Vefatının dördüncü sene-i devriyesinde rahmetli üstat Sezai Karakoçu an(la)ma faaliyeti bağlamında, Ankara Sosyal Bi­limler Üniversitesinden Prof. Dr. Münire Kevser Baş hocamızın değerlendirmesini keyifle dinledik. Hoca Hanım doktorasıyla birlikte aralıksız yoğunlaştığı bu konuda Türkiye’nin en yetkin isimlerinin başında gelir. Karakoç, gayet tabii olarak ‘diriliş’ kavramı etrafında tanzim ettiği düşünce­leri ve metafizik seviyesi yüksek şiirleriyle öne çıkarılır. Vefatı sonrasında yayınlanan ‘Hâtıralar’ı bir kenarda tutulursa onun bir de elbette şiirlerinin kenarında konumlan- dırıldığı için pek çok okur’un ihmaline uğ­ramak durumunda kalmış hikâyeleri var: Portreler. Oysa bu hikâyeler (veya öyküler) evvela üstada ait olduğu, sonra dahi bir şa­irin kaleminden çıktığı için ayrı bir kıymet arz ediyor olmalıdır. Bir şairin öyküleri… Yazı başlığı olabilecek bu ifade bile ne hoş çağrışımlar uyandırıyor değil mi?

İlk gençlik yıllarımda buna benzer bir başlı­ğı Metin Önal Mengüşoğlu’nun ikinci öykü kitabı ‘Dr. S’ sini tanıttığım bir yazıya at­mıştım: ‘Asyalı Ozanın Öyküleri’. Bilindiği üzere ‘Ben Asyalı Bir Ozan’ Metin Abinin ilk şiir kitabıydı. Yayınlanan ilk kitabı yine bir öyküyü: ‘Gâvur Kayırıcılar’! Madem söz buraya kadar geldi devam edeyim: Mengü- şoğlu daha çok deneme kitaplarıyla temer­küz ediyor. Mektup, gezi, roman türünden de eserleri var. Kendini tek bir tür içinde sınırlandırmamış. İşte bir sanatçının çok yönlülüğü şahsında birleştiren bu komple yeteneği, bana ayrı bir heyecan veriyor. On­ların okuduğum, dinlediğim veya izlediğim eserlerini anlamamda, diğer becerileri de bana yardımcı olur. Böylece anlam daha ge­niş, zengin açılım kazanır. Böyle sanatçıları­mız az değildir. Namık Kemal’in romanla­rında çok güçlü şiirsel ifadeler bulursunuz. Şiiri şiirin dayandığı unsurlar olarak müzik, imge ve metaforları romana en başarılı ya­yan, yediren belki de Tanpınar’dır. Bedri Rahmi’nin resimlerinde biraz şiir, şiirlerin­de biraz resim ararım. Ararım da ne bulu­rum? Çok güzel espriler, incelikler bulurum. Bu katıksız estetik inceliklerin oluşmasında muhakkak farklı gözüken sanat istidat ve duyarlığının yardımlaşması etkili olmalıdır. Son tahlilde biz sanatçılarımızı daha fazla eser verdikleri türleriyle öne çıkarırız. İşte Karakoç’un şiirleriyle öne çıkmasını böyle değerlendirmek gerekir. Yoksa öyküleri de fevkalade ustalıklı bir hissedişi, fark ettir­meyi, kurguyu, anlatımı başarması yönüyle yüksek düzeyli başarı sağlar. Öyküleri de şiirleri gibi ancak kendine benzeyen dil ve tarzıyla özgün hatta çoğu çağdaşlarından ileridir. Hatta hikâyede de bir ikinci yeni ye­nilenmesinden bahsedilecekse Karakoç’un hikâyelerinin kendine has hususiyetleriy- le ikinci yeni öyküleri olduğu söylenebilir. Klasiğin imkânlarından faydalanma yanın­da onu zenginleştiren farklı duyuş ve terkip niteliği ile bu hikâyelerde öykü adlandırma­sıyla ifade edilen daha soyut ilişkiler alanına esaslı bir sıçrama yapıldığı da söylenebilir.

