçılığın gelişmesiyle yazı ve resim alanında çalışmalar artar. Hattatlık, tezhipçilik, nakkaşlık, aharcılık, ebruculuk ve minyatür gibi ince işçilik gerektirecek el sanatlarındaki harika estetik işçiliğinin şaheserleri üretilir. İplik işleri geliştikçe dokumacılık, halıcılık, işlemecilik, oyacılık, kilimcilik, örücülük, örücülük, nakışlı çul dokumacılığı, tentecilik, tül yapımı, yazmacılık, yorgancılık ve hallaçlık gibi ustaların yetişmesine el sanatları hizmet etmiştir. Konunun mütemmimi anlamında, bütün bu ayrıntıların bir araya geldiği ve topraktan topluma ve devlete yolculukta ilmin, irfanın bizlere ne çok şey öğrettiğine kulak verelim.
Büyük coğrafyamız ve medeniyetimizin önemli ilim, irfan ve hikmet sahiplerinden Farabi’nin başından geçen bir olayı, el sanatları bağlamında, TDV İslam Ansiklopedisinde Mahmut Kaya şöyle naklediyor; “Farabi ilk defa Seyfüddevle’nin sarayına hayatı boyunca giyindiği Türk kıyafetiyle girer. Emir kendisine oturmasını söyleyince filozof, “Benim yerime mi, senin yerine mi?” diye sorar. Emirin ondan kendisine lâyık olan yere oturmasını istemesi üzerine filozof orada bulunan topluluğu yararak geçip Seyfüddevle’nin yanına oturur; bununla da yetinmeyerek onu sıkıştırıp oturduğu yerden kaydırır. Bunun üzerine Emir, önde gelen devlet büyüklerine, sadece kendi aralarında kullandıkları bir dille Farabi’ye bazı şeyler soracağını belirtir ve cevap veremezse edebe aykırı davranan bu ihtiyarı dışarı atmalarını emreder. Konuşulanları anlayan Farabi aynı dille Emire sabretmesini, işin sonunun önemli olduğunu söyler. Seyfüddevle hayretle, “Sen bu dili biliyor musun?” deyince filozof, “Ben yetmişten fazla dil bilirim” karşılığını verir. Ardından o mecliste bulunan âlimler çeşitli konularda onunla tartışmaya girerler. Farabi hepsine baskın çıkınca susup onu dinlemeye, sonra da defterlerini çıkarıp not almaya başlarlar. Meclis dağıldıktan sonra filozofla baş başa kalan Seyfüddevle’nin isteği üzerine musiki topluluğu bazı parçalar çalar, fakat Farabi, hiçbirini beğenmez ve yaptıkları hataları söyler; yanında taşıdığı tablayı açarak ona düzen verdikten sonra neşeli bir parça çalar ve orada bulunan herkesi güldürüp eğlendirir. Ardından çalgı aletini bir başka şekilde düzenleyerek hüzünlü bir parça çalar ve herkesi ağlatır. Nihayet yeni bir düzen verdiği aletle ağır bir parça çalınca nöbetçilere varıncaya kadar herkes uykuya dalar. Bu sırada Farabi de çıkıp gider. Kaynaklar, kanun denen sazı ilk defa Farabi’nin icat ettiğini yazar. Ünlü bir musikişinas olmakla birlikte Farabi’nin burada anlatılan efsanevî olayla bir ilgisinin olmaması gerekir. Aslında aynı olay, filozofun yaşadığı dönemde kaleme alınan İhvân-ı Safa Risalelerinde de geçmektedir. Ancak orada olayın kahramanından söz edilmezken burada rol Farabi’ye verilmiştir.
Menkıbede yer alan filozofun yetmiş dil bildiği hususuna gelince, şüphesiz bu telakki onun çok dil bildiği anlamında mecazi bir ifadedir ve abartılmış da olsa bir gerçeği vurgulamaktadır. Zira filozofun Kitâbü’l-Ḥurûf, el-Elfâẓü’l-müstamele fi’l-manṭıḳ ve el-Müzikal-Kebir adlı eserlerinde bazen Arapça bir kelime veya terimin Grekçe, Süryanice, Farsça ve Soğdca’daki karşılıklarını verdiğine bakılırsa onun ana dilinden başka beş, altı dili az veya çok bildiğini kabul etmek gerekir. Öte yandan Farabi’nin Grekçe “sofist” kelimesinin etimolojisini yanlış vermesinden onun bu dili bilmediği sonucu çıkarılamaz. Zira Arapça’ ya aktarılan Helenistik kültür ürünlerinde, bu tür hatalara rastlanması olağan sayılmaktadır; dolayısıyla bu durum önceki bir yanlış yorumdan kaynaklanmış olabilir”.
Son söz şairin olsun vesselam;
Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik;
Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur
İç içe mimari, iç içe benlik;
Bildim seni ey Rab, bilinmez meşhur!