– İyi misin?
– …
– Ali, duyuyor musun beni?
Duymuyordu. Birden ne olduysa olmuştu. Hep birdenbire olurdu. Yağmurun inmesi, şimşeğin çakması, yerin oynaması, denizin taşması gibi. Postaneden çıktıktan sonra kaleye doğru giden yola döndüler. Aklında her zaman yapılacak işlerin listesi olurdu. Ama hiçbir zaman yanındakini duymayacak denli dalmazdı. Nefesi duraklamazdı ve sonradan soğukça terlemezdi.
Suyun altında nefessiz kalır gibi zorlanıyordu. Bilinçsiz olduğunu o an geçtikten sonra kendini yatıştırmaya çalıştığında anlayacaktı. Sanki tüm ömrü o andan ibaretti. O an geçmese ve zaman orda asılı kalsa farkında olmayacaktı. Evet, farkında değildi. Zaman sadece donuktu. Baskın ve donuk… Karşıdaki bekçi kulübesi, otobüs durağı, geçip gidenler yoktu. Sanki yanında saatlerce beklemiş ve o çekip gitmişti. Yolun ortasında ve sadece onun varlığından heyecan duyarak öylece durabilirdi… Ah keşke bir de bakabilseydi ya da baktıktan sonra gözlerini alabilseydi!
Tren yolculuğu gibiydi. Hızdan hiçbir şey anlaşılmıyordu. Etrafında ne var ne yok bilemiyordu. Her şey hem bu kadar hızlı hem bu kadar etkili nasıl olmuş olabilirdi? Hiçbir şekilde zaman bu kadar izafi olmamalıydı! Nefesini ağzından kalbine göndermişti, sadece kalbi nefes alıyordu. Tüm dokuları hayati fonksiyonlarını üç beş dakikalığına kalbine devretmişti.
Onu gördüğünde sancılı heyecanlar yaşıyordu. Bazı zamanlar aslında görmek istemiyordu. Görmediğinde renkleri ayırt edebiliyordu. Hayatı soluyor, bekçi kulübesinin yanındaki köpeği sevebiliyordu.
Askıda kalmıştı. Onu görmeyi hayal ediyor. Bu hayalle kalbini teselli ediyordu. Beyni kalbine yardım ediyordu. Topyekün kalbine hizmet veren vücudunu bazı anlar taşıyamaz hale geliyordu. Özellikle o yaz akşamları. Postaneden çıktıktan sonra kale yoluna döndüklerinde karşılaşma olasılıkları artıyordu. Uzun yaz akşamlarında eve kış zamanları kadar erken dönmüyordu. Gördüğünde ‘zaman’ ona takılıp kalıyordu. Sabaha kadar o üç beş dakikayı düşünerek uyuduğu için onunla ilgili rüyalar görüyordu. Nasıl da gerçekti.
Bunda bir hikmet olmalıydı. Neden bu kadar çok karşılaşıyorlardı? Zaman neden akmıyordu? Yüzlerce soru sorarken uyurdu. Sabahları işe giderken onun boş dükkânına bakardı. Saat on gibi gelir ve sakince açardı. Yavaş yürüyüşü kıvırcık siyah saçları vardı. Ona göre doğuştan asildi. Postane dönüşü onunla karşılaştığında hayatını griye çeviren o an için tüm ömrünce düşünmeye razıydı.
Zamanın zulmüne ise hafta sonları uğruyordu. Dükkânını hafta sonları hiç açmazdı. Herkes pazartesi sendromu yaşarken o, hafta sonları dayanılması gereken ‘zaman nöbetleri’ tutuyordu. Kafası artık hayallerden yorgun düştüğünde uyuyabiliyordu. Üç beş dakikaya sığan bir ömrün hayali sanıldığı kadar ferahlatıcı bir iş değildi. Gerçeğe geri dönülmediği müddetçe hayaller güzeldi. Arzu edilenler ve sahip olunanlar meselesi onu ilgilendirmiyordu. O sadece bu oyuna sahip olduğu düşüncesini taşırken oyun arkadaşı dükkânını kapatıp gitmişti. Terk edilmişlik hissiyle doldu. Kalbi şimdi oyun arkadaşı tarafından terk edilmişliğin duygusunu taşıyordu.
Saklandı. Dükkâna doğru vücudunun her hücresiyle akışını engellemeye çalıştı. Efendim, hayır dinliyorum demek istedi. İçinden konuştu. Sevdi, terk edildi, cevap verdi. Sesi kalbine kaçmıştı.
– İyi misin?
– …
– Ali, duyuyor musun beni?
– …