Bu mütalaadan sonra ‘Portreler’e daha ya­kından bakalım. Karakoç öykülerini şiir gibi yazmıştır desem ne ben meramımı doğru ifade etmiş olurum ne de yanlış an­layanlara bir sözüm olur. Şöyle söyleyeyim: Karakoç’un şair eğilimleri imge, simge, de­yiş, kurgu olarak öykülerine sinmiştir. Çok enteresan biçimde şiirlerinde de kuvvetli bir hikâye, masal veya destan unsuru gözle­nir. İmge esasen şiirin öğesi iken Karakoç’ta öykünün de öğesi olur. Ve bu imgeler onun başta şiirleri olmak üzere diğer düşünce kitaplarında sıklıkla konu ettiği kavramlar­dan, içeriklerden uzak bir tematikle karşılık bulmazlar. O sebeple Karakoç’un şiirleri­ne ve tefekkür dünyasına nüfuz edememiş çoğu kimseye, onun öykülerinin anlamı ka­palı, karmaşık gelebilir. Sanat edebiyatla hu- susen de öyküyle ilgilenen kimi dostlarımın da benzer kanaatler taşımaları, bu öykülerin anlaşılmazlığı değil, onların alışılmış kimi şema ve kurguların dışına çıkamayışları se­bebiyleydi.

O, alışılmış tarzda bir olay öykücüsü de­ğildir. Olsa olsa en iyi örnekleri Kafka’da görülen egzistansiyalist akım veya Faulk­ner, James Joyce ‘un bilinç akımına benze­tilebilirdi. Bizde Tomris Uyar’dan, Feyyaz Kayacan’a Bilge Karasu’ya, Oğuz Atay’dan Selim İleri’ye, Rasim Özdenören’e kadar kısmen denenen bilinç akımı örneklerine de benzemiyordu. Evvela bütün bu sanat­çıların öyküleri son tahlilde ne kadar tuhaf ilişkileri konu etseler de hemen hiçbirimizin yabancısı olmadığı, hatta hemen hepimizin tanık olduğu öykülerdi. Oysa Karakoç’un öykülerinde dünya tamamen ters çevrilir. Bağlamlar değişir. Varlık, hayat ve olaylar ne varoluşçuların ne bilinç akımcılarının tahayyül edebildikleri bir boyutta ele alı­nır. Orada akıl, anlam, gerçek, hayat, ölüm başkalaşır. Karakoç’ta öykü yazmak tıpkı şi­irlerinde olduğu gibi sanatçının entelektüel süksesi değildir. Sanat onun için bir gönül eğleme alanı, bir fantezi ile hayatın ağırlı­ğını hafifletme oyunu hiç değildir. Bilakis anlamını kaybetmiş hayatı aslına, yönünü, yolunu, amacını yitirmiş insanı özüne dön­dürme çabasıdır. Bu en hafifiyle ağır bir fel­sefi yüktür, yükümlülüktür. Sırf bu ciddiye­tiyle bile olsa duyulacak azami saygıyla onu ayrıcalıklı yerine koymak icap eder diye dü­şünüyorum.

