“Bir türlü göremediğimiz
ve bize bir türlü gösterilmeyen şey,
Bugünkü dünyadır.”
N.Fazıl Kısakürek
Kaybedince aramaya, görmeyince telaşlanmaya başlıyoruz…
Muhasebe zamanı, kaybettik. Önce kendimizi, sonra cümle değerlerimizi. Dönüp aynaya bakmaktan korkar olduk. Vicdanımızın çığlığını susturmak için gürültülü kelimeler seçiyoruz artık. Çok boyutlu resimler çiziyor, sloganlar atıyoruz boyuna. Çok sesli korolara katılıyoruz, sesimiz gür, sözümüz kör! Sözde işimize bakmaktan bakamıyoruz içimize!
Düştük, düşülmemesi gereken en alçak yere. Adem’in düşüşü gibi dünya derdine. Filistin düş/tü, Kudüs düş/tü, Beyrut düş/tü bir bir. Flu ve karanlık, nemli ve izbe sokaklarda hakikat düştü. Yalnızız dün olduğu gibi bugün de. Kemiyetimiz artıkça azalıyor keyfiyetimiz. Ne sağlam bir duvar kaldı dayanacak ne baş yaslanacak bir omuz. Öyle kalabalık, öyle yalnızız!
Demirel’in dediği gibi “meseleleri mesele etmezseniz ortada mesele de kalmaz!” Fötr şapkasıyla altı kez gidip yedi defa gelen Demirel, toplumu en iyi okuyan politikacılardan biriydi. Bizim insanımız, tarih boyunca “umud”u gösterene bel bağlayıp gerisini O’na havale eden bir anlayışa sahiptir. Bu nedenledir ki iradesini devrettiğinde “vazife”sini yapmış kabul eder ve çekilir bir kenara. Bir mesele olduğunda da pasif kalır, kendiliğinden harekete geçmez. Kendisine yol gösterilsin ister. Edilgenlik, neredeyse ırsîdir bizde. Han, hakan, sultan konuşur, yol gösterir, toplum o zaman harekete geçer. Halbuki Batı toplumlarında birey, “özne” olarak daima “aktif”tir. Bir mesele vuku bulduğunda kendiliğinden harekete geçip ön alır. İşte bu “harekete geçme” mevzuu, son zamanlarda -topyekûn pasifleştirildiğimizden- bambaşka bir boyuta evrildi. Sadece biz değil, sözde “medenî dünya/batı” da sus pus. Üstelik hiç olmadığı kadar ayan beyan ortadayken her şey. “Canlı yayın”lara rağmen susmak yahut sırasını beklemek, kurban rolünü kabullenmek akıl kârı değil! Şu hâlde sormak ve sorgulamak mecburiyetindeyiz: Neden?
Necip Fazıl, İdeolocya Örgüsü’nde bu meseleyi Doğu-Batı ve Türk Toplumu tezleri üzerinden irdeler. Batı, Doğulu’yu şöyle tanımlar: “Şarklı daima mazide yaşar, hâli kavramaya yanaşmaz ve istikbale sarkmaktan korkar. Ne ilmi vardır ne tenkidi… Dindar olabilir, fakat sebep ve netice arayacısı ve fikirci olamaz. Neye olsa inanır; fakat hiçbir mevzuda tarif, ihata ve ispat kaygısına düşmez. Doğulu ne inanılacak şeyi bilir ne inanılmayacak şeyi… O sadece inanır, bilemez! (Kısakürek, 2021, s. 24)
Kısakürek bu durumu, büyük bir ibret ve ihtar vesilesi sayar. Hakikatte kendi kelime ve kavramlarıyla düşünemeyen, Batının norm ve kavramlarıyla kendini ve dünya meselelerini anlamaya çalışan Doğulu’nun doğru düşünebilme ihtimali zayıftır. Tanzimat’tan sonra aydınlarımızın büyük çoğunluğunun sorgusuz teslimiyeti ile Batı’nın şatafatlı yüzüne hayranlığı önce ruhumuzu sonra mazimizi elimizden almıştır. Ceddini unutan – daha doğrusu ceddini Batı’dan öğrenme gafletine düşen- bizler, güneş yerine cılız fenerleri hakikat sanmışız. İlmi aldığımızı zannettiğimiz noktada hepten kaybetmişiz. Zira Batı’dan aldığımız şey, ilim değil; aktüalitedir, modadır.
Tanzimat ve sonrasında sesini değil sözünü yükselten münevverlerimizin bu mevzuda pek de etkili olduğu söylenemez. Üstelik çoğu zaman hakikati haykıranlar görmezden gelinmiş yahut resmî ideoloji sebebiyle merkezden uzaklaştırılmıştır. M. Akif gibi zamanın irfanına sahip; cesur, uyanık ve dürüst kimseler fikren muktedir olamamışlardır.
Oryantalistleşmeden, özgün ve otantik düşünen münevverler sadece dün değil, bugün de benzer bir biçimde yok sayılmaktadır. Hiçbir derinliği olmayan, sığ ve taklitçi zihniyete sahip kimi yazar-çizer, hayran olduğu Batı terminolojisiyle gündem ve güncel kalabilmektedir. Şu hâlde dün ne ise bugün de odur. Yazık ki bu gidişle yüz yıl daha geçse korkarım ki bu zihniyet ve bakış değişmeyecektir.
Necip Fazıl’a göre Avrupalı, şu beş temel unsurdan mürekkeptir: metot, sistem, akılla maddeye tahakküm, laboratuvar tecrübesi ve mantık… Bir asırlık Avrupalılaşma gayretimiz, eğer bizi gerçekten bir arpa boyu Avrupalıya yaklaştırabilseydi, bu beş unsurdan birer parça hisse alır ve o hisseciklerle anlardık ki, bu gidiş kof ve sahtedir (Kısakürek, 2021, s. 75).
Kof ve sahte Avrupalı bize şapkasını, ceketini, pantolonunu, muaşeret edeplerini, ideolocya posalarını ve ihraç malı beylik mamullerini verdi. Terakki için işin özünü, ruhunu ve hakikatini asla vermedi!
Cemil Meriç’e göre Türk aydını her mevsim bir başka meçhule sevdalıdır. Bazen ıslahatçı, bazen ihtilalci olur; rüzgâr nereden eserse ona göre meyil alır. Bugün inkılapçıysa yarın devrimci… (Meriç, 2022, s. 111).
Biz, kendimiz olmadan hiçbir şey olamayız. Kendimizi, düşünce ufkumuzu, bütün mazimizi değerli görmezsek, kimse değerli görmez. Hak ve hakikat yolunda daima okuyan, soran, sorgulayan, düşünen ve düşünce üreten özgün aydınlara muhtacız. Alkışa, sırtı sıvazlanmaya muhtaç, her haliyle Batıcı fikir züppelerine değil; cesur, hakikati rehber edinmiş uyanık aydınlara, milli bir entalijansiyaya muhtacız.
Yaşam hakkını, hukukunu ve geleceğini Barbar Batı’nın şapkasız kovboylarına değil, bizzat kendi imanına ve ihlasına umut bağlayanlara muhtacız. Düşmanın silahıyla silahlanan, fikri ve irfanıyla hür, mütekabiliyet esasıyla hareket eden şuurlu bir nesle muhtacız. Kendi ideolocya örgüsü içinde oyun kuran dimağlara muhtacız.
Kaynakça
Kısakürek, N. F. (2021). İdeolcya Örgüsü (31 b.). İstanbul: Büyük Doğu.
Meriç, C. (2022). Mağaradakiler (33 b.). İstanbul: İletişim Yay.