Dedim ey benim iki gözüm mesabesinde olan artık ben oldukça şu bedbaht zamanın içinde sıkışıp kalan çaresiz bir yalnızlık nöbetiyle içimi habire ve ayrıca delice bir höykünme ile kanırtarak burkan o büyük acıyı nasıl olur da hayasızca bir şekilde çıkıp yollara, şehirlere, dağlara, ovalara haykırmak için hiçbir gayret ve hareket içinde olamıyorum diye kendime ne kadar pespaye ve rezilce bühtanlar etsem ne kadar başı belalı öfkelere atsam, kendimi gene de günahsız ve de vebalsiz bir kul olarak kabul etsem de çok zor olacak benim encamım biliyorum desem de hiçbir şey ifade etmeyecek bunca acıların, bunca yalnızlıkların, bunca kalpsizliklerin ve vicdansızlıkların, bunca hoyrat bakışların, kınamaların beni bu zalim arbededen bu çılgın vaziyetten bu zilletten kurtaracak ve bana bir yalnızlık kılıcı bağışlayacak bir kuvvetin bir adaletin haberini dahi içim kabararak canı gönülden beklemeye hazır halde iken beni böyle kederler içinde bırakan o insafsız vuruşların, acımasız darbelerin sonu ne zamana kadar sürerse sürsün gene de canı gönülden o kapkaranlık dehlizi yarıp ışığa kavuşturacak o muhteşem kudreti binlerce defa ümitler ederek bekliyorum.
Evet binlerce defa bekliyorum!
Eğer gelirsen emin ol alnından öpeceğim seni!
Artık dayanılması zor zamanların, çekilmesi çok ağır darbelerin bitip tükenmediği bu gücü kuvveti elinden alınmış beyninin zerrecikleri iğdiş edilmiş mekanik çağın insanı daha ne kadar çekecek bu gaddar buyurganların acı veren, gözyaşı akıtan, onur denen şeyin esamesini dahi bünyelerinde barındırmayan; merhameti unutan, unutturan baskıcı hallerinden daha ne kadar ıstırap çekecek bu cılız bırakılmış bu değerleri ellerinden alınmış bu malları mülkleri müsadere edilmiş, evleri başlarına yıkılmış, toprakları işgale uğramış ve hakları gasp edilmiş mağdur ve muhacir bırakılmış yoksulluğun girdabına sürüklenmiş, bedenleri yara bere içinde bir türlü doğru dürüst yiyememiş ve içememiş; yani hali hazırda insanca beslenememiş insanların insancıkların ne zamana kadar büyüyecek isyanları, diriliş ne zaman olacak, gözlerinin feri ne zaman parlayacak, kalp atışları ne zaman normale dönecek, sevgililer ne zaman birbirlerine kavuşacak diye bir yangınlar zamanının içinden geçip gidiyoruz böylece. Evet binlerce defa bekliyorum!
Eğer gelirsen ve bu zulmü yıkarsan alnından öpeceğim seni!
İşte hep böyle sürecek diye yapılıyor bütün bunlar, bir nebze dahi olsun iyilikler kaşifi olmak için hiç kimseden bir hayır yok, hiç kimseden bir adım atmak bir gayret göstermek hasleti beklenmiyor nedense bu ikircikli zamanın insanı renkten renge, insanı kalıptan kalıba sokan sonrada karşısına geçip şeref ve haysiyetiyle oynanan böyle bir çirkinlikler atmosferi içerisinde insan ne kadar sahici kalabilir acaba, insan bu zalimler arenasında ne kadar uzak tutabilir kendini bu kirli mülkiyetten bu hayırsız ve acımasız gidişattan? Halbuki öyle değil gecelerin inleyen ahu zarı, öyle değil bağırlarına taş basıp sabır gösterenlerin uzun bekleyişi ki; karşı duvarlara, sessizlik kulelerine, karanlık dehlizlere vura vura doğacak güneşin vaktine az kaldı ümidiyle sonsuzluk kervanı yola çıkacak diyorlar ve mihnet ve zahmet içinde yolu gözlüyorlar, ışığı hasretle bekliyorlar; öyle ki zamanın takati kalmadı, yorgun gönüllerin bahçeleri kurudu, gözyaşları akıp gitti, kapılar birer birer kapandı çilekeşlerin yüzlerine; öyle ki artık şart oldu ve keşfe çıkmanın zamanı geldi. Evet artık keşfe çıkmanın zamanı geldi!
Eğer gelirsen ve bu karanlık duvarları yıkarsan alnından öpeceğim seni!