‘Geç kalan Adamın Öyküsü’ ile başlayıp, ‘Kiralık Bir Ev’le hitamına eren toplam on bir öyküden müteşekkil Portreler, öykücü­lüğümüzün patlama yaptığı 1979-1980 yılla­rında yazılmıştır. Ülkenin karanlık, kirli em­peryalist odakların kurgulayıp kışkırttıkları oyunda sayısız gençlerini kanlı vuruşmala­ra kurban verdiği o yıllarda, inatla bir ke­sim sanat ve düşünce faaliyetini aksatmadı. Müslüman kesimin çıkardığı Diriliş, Edebi­yat, Mavera, Yönelişler, Aylık Dergi gibi bir­çok dergide çok yoğun şiir, öykü ve deneme kaleme alındı. Bugün bilgi, birikim ve tecrü­beleriyle yol açan, yol gösteren birçok sanat­çı ve düşünürümüzün yetişmesinde o dö­nem çalışmalarının etkisi büyüktür. Yazarlar biçim ve içerik olarak birbirlerini etkiliyor, birbirlerinden etkileniyorlardı. Türkiye’nin kentleşmeyle birlikte değişen sosyolojisi ve onunla bağlantılı yaşanan sorunlar eserler­de daha çok yer almaya başlar. Hatta her türden birçok eser bu tema etrafında oluşur. Her boyutuyla yaşanan kent olgusu üstelik sanatın her türüne bol malzeme ve imkân vermektedir. Hatta kent, kaosu, karmaşayı, yalanı, çıkarı, bireyselliği merkeze alan kaotik yapısıyla, başlı başına bir imge, bir me­tafor konusu olmuştur, olmaya da devam etmektedir. Karakoç’ un Porteler öyküsü bu iklimde oluşmuş veya yazılmıştır. Ne var ki Karakoç, kenti alışılmışın dışında reel ve sembolik anlamlarla konu eder. Bazen an­lam genişlemesiyle bütün bir hayat, bütün bir dünyaya dönüşür. Hayatın ve varlığın en kapsamlı çevre veya nesnel formu olur. Dı­şımız kent ve modernizm, içimiz insan yanı­mızı anlamlı kılan erdemler dünyası. Bazen bu çatışma, başka ifadeyle varoluş kaygıları kent motifi veya sembolizmi üzerinden ve fakat zamanlar aşılarak verilir. İşte bu noktada Karakoç’un öyküleri gerçekliğini gün delik ihtiyaçlarla yaşadığımız zamanın çok ötesine geçerek metafizik bir duyuş katında teşekkül eder. Daha da derinlerde bizzat zaman adeta müşahhas bir karaktere dönüşür. İsminden de anlaşılacağı gibi kitapta insan portreleri odağa alınmaktadır. Karakoç, pro­jektörlerini her öyküde ayrı bir insana tutar. Aydınlattığı kişiler üzerinden ülkemizin, in­sanlarımızın yaşadığı acılar, sıkıntılar, traje­diler konu edilir. Ne ki içerik ve üslupları ile hikâye etme biçimi meseleyi lokal olmaktan çıkarıp evrensel, köklü insanlık meselele­rine dönüştürür. Hiç kuşku yok ki, kitapta yer alan bütün öyküler titiz, ince, hassas bir murakabeyi hak etmektedir. Ancak bu say­faların imkânı sınırlı olduğu için sadece bir ikisini kritik etmekle yetinmek durumun­dayım. Açılış öyküsü ‘Geç kalan Adamın Öyküsü’nde, yalnızlığın, yoksulluğun, ça­resizliğin kuşatmasında bir kadının taham­mül edilmez hayatı anlatılır. “Güneş surla­rın üzerinde bir mızrak yükselirken, adam, kentin ana kapısından içeri giriyordu. Ama, geç kalmıştı” Öykü aynen böyle başlıyor. Ne kadar arı, duru, yalın ve görkemli ifa­deler olduğuna siz de dikkat etmişsinizdir. Ben böyle giriş cümlelerine bayılıyorum. İki çizgiyle hem hikâyenin öngörülebilir çatkısı oluşturuluyor hem de okurda merak uyan­dırılıyor. Bu adam kimdir? Şehre niçin gel­mektedir? Niçin geç kalmıştır? İşte bunun gibi bir çırpıda cevabı merak etmeden ya­pılamayan sorular okuru hikâyenin hemen içine çeker. Daha sonra kente gelen adamın kendisinin de bilmediği, tanımadığı yaşlı, hasta, çaresiz bir kadının hayatının ağırla­şan her aşamasında tekrarlanan bu ifadeler öyküye adeta bir şiir havası katar.

Gençliğini birinci büyük savaşın zor yılla­rında geçiren bir kadının ikinci büyük sa­vaşta kocasını kaybetmesi, çocuklarının çe­kip gitmesiyle bir konakta sefalet düzeyinde yaşadığı yokluk, yalnızlık içinde ölmesi konu edilir. Kadının evde kedisinden başka kimsesi kalmamıştır. Ev dökülmekte, takibe alınan borçlarına mukabil haciz memurla­rı bunaltmaktadır. Buna rağmen sıkıntısını kimseye belli etmez. Onur ve asaletiyle ya­şar ve ölür. Kocasının arkadaşı olan kişinin oğlu vasiyet üzerine kadına yardım etmek için gelir ama adrese vardığında geç kal­mıştır. Çünkü kadın ölmüştür. Son paragraf açık mesaj içerir: Bu öyküde de bir bakıma yıkılan medeniyetimizle birlikte insanımı­zın çektiği ıstırap da yüksek bir ustalıkla anlatılır.

