Nefsine eziyet miydi bu? Sabrını denemesi mi? Sabrın denenmesi mi? Bir hafta yiyecek bula­mamak, sonra gelen bir tabak yemek… Yemeği yere koyup mum getirmeğe gittiğinde kedinin döktüğü yemek… Ardından su bardağını almaya giderken, sönen mum, su içmek isterken düşüp kırılan bardak… ya da kırılan testi, her neyse…

Bir hafta açlıktan sonra nasıl? Bir günlük oruçtan sonra değil, oruç ve bir haftalık açlıktan sonra nasıl? Ve bizim değil akabinde onun yaptığı dua: “Ya Rabbil Bu zavallı kulunu imtihan ediyor­sun, fakat acizliğimden sabredemiyorum.” Sanki devamı mı vardı? Evet, nakillerde bu duanın devamında bir ah vardı.

“…acizliğimden sabredemiyorum,” diyerek bir ah çekti. Bu âhtan neredeyse ev yanacaktı, deni­yordu.

Nasıl bir ah’tı bu, nedendi? Nasıl bir ah’tı ki bu, neredeyse ev yanacaktı. Bu ah’ı merak ediyo­rum. Tekrar geriye dönüyorum. Açlığa, dökülen yemeğe, sönen muma, kırılan bardağa, yere akan suya bakıyorum. Acziyetin bile tükenip bir ah’tan ibaret kaldığını görüyorum. Yine de sabredemediğini mi söylüyorsun? Sınırındasın ah’ın, tükenmişliğin, bitmişliğin, yokluğun. Öyle bir yokluktasın ki, acziyetin bile yok. (Bir daha, bir “ah” de, diyeceğim. Nazın var. Bir ah, de! Bütün enaniyetler yansın da, insanlar birbirini yakmasın-öldürmesin, Mısır yanmasın.)

Ah’ına cevap mı gelmişti? Ah’ına gelen cevap, varlık vaat ederken; belalardan yokluğa, yani Ondan yokluğa mı düşürecekti? Her şeyin yokluğuna katlanılırdı O varsa… Ama dünyanın varlığı, darlık ve yokluk olurdu O yoksa… Âşık olunan, istenilen yoksa, her şey yokluk olurdu.

Verilecek olan neydi? Ne karşılığında? Evet, ne karşılığında: “Ey Râbia, istersen dünya nimetlerini üstüne saçayım, istersen üzerindeki dert ve belaları kaldırayım. Fakat bu dertler ve belalar ile dünya bir arada bulunmaz,” diyordu ses. Bu nasıl bir vaatti? Peki, onun verdiği cevap neydi? Bu sözü işitince ne demişti: “Ya Rabbil Beni kendinle öyle meşgûl et ki, senden alıkoyacak işlerden uzak kalayım!” Başka bir cevap olabilir miydi? Başka bir cevap için alternatifler, onun hayalinden bile geçebilir miydi? Âşık, o dert ve belalarsız edemezken, dünya da neydi?

Ben, onun halinden çok uzağım ve onun hiçbir halini yaşamadım belki. Ama şimdi, onu yazmak için empati yaparken, ben de o cevabı verirdim diye düşünüyorum. Aynı cevabı… Yine de altını çizeyim, yanlış anlaşılmasın. Dikkat edin, kendi konumumdan değil, onun konumunda, onun gözüyle bakınca ben de aynı cevabı verirdim diyorum. Bunun adı, bir cesarette olmazdı. Dünyayı eliyle itme de olmazdı. Adı ne mi olurdu? Adı, aşk olurdu, sevda olurdu. O dert ve belalarsız olamamak olurdu. Muhabbetinde sadık olmak olurdu.

Hem muhabbetinde sadık olmak başka nasıl olurdu ki? . Onun cevabı mıydı bu? Evet, ona sormuşlardı: “insanı Allahü Teâlâ’ya yaklaştıran en üstün şey nedir?” Cevabı şuydu: “Muhabbet sahibi olan kişi, muhabbetinde öyle sadık olmalı ki, gönlünde onun için olmayan hiçbir sevgi bulunmamalı.” Evet, cevap buydu.

Süfyan-ı Servi’de, ona şu soruyu sormuştu: “Allah’a yakınlık arayanların en ilerileri hangileridir?” Râbia:

“Dünyada ve ahirette Allah’tan başka dost ve gaye edinmeyenler…” demişti.

Bir de, şöyle bir söz etmişti: “Her şeyin bir meyvesi vardır. Marifetin semeresi de Allahü Teâlâ’ya teveccüh­tür,” demişti. Böyle diyerek, marifet ehline en nihai ulaşacağı bir şeyi mi söylüyordu? Başka nihai bir nokta bulamayacaklarını mı söylüyordu? Sahi, o günden bugüne başka nihai bir nokta bulan var mı?

Yine o mu demişti? “istiğfar etmekle kurtulduk sanırız… Hâlbuki o istiğfarımız da, başka bir istiğfara muhtaçtır.”

O “ah…” O anki halinin bir istiğfarı mıydı? Hemen cevabın ardından yaptığı ikinci duası “Ya Rabbil Beni kendinle öyle meşgûl et ki, senden alıkoyacak işlerden uzak kalayım!” Diye yaptığı dua, o istiğfarın gerektirdiği, başka bir istiğfar mıydı?

Yenişehirli Avni’nin şu beyti tam da buraya göreydi.

“Sanman taleb-i devlet ü câh etmeye geldik

Biz âleme bir yâr için âh etmeye geldik” Ah, aşktan mıydı? “Ah” lafza-i celâl zikri, “ah” Allah isminin kısaltılmışı… “Ah” Onu anmak, Onu hatırlamak… “Ah” Ondan ayrı düşmenin, dünya gurbetinde kalmanın, Ona duyulan hasretin yakan ateşi miydi? Yanan kalbin gizlenemeyen, göklere yükselen dumanı mıydı ah? “Ah, mln’el-aşk” demeleri de, bu yüzden miydi?

Onun hayatı tek bir sevgili için “ah” etmekle mi geçti? Tek bir sevgili için bütün ahlar, bir ah mıydı? Bir ah’a münhasır edebilmek hayatımızı… Bir ah’la yetinebilmek… Ah, bir ah!

Bu yazıyı paylaşın