Sanat, polemikçi ve taklitçi bir anlayışla bel­ki de tarihte hiç olmadığı kadar zor zaman­lardan geçiyor.

Geçmişle bağlarını koparmış, değer ve er­dem duygusundan uzak, törenin ve gele­neğin sesine kulaklarını kapamış kalaba­lıklar, ‘an’ın büyüsüne kapılarak farkına varmadan günlük hayatı, sanatı, kültürü ve medenî birikimi yok saymaktadırlar.

Sanatçı, geçmişin sesini ve hafızasını bugü­ne taşırken toplumun unuttuğu merhameti, inceliği ve vicdanı yeniden uyandırmakla yükümlüdür. Sanat, yalnızca geçmişin zara­fetini anmak için değil; bugünün kabalaşan ruhuna bir ölçü, bir terbiye, bir istikamet ka­zandırmak için de vardır. Çünkü sanat, ha­tırlamanın en derin biçimi, sanatçı da ruhun en zarif mimarıdır.

Lakin kötülüğün ‘erdem ve iyi’ karşısındaki zaferine bakılırsa çağ, her anlamda kayıp bir atlasta sürüklenen yelkenlidir artık. Pusula­sı bozuk, rotası yanlış, menzili meçhûldür.

Dijital mecra, bizi her şeyi yeniden düşün­meye davet ediyor. Geçmişle bağların bu ka­dar çabuk kopması, etik ve estetik değerlerin bu derece yok olması sıradan bir olgu olarak görülüp açıklanamaz. “Bize ne oldu?” so­rusuna cesaret edemez hale geldik. Çünkü soru sorma cesareti; cevabı, teşhisi, tahlili ve tedaviyi gerektirir. Bu bakımdan insanlar soru sorma cesaretini yitirdiler. Onun yerini kimi kalabalıkların “fütursuz ve sınırsız te­şebbüs hürriyetleri” aldı.

Tarih şuuru olmayan, fikrî ve ruhî bakım­dan hangi kültür ve medeniyetin mensubu olduğunu bilmeyen kimi çevreler, elde ettik­leri imkânlarla, gerçek sanatın ve sanatçının sesini bastırabileceklerini sanmaktadırlar. Bu, bir değer üretiminden çok; tüketimi ço­ğaltan ve adına ‘piyasa’ dedikleri sathî bir dünyadan ibaret olan bir yanılsamadır. Bu yanılsama nereye kadar gider, ne zaman bi­ter bilemiyorum; fakat an itibarıyla bunun farkında olmak en uyanık ve en bilinçli hal olarak yorumlanabilir.

Sanat, dil ve felsefe gibi fenomenlerle var olur, zenginleşir. Kendince bir yapısı, kim­liği, yolu ve izi vardır. Metotları, kuramla­rı, teori ve uygulamalarıyla sonsuz kapılar açar. Sanatçı, bu dünyadan haberdar olan, bütün bunları bilen ancak kendi renk, de­sen ve sesiyle kendi kapısını açan kişidir. Sanatın arka sokaklarını bilmeden bu saha­ya girmek tehlikelidir. Belki bugüne kadar bu böyleydi, sanata soyunmak bir cesaret işiydi. Fakat ne yazık ironik olarak bugün hakiki sanat ve sanatçı var olmaktan korkar hale gelmiştir. Bir duruşu, düşünüşü, felse­fesi olmayanlar daha rahat “varlık göstere­bilmektedir.” Eline fırça alan ressam, kalem alan edip, mızrap alan müzisyen, çekiç alan ise heykeltıraştır!

Yakın dönem siyasî, sosyal olay ve olgular­dan bîhaber olmak mesele değil artık, yaz­mak ve çizmek için! Konuşmak ve yorumla­mak için sosyolojik bir temellere de ihtiyaç yok! Mecra da mikrofon da klavye de be­nimdir!