İki öykü atlayarak ‘Tuzak ya da Son Günler’ öyküsüne dikkat çekmemin sebebi belki de doğrudan bizim neslin kimi aldanış ve alda- tılışı ile ilgili trajedisine işaret etmesinden- dir: Bu öykü, büyükşehirden birinde yüksek bir eğitim almış ama ideolojik keskinlikleri sebebiyle kendine iyi hatta normal bir ha­yat kuramamış, sonunda kenar semtlerden birinde bir apartmanın zemin ve bodrum arası bir katında tek odalı evinde yalnız ba­şına yaşayan Halil Bey’in, kendini ortasında bulup ayırmaya çalıştığı bir kavgada bıçak darbesi alarak ölümünü hikâye eder.

Esasında hikâye ideolojik keskinliklerle ha­yattan kopan idealist insanların hayatın rea­litelerinden uzak yaşamalarının onlara yük­lediği ağır yükü konu eder. Böyle insanlar az değildi(r). Gerek örgün gerek özgün eği­timle okuyorlardı. Bilgili, samimi, iyi kalpli, saf insanlardı. Saflıklarından dolayı halis, katıksız adamlardı. O kadar saftılar ki, haya­tın çocukluk ve ilk gençliklerindeki gibi, en azından kendileri adına tertemiz, dupduru akıp gideceğini sandılar. İyi kalpli, iyi niyet­li, iyi düşünceli olmak, başarmak demekti. Hatta gerçek başarı buydu; insanın kendini bilmesi, bulması, gerçekleştirmesi. Skalala­ra, hiyerarşilere karşı oldukları için en ke­nar mahallelerde, halklarıyla iç içe yaşama yolunu seçti çoğu. Belki de imkânsızlıkların mecburiyetiyle oralara tutundular, oralarda tutunmaya çalıştılar. Bir anlamda gittikçe büyüyen mağduriyetleriyle zaten mecburen kentin varoşlarına itildiler. Ne ki bu yoksun­luk ve yoksulluk kıyılarında ütopyalarında, hülyalarında kurdukları kültür ortamını bu­lamadılar. Bu benliksiz, kimliksiz, boyutsuz insanlar kültür üretemezmiş meğer. Hayatta karşılığı olmayan idealleriyle birlikte zaman boşa geçer, geçmiştir. İçine düştükleri dip­siz, yankısız boşlukta geç kalmanın faydasız pişmanlığı yaşanır, yaşamışlardır.

Çevremizde radikal aşırılıklarla kendini her şeyden soyutlayıp yaşadıkları derin çelişki ve çıkmazları içinde ufalanan, eriyen, kay­bolan böyle tipleri, daha açık ifadeyle terte­miz vatan evlatlarını siz de ziyadesiyle görmüşsünüzdür.

Akıl ve inanç dayanaklarıyla önce düşünce­de oluşup sonra bütün benliği istila ederek varlığı tıkayan koşullanmalar olur. Bu sağcı­sında, muhafazakârında, solcusunda, dervi­şinde, herkeste olur. Bir hastalık gibi insana musallat olan saplantı yakaladığı kişinin kimyasını, dengesini bozar. İşte Halil Bey’de hayat, hakikat ve insanlarla mesafesini öl­çülü ayarlayamamış böyle bir tiptir. Bütün iyi niyetiyle halkını, insanlarını kurtarmak ister. Varlığını çok sevip uğrunda her şeyi göze aldığı halkının kurtuluşu için seferber eder. Olaylara karışır. Onlar için çabalar. Bu hayat tarzı ona huzur vermez de değildir. Ne var ki uğrunda hayatını verdiği halkın­dan onu sevindirecek ilgiyi, daha doğrusu takdiri görmez. Hatta kendisine tuhaf göz­lerle bakıp, yabancı muamelesi yapar, yadır­garlar. Halil Bey’in varlığından şüphe bile duyarlar. Halil Bey fikri, estetik hemen hiç­bir nitelikleri olmayan bu insanlarla dostluk kuramaz. Hatta tek dostu kendisini verdiği sigaradır. Bir ömrün böyle geçtiğini hayıf­lanarak düşünen Halil Bey, bir yandan her şeye rağmen insanlarına karşı kötü niyet ta­şımaz, husumet beslemez. Ancak ağır geçim şartlarına dayanmak zordur. Arkadaşları vasıtasıyla geçici de olsa kimi işlerde çalışır, çalışma yolunu seçer.

