Sedat Umran’la ilk karşılaşmamızdan itibaren bir maneviyat ve sezgi hep mevzubahis olmuştur. Huzurevine gittiğimin ertesi günü, öğlen yemeğinde, masa başındakilerden Ali Abi’ye herhalde gayriihtiyari; ‘Burada büyük bir şair olduğunu sezinliyorum’ demiştim. Ali abi’de şen şakrak ama duygulu bir amcamızdı, şöyle dedi. “Burada iki şair var, birisi Osman bey, diğeri de Sedat bey”. Ancak Sedat Bey haftanın iki ya da üç günü burada kalır, diğer günler gelmez dedi. ilerleyen günlerde Ali abi Osman amcayla tanıştırdı beni. Şiirleri duygulu, içli ama yüzeyseldi. Osman amca amatör bir şairdi. Ali abi gülerek; “Aradığın büyük şairi buldun mu?” dedi. Ben de;”O değil” dedim. “Nasılyani” dedi. “Ne bileyim, bu değil” dedim. “Benim aradığım derinliği olan biri” dedim. “Senin aradığın Sedat Bey” dedi. Ama sık sık Ali abi ile karşılaşmama rağmen Sedat abiyle karşılaşmadık. Aradan iki ay geçti. Hala bekliyordum ama o güçlü şairi bulma umudum da azalmıştı. Derken bir akşam kafeteryaya çaya inmiştim, Ali abi beni gördü ve sevinçle “Aradığın şair burada” dedi. Sedat abiyle tanıştırdı. Sedat abinin elinde kendisine ait “Kış Bayramı” adlı şiir kitabı vardı. Şiirlerini çoğunu beğenmiştim. Şiir üzerine sohbete başladık. Bana demişti ki; “Sana şiir öğreteyim, sen de madem Nakşibendî dergâhında kalmışsın, bana dine dair bir şeyler öğretirsin.” Kelime kelime hatırlamıyorum ama aşağı-yukarı buna benzer şeyler söylemişti. Büyük bir hevesle kabul ettim. Daha sonra huzurevinde kaldığı günlerde sürekli şiirden, felsefeden, dinden konuşurduk. Ama ağırlığımız şiirdi, şairdi. Ben şiirin sırlarını araştırıyordum, o da öyleydi. Çoğu zaman, günü şiir üzerine sohbet ederek geçirirdik. Hatta bir gün, sabah sekizden gece on ikiye kadar konuştuk ve en sonunda ikimizde yorulmuştuk. Ben yorulduğumu belli etmemeye çalışıyordum. O, en sonunda gülümseyerek “Yeter mi “dedi? Ben de “Yeter” anlamında gülümsedim. Daha sonra başka şeyler konuştuk, ilerleyen günlerde de, bir aşk halinde şiire devam ettik. Üstad, hiç bir zaman şiir aşkından vazgeçmedi. Bir gün, yine gece on ikiye kadar şiir konuştuktan sonra şiirin sırrına yaklaşır gibi olmuştuk. Ertesi sabah da kahvaltıdan sonra yine şiire geri dönmüştük. Şöyle dedim: “Şiir bulunmaz buldurulur.” “Hah” dedi. “işte bu şiir için şair, birinci sınıf şairleri okuyarak ve iç boyutu zengin kitapları okuyarak şiire hazırlık yapar ama sonuçta şiir bulunmaz, buldurulur.” O zaman dedim “Şiir ilhamla geliyor.” O da, dediğin doğru anlamında başını salladı, şöyle dedi: “Şair, yarı bilinçli bir durumda iken bir transa girerek
şiirini yazar.”Umran’a göre şiir, aşırı duyarlılık ve acı dolu deneyimlerden yazılırdı. Bundan dolayı Sedat Ümran, konformist şairleri sevmezdi. Onların şair olmadığını söylerdi. Ona göre arabası olan adam şair değildi, şair tahta kaşıktan yemeli asla karıncaların üzerine basmamalıydı. Ama şiiri için bencildi. Nietzsche’nin “Şairler büyük bencillerdir” sözünü tekrar ederdi. Bunu açıklamasını istediğimde de, şairliği için egosunu şiirin hizmetine verdiğini söylerdi.
UMRAN’IN DİNE DAİR DÜŞÜNCELERİ
Umran’la tanıştığımız yıl, 2001 yılı… Gönlünün Allah var dediğini, aklı- nınsa bunu reddettiğini söylediği zamanlar… Ahirete inanmadığını, ancak şiirleriyle geleceğe-sonsuza kalacağını söylerdi. Hatta bir defasında Allah’tan ve islam’dan çok bahsettiğimde “Ateist damarımı kaldırma” dedi ve bir kaç ay boyunca sürekli bana ateistlik yönünde telkin ve bilgi vererek ikna etmeye çalıştı. Birçok kereler aklen sözlerini mantıklı bularak beraber akşamladığımız halde, ertesi sabah uyandığımda gönlümü Allah sevgisiyle dopdolu olarak hisseder ve Umran’a bunu aktarırdım. Bir kaç ay uğraştıktan sonra artık beni ikna etme arayışından vazgeçmek zorunda kaldı. Zaten o dönemde bendeki Allah sevgisi had safhadaydı, o da bendeki iman muhabbetini hissetti ve sustu.