Kudema, sadece akil değildi; aynı zamanda iz’an ve irfan sahibiydi. Konuşmaktan çok susmanın erdemine inanırdı. Bir yazarsa bin silerdi. Sözü nakıs, manası derindi. Kusur­suz bir kimlik ve tavizsiz bir kişilik için kılı kırk yarar, yola öyle çıkardı. Bütün bir geç­mişi bilir, mükerrerden kaçınır, boş laftan Allah’a sığınırdı. Edebî akımları, Doğu’yu ve Batı’yı ezber eder; zemin metinlerin ter­biyesini kendine gölge edinir, hayasını ku­şanır yola öyle girerdi. Oysa bugün bunların hiçbirine sahip olmayanlar, kalemin ve kela­mın şehvetine kapılmakta beis görmediler.

Dinî ve mistik düşüncenin ne anlama gel­diğini, imge ve sembollerin arka bahçesini gezemeyenler; ‘çok görünümlü vadilerde şaşkın şaşkın dolaşmaya’ mahkumdurlar. Dar ufukların geniş bir perspektif sunma ih­timali yoktur. Hissiyatla davranmayan, kal­bini, aklını ve ruhunu terbiye etmeyen biri, kalemini ve fırçasını terbiye edemez.

İdeolojik zeminlerin kısır döngüsünde ka­lanların, zemin metin oluşturma imkân ve salahiyetleri yoktur. Tarih bize güçlü ka­lemlerle muhkem kalelerin ancak sağlam bir iradeyle var olduğunu göstermiştir. Fikrin çilesini çekmeden, çekiç ve örs ara­sında gönlünü dövmeden çelikleşmiş bir iradeye, duruşa ve duyuşa sahip olmak ola­sı değildir.

İnanç ve ahlak olmadan “kült eser” verme­nin imkânı yoktur. Şimdilerde tarihi eser olarak addettiğimiz bütün dinî mabetler, mimarî eserler, tablolar, klasikleşmiş me­tinlerin tamamı “hakiki bir terbiye”nin ürü­nüdür. Sanatçı, mutlak hakikat adına yola çıkmışsa başarmıştır. Maddi çıkarla manevî

varlık alanı inşa edilemez, edilse de baki olamaz. Ancak ‘Güzel’ ve güzellik adına halk edilen hudutsuzdur.

Hakikat, insanı daima huzursuz eden bir davettir; konfor ise bu daveti susturan en sinsi mazeret…Bundandır ki kudema tacı tahtı bırakıp “çile”ye müptela olmuştur. Oysa çağımız insanı, konfor alanından çık­madan “olma”yı “olgunlaşma”yı tahayyül etmektedir.

Sanat ve hakikat, salt bilimsel boyuta indir­gemediği için bunca eser ve yorum vardır. Bir sanat eserinin derin ve arkaik boyutları­nı bilmeden, tarihsel olay ve olgulardan ha­bersiz söz söylemek abestir. Sanat alanında söz söyleyecek, yorum yapacak kişinin dö­nem, zihniyet ve anlama-okuma disiplinine sahip olması beklenir. Bu bakımdan kültürel birikim ve kolektif bilinçten yoksunluk ka­bul edilemez.

Sanat, kolektif yaşama yol gösteren bir öncü, düşünceye rehberlik eden bir yıldız ve yad­sınamaz bir bilinç halidir. Estetik düşünce­ye ait bütün varidat, zaman üstüdür. Sanat, eleştirisiz olmaz elbette; lakin eleştirinin sığ­lığı, sanatın hakikatini gölgeler. Bu nedenle eleştirmen, en az sanatçı kadar sanatın dili­ne, düşünce dünyasına ve tarihi seyrine sa­hip olmalıdır.

Çağ, estetik objenin varlığı konusunda ka­rarsızdır. Kimi zaman tüketime odaklanan bakış, hakikati kaybeder. Çağ, bir duruşa, tavra sahip sanatçı konusunda da kafa ka­rışıklığı yaşamaktadır. Flu bir dünyanın donuk simalarında yüzlerce şaşkın ifade… Soruları çok, cevapları yok!

Sanat ve sanatçı aşkın olanı aramadığı süre­ce kadüktür. Aşkın olanı keşfetmek zordur,    maharet ve cesaret ister, oysa mimetik olan o kolaydır. Bugün aşk da aşkın olan da unu­tulmuştur; süfli olan, mimetik ve palyatif Şo olan caridir.

Bu yazıyı paylaşın