Gözlerim yanıyor inceden         
Acılar kaplıyor bende, beni 

Bir panorama yansıması… 

1.
Gözlerindeki ışıltıyı görüyordum, hislerimi harekete geçiriyor, duygularımı kabartıyor ve çehresi, suyun sesiyle birlikte adeta kayıp gidiyordu…Gereksiz yere miydi elimi tut deyişleri, bakışları; masum, yürek burkan o hâli?
Uzunca bir yoldu gittiği. Yolun sonuna gelmiş gibi yorgunluğun ağırlığını hissetti kendinde. Biraz dinlenmek için, biraz da dinlemek için çevreyi, yolun kenarlarını göz ucuyla şöyle bir süzdü ve soğuk bir taşın üstüne oturarak, öylece durdu…
On beş dakikadan fazla yirmi dakikaya yakın.
Üşüyordu; soğuk her adımında sanki daha da şiddetleniyor, gördüklerini hatırladıkça çok daha hızlı olması gerektiğini düşünüyor, düşündükçe de adeta yavaşlıyordu. Gördüklerinin vermiş olduğu şaşkınlık, yüreğini kaplayan soğuk duygular ve olacak olanların gerçekleşme ihtimali acısını her geçen sürede artırıyor ve soğukla beraber onu yoruyordu.
Bir saatten fazla, iki saate yakın…
Azmi kırılıyordu ve artık her şey tıkanıyor, tükeniyor gibiydi.
Devam edemezsem, diye aklından geçirdi; gördüklerini düşündü, olacak olanları da… Kilitlendi düşünceleri, duyguları. Gözleri durgunlaştı, keskinleşti bakışları. Daha hızlı yol alırken, daha da hızlanırken ve daha da çok hızlı giderek; yetişebilme umudu veriyordu kendine. Bu kadar karmaşık duyguları, düşünceleri yaşarken, tek bir hedefe bağlamıştı kendini.
Bu yolu gitmeli ve bu yol bitmeliydi.
Düşünceleri bu söze takılmış, durmadan bunu tekrar ediyor ve yumruklarını arada bir sıkıp kendinde güç bulma hissini duyuyordu… Evet, bu yolu gitmeli ve bu yolu bitirmeliydi.
Bu yolu gitmeli ve bu yolu bitirmeliydi ki her şey son bulmamalı, her şeyin sonu olmamalı,  her şey sonlanmamalıydı…
Hatırına gelenler yüreğini yakıyordu ve düşünmek istemediklerini istemsiz de olsa düşünüyor ve gördüklerinin görecekleri olması halinde nasıl dayanacağını, o an neler yaşayacağını da düşünerek, içinden çıkılamaz bir düşünceler yumağı sarıyordu onu.
Ağır bir sorumluluktu üzerinde taşıdığı, hayatında hiç olmadığı kadar ağır gelmişti ona… Şimdi her şey ona bağlıydı, bağlanmıştı.
Her şey çok sessizdi, ağaçların yaprakları da olmadığından rüzgârın estiğini anlamak çok güçtü. Şubat ayının en soğuk günlerinden biri, yaşam tüm rutinlikleriyle devam ederken, insanlar bir şeyler konuşuyor, bir şeyleri tartışıyor ve ardından sessizlikle belirsizlik hâkim oluyor, kafalar iyice karışıyordu. Tartışmalar insanları tedirgin hale getiriyor ve tehlikeyi, belki de farkında olmadan bekliyorlardı.
Ne yapabilirlerdi, yüzyıllardır yaşadıkları, yağmurunda ıslandıkları, baharında güneşlendikleri, toprağını işledikleri atalarından kalan bu yerleri bırakıp gidecekler miydi ya da gitmeli miydiler?
Çok yakında buralar boşalacak, buralarda birçok insan öldürülecek, topraklar zorla insanların ellerinden alınacak…  
Bu sözler her şeyi özetlemeye yetiyordu.
Askerler kendilerine verilen emirleri harfiyen yerine getirmede o kadar acımasızlardı ki öldürmek değildi de onların yaptığı katletmekti, parçalamaktı. Zaten verilen emir de öldürünüz değil; katlediniz, direnen tek canlı bırakmayınız idi.
Yüzlercesi akan kanların kırmızıya boyadığı toprağın üzerinde, tanınmayacak bir şekilde, insanların insanlığı öldürdüğünü göstererek, hepsinin de siması gökyüzüne yönelmiş, öylece yatıyordu.
Ve derenin suları da kırmızıydı artık…

2.
Her şeyi görmüştü…
Ölmek üzere olan bir çocuğun bakışlarını, elimi tut deyişlerini orada yaşamıştı. Bekledi, bekledi, sadece bekledi… Dizlerinin üzerine düştü ve çocuğun kan kaplamış ellerini bir süre seyretti…
Bir dakikadan fazla, üç dakikaya yakın.
Konuşan ve nefes alan tek canlı kendisiydi artık. Zihni allak bullak olmuş ve şu soru kafasına takılmıştı: Ya Rabbi ne olmuştu burada?!
İnsanlar katledileli çok olmamıştı, hemen kendi köyünün ne kadar uzakta olduğunu ve burası ile köyü arasında kaç köy daha olduğunu düşündü… İki köy vardı ve üçüncüsü kendi köyleriydi.
Askerlerin geleceğini o da duymuştu. Gelirler ve öldürmeden giderler, en fazla mallarını tahrip ederler ama öldürmezlerdi, böyle düşünmüşlerdi; fakat düşündükleri gibi olmadığını görmüştü artık.
Sanki bütün insanların yaşamı ona bağlıymış gibi hissediyordu ve geriye son bir kez bakarak, hızlı bir biçimde yola koyuldu.

3.
Müslüman olmak mıydı bunların sebebi, yoksa farklı bir millete mensup olmak mı soruları da zihnini meşgul ederken ya yetişemezsem, ya ulaştığımda her yer görmüş olduğum manzara gibi olursa… O manzarada annesi, babası, kız kardeşinin olma ihtimalini zihni şiddetle reddediyor ve daha da hızlı, daha da hızlı diyerek; ulaşabilmek, onları saklayabilmek düşünceleriyle de teselli bularak, gücünü toparlıyor ve koşuyordu…
Üç saatten fazla beş saate yakın…
Durdu… Etrafına baktı…
Gayet sakin bir şekilde evine doğru yürüdü. Yıkıntılar arasında gözleri bir şeye takılmıştı. Gözlerini o noktaya kaydırdı. Babasının cansız bedenine ait bir koldu gördüğü… Gözlerinden bir iki damla yaş dökülmüştü ruhuyla beraber…
Her şey son bulmuş, her şey sonlanmış, her şeyin sonu olmuştu… Bu yolu gitmiş ve bitirmişti. Yolla beraber her şey de bitmişti…
Sessizlik sanki her şeye sinmişti; ne rüzgâr uğultusu, ne dumanlar, ne ağaçlar… Bozamıyordu sessizliği.
Bir çığlık, bağrışmalar ve askerlerin “kıralım kapıyı, girelim içeri, beklemeyelim…” konuşmaları. “Acımayın” uyarıları…
Kapıya vurulan bir silah dipçiğinin sesi ile irkilmiş ve bir an neyin ne olduğunu düşünemeden kırılan kapının ardındaki görüntü her şeyi anlatmıştı ona.
Gördükleri görecekleri olacaktı, yetişememişti… Neler yaşanacağını bildiğinden babasına, kız kardeşine ve annesine baktı.
Sessiz çığlık ses bulamadan,  sessizlik kapladı her tarafı.

Bu yazıyı paylaşın