Bir gün kendini bir kavga içinde bulur. On­ları ayırmak isterken isabet aldığı bir bıçak darbesiyle hayatını kaybeder. Ölüm anında­ki izlenimi derin, hazin tedailer uyandıracak tarzda okuru sarsar. Sosyolojik bir gerçeğin sarsmasıdır bu: “Halil Bey ne olduğunu bilmeden göğsünde müthiş bir acı duydu. Sanki iki şimşek gökten yere saplanmıştı. Yere yıkılırken, gözleri, elleri ve bıçaklarını yana indiren o iki kişinin yüzüne takıldı. Bu yüzleri bir yerden tanıyordu, bir yerden. Hep ve her yerde aslında karşısına çıkan bu yüzler değil miydi?” Bu soru okura sorulu- yordur doğalıkla. Ben de okur hissemden payıma düştüğü kadar “Evet o yüzlerdi” diyorum. Bir şey daha var; sanki şeytanı az­mettiren evhamlı şüphe bir punduna getirip Halil Bey’i kim vurduya götürerek ondan kurtulma yolunu mu seçmiştir acaba? Ni­çin olmasın? Hayatları değersiz olduğu için ölümleri de değerli olmayan, olur olmaz şeylerde konuşup anlaşmanın zerresini huy edinmediklerinden sonu ölümle, kanla bi­ten it dalaşmaları yapmaktan çekinmeyen o insanlar. Yani Halil Bey’in yaşadığı mahalle­de, sokakta, apartmanda kendisini yadırga­yarak, tuhaf karşılayarak yuvarlanıp giden o insanlar, işte onlar!..

Kayboluş öyküsünde de düşsel bir muam­manın, muamma dolu bir hatırlayışın içinde meçhulü arıyorsunuz. O aradığınız şey esa­sında bir hayal gibi yaşadığınız belli belirsiz güzelliklerdir. Güzellik olduğunu hissedi­yorsunuz ama varlığınıza hangi noktalardan değdiğini, nüfuz ettiğini bilemiyorsunuz. Kendi payıma ben bu öyküyü okuduğumda çocukluğumun derinliğinde kalan sonraları geçmişin nezih ilhamıyla güçlenen değer­lerimin ve değerlendirmelerimin etkisiyle okudum. Altı yedi yaşlarında olmalıydım. İlk mektebe başlayıp başlamadığımı tam hatırlamıyorum. ‘Esoğlu Mılla’ diye anılan bir zat-ı muhterem vardı. Bembeyaz enta­risi, cübbesi ve sarığı veya başlığıyla yuka­rıdan, Çoban Hasso veya Tepe’den aşağıya bastonunun da yardımıyla kuğu gibi süzü­lerek geliş fotoğrafı zihnimden silinmez. Masaldan, destandan, rüyadan çıkıp geliyor gibiydi. Göklerden, bulutlardan dünyamı­za inmiş bir melekti sanki. Kim bilir belki o yokluk yıllarında hemen herkesin yamalı elbiseler, yırtık çarıklar giyindiği dönemler­de onun pırıl pırıl giyinişi, beyaz sakalı, nur yüzü bu etkiyi kendinden uyandırıyordu. Daha sonra doğduğum yıl rahmetli olan de­demin has ahbabı olduğunu öğrenmem ona  hürmetimi ikiye katladı. Peki ne oldu Esoğ S lu Mılla’ya? Yok oldu. Sezai Karakoç’un öyküsünde giz dolu söylemiyle büyülü bir zaman aralığında yaşayıp sonra kaybolan kahramanı gibi kayboldu.