Aradan bir kaç yıl geçmiş, bir gün beni ziyarete gelmişti. Dine bakış açısında bir değişme var mı, babında bir şeyler sordum. Ümran, kendini dindar hissettiğini söyledi, ben de doğal olarak çok şaşırdım. Ahirete de gönülden inandığını söyledi. Ben de “Camiye, hiç ibadet için girdin mi” diye sordum? Turist gezdirmek için evvelce Sultanahmet camiine falan girdiğini söyledi. Sonraki günlerde de on altılı yaşlarındayken bazen namaz kıldığını hatırladı. Sonrasında hiç kılmamıştı. “Namaz kılmadan kendini nasıl dindar hissediyorsun” dedim? Sedat Umran’da “Bilmem, öyle hissediyorum kendimi” diyerek
cevap verdi. Sevindim onun için. Sonraki sohbetlerimizde oruç tutmayı hiçbir zaman bırakmadığını söyledi, ama ben onu yetmiş altı yaşındayken tanımıştım ve hiç oruç tutarken rastlamamıştım. Zaten kaza ve çeşitli rahatsızlıklar geçirmişti. Belki de şimdi, sağlığını muhafaza etmeye çalıştığından tutamıyordu. Kadınlarla gezer dolaşırdı ama cinselliğe karşı kesinleşmiş bir mesafesi vardı. Cinsel enerjisini şiire aktardığını söylerdi ve bu durum onda şiire olan inancından kaynaklanıyordu.
Birçok kere cehennemden korkup korkmadığını sordum. Bir Hint kaynaklı düşünceye göre büyük günahlar işlemeyenlerin cennete gireceğini söylerdi. Zira Hint düşünce ve felsefesini derinliğine incelemiş ve bu konuda çeviriler yapmıştı. Kimseye kötülük yapmadığını söylerdi. Cennete gitmekle ilgili umutlu olduğu anlaşılıyordu. Şairin, şiiri bulmadığını, şaire Allah’ın buldurduğunu söylediğimde bunu onaylardı. Ona göre, ilhamla yazış anında şair, Evrensel benlikle yani Yaratıcı güçle temas kurardı, ama bu durum metafizik şiirlerde gerçekleşirdi. Bu konuşma aramızda geçtiğinde “Bozgun, Yıkmak Duvarları, Mesafeler, Taş, Çocuk ve Deniz” gibi şiirlerini bu duruma örnek verirdi. Türkiye’de, şiirden en iyi anlayan yirmi kişi varsa birinin ben olduğumu söylerdi. Birçok şiirini beğenmememe rağmen bunu söylerdi. Yanlış anlaşılmasın birçok şiirini de beğenirdim. Şairlerle İlgili hadis-i şerifleri söylediğimde bunlara değer verir ve doğru bulurdu. Şiirle din arasında bir örtüşme olduğuna İnanırdı, bu durum ona göre, metafizik bir yol kesişmesiydi. 2007 yılının sanırım son baharıydı. Bir gün bana geldi, yüzünden, halinden ağır bir ıstırap içinde olduğu anlaşılıyordu, ilkin nedenini açıklamak istemedi. Derdi başından aşkındı. Bu net olarak belli oluyordu. Yüzü ve sözü ıstırap içindeydi. Sedat abiyi hiç böyle görmemiştim. Nedenini çok merak ettim. Bana çok fazla güvenirdi. Kimseye söylememem şartıyla, fısıltı halinde (ki acıdan sesi soluğu da kesilmişti): Yaşamı boyunca kılmadığı namazlardan dolayı
dolayı şiddetli bir ıstırap çektiğini söyledi. Sonraki zamanlarda da çok hastalandı. Öleceğinden korktum. Umran’dan dine dair bu kadar duyarlılık ve pişmanlık, açıkçası beklemiyordum. Ümran, bir kez daha beni çok şaşırtmıştı ve sonrasında onun sürekli yanında oldum.
BİR KAÇ HATIRA
Delileri ve üçkâğıtçıları severdi. Huzurevinde bir deli vardı. Her gün ona düzenli olarak kola ve tost parası verirdi. Yine, parası varsa, sigara parası da verirdi. Bizim genç deli dostumuz, Sedat abiyi her sabah düzenli olarak ziyaret eder ve parasını alırdı. Bir zaman sonra bu para onun doğal hakkı gibi olmuştu. Ama cebinde on lira kalmışsa artık vermezdi. Bu durum senelerce devam etti. Vefatından kısa bir süre öncesine kadar devam etti. Sedat Ümran paraya değer vermezdi, eline geçtiği anda harcamaya başlardı. Ona göre şair paraya değer vermezdi, veremezdi. Umran’a göre şair, yaşamının çoğu zamanını şiire ayırmak zorundaydı. Çeşitli sabit fikirleri vardı ama bu sabit fikirler bazen evvelce oluşmuş başka sabit fikirler tarafından İşgal edilirdi. Sorduğunuz sorulara makul ve ikna edici cevaplar verirdi. Hadisenin ilginç yönüyse iki hafta sonra aynı soruya daha farklı, daha makul ve ikna edici cevaplar vermesiydi. Ölene kadar sürekli, kesintisiz kitap okudu. Hiç tahmin etmeyeceğiniz kitapları dahi okurdu.
Huzurevinde üçkâğıtçılık yapmaktan keyif alan bir abimiz vardı. Ona, ufak paraları Ümran bilerek kaptırır ve sonra istemezdi. O adamdan bir yumurtayı pişmiş olarak her gün on liraya satın alırdı. Bu durum senelerce devam etmişti. Eğer İhtiyacınız olduğunu hissederse anında parasının önemli bir kısmını ihtiyacı olana verirdi.
Dostluğumuz mu? Vefatına kadar devam etti.