Kayboluş hikâyesinde de böyle bir kişi var­dır. Anlatıcı onu çocukluğundan kalan ha­yallerin izleriyle anlatmaya çalışır. O çağ­larda zihin tam oluşmadığı için bu esrarlı kişiyle ilişkilerin içerik ve mahiyetine tam vakıf olamayız. Bu vakıf olamamanın belir­sizliği hikâyeye apayrı bir tat ve boyut ka­tar: “Bir yaz günüydü. Aldığımız bir haber üzerine, biz çocuklar yola düzülüp kasaba­nın öte ucundaki akraba evine gittik. Şehir­den bir akrabamız gelmişti.” “Birinci Dünya Savaşı yıllarında rastlantı olarak hayatın ve ölümün, uçlarına kadar gidip gelmiş bir ağa­beydi gelen.” “Neler anlattığını şimdi hatır­lamıyorum. Bize hiçbir şey sormuyordu.” “Sözlerini anlamak için zihnen oldukça çaba sarf etmemize rağmen bunlar bize tümüy­le uzak ve yabancı şeylerdi. Daha doğrusu henüz hazır olmadığımız konulardı.” “Bun­lar çocuklara söylenir mi, düşündüğü bile yoktu bunu. Başkasına söyler gibi anlattığı bu şeyleri belki de kendisine söylüyordu. Belki de söylevi için bilhassa biz çocukları seçmişti. Biz onun için pürüzsüz, bulutsuz aynalardık.” “o ne zaman gitti, nasıl gitti bir daha söz konusu olmadığından bu olay, nice çocukluk olayları gibi hatıralarımızın boş­luğuna gömülüp kaldı.” “Sonraki yıllarda, seyrek de olsa O’ndan haber alırdık. Evlen­miş, arka arkaya çocukları olmuş, basit bir iş yapıyormuş; dükkânda işi iyi değilmiş ve onu sıkıyormuş; geçim zorluğu içindeymiş v.b.” “Birkaç yıl sonra gelen haber ise kor­kunçtu: kaybolmuştu!”

Yaptığım iktibaslarla aynı zamanda hikâyenin buraya kadarki kısmının bir öze­tini de yapmış gibi oldum. Bu esrarengiz adam kimdir? Cihan harbine katıldığı, uç­larda yaşadığı ve basit, yalın bir kişi ve dert­li olduğu hissettirilen kimliği dışında fazla bir şey bilmiyoruz. Bu adeta bir destandan, bir rüyadan çıkıp gelen insan belli ki haset- sen çocuklara konuşmak istemiştir. Metinde ._ açık bir izahat olmadığı için okur havsalası       niçin çocuklarla konuşmak istediğini ken­disi bulmaya çalışıyor. Ve yine belli ki sa­vaşta yaşadıklarını anlatmaktadır. Ve yine belli ki savaşın siyasal, kültürel boyutlarına değinmektedir ve bunu adeta tarih düşer gibi çocuklara yani geleceğe, yani canlı, diri dimağlara, yeni zamanlara anlatmaktadır. Çocuklar pek anlamasa da esasen öncelik­le o yaşantıların, umutların, hedeflerin an­latılması, hususen de zamana anlatılması gerekir. O kişi çocuklara değil de zamana konuşuyor gibidir. Kendi kendisine ve ken­dini kendine anlatıyor gibidir. Burada adeta bir tarihin vicdanı, bir milletin ruhu atıfetle dâiye-i tekevvün ediyor; kendini sığaya mu­rakabeye çekiyor. Burada acaba bir değer bi­lince, bilinç değere mi dönüştürülmek isten­mektedir? Öykü yazarı okurlara en azından bana bunları hissettiriyor. Ama bunun böyle olduğunu söylememiz mümkün değil elbet­te. Çünkü öykünün kahramanlarından biri olan anlatıcıda bile bu durum tam vuzuha kavuşmuş değildir: “Bugün de o kaybolu­şu açıklayabilmiş değilim, benim için hâlâ bilinmezliğini koruyor. Fakat belli belirsiz, bana öyle geliyor ki, O, kayboluş ya da kaçış sebebini, kasabamızı ziyaret ettiği o gün, biz çocuklara bir parça çıtlatmıştı.” “Sözlerinde, belki kendisinin de farkında olmadığı ruh halinde, o kayboluş sebebini bize açıklamış­tı gibi geliyor bana,”

Hayat kaybettiklerimizin hüznü, buldukla­rımızın sevinciyle daha canlı oluyor. Yani hayat kaybettiklerimizle de güzel veya kay­bettiğimizi sandıklarımızla da. Kim bilir bel­ki onlar varlıkla hayatın pek de anlayamadı­ğımız, iyi ki de anlayamadığımız işleyişi ile benliğimizde başka bir renkle, çizgi, motifle yer etmişlerdir bilemeyiz. Çoğu zaman da bildiklerimizle hayatın büyüsü bozulmuyor mu? Nasıl ki bu öykünün büyüsü artıyorsa.

Sanırım eserin hem felsefî hem estetik öne­mi kısmen de olsa anlaşıldı. En iyisi üstat şairimizin öykülerini ince bir tahassüsle okumak.

Bu yazıyı paylaşın