Vefatının dördüncü sene-i devriyesinde rahmetli üstat Sezai Karakoçu an(la)ma faaliyeti bağlamında, Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesinden Prof. Dr. Münire Kevser Baş hocamızın değerlendirmesini keyifle dinledik. Hoca Hanım doktorasıyla birlikte aralıksız yoğunlaştığı bu konuda Türkiye’nin en yetkin isimlerinin başında gelir. Karakoç, gayet tabii olarak ‘diriliş’ kavramı etrafında tanzim ettiği düşünceleri ve metafizik seviyesi yüksek şiirleriyle öne çıkarılır. Vefatı sonrasında yayınlanan ‘Hâtıralar’ı bir kenarda tutulursa onun bir de elbette şiirlerinin kenarında konumlan- dırıldığı için pek çok okur’un ihmaline uğramak durumunda kalmış hikâyeleri var: Portreler. Oysa bu hikâyeler (veya öyküler) evvela üstada ait olduğu, sonra dahi bir şairin kaleminden çıktığı için ayrı bir kıymet arz ediyor olmalıdır. Bir şairin öyküleri… Yazı başlığı olabilecek bu ifade bile ne hoş çağrışımlar uyandırıyor değil mi?
İlk gençlik yıllarımda buna benzer bir başlığı Metin Önal Mengüşoğlu’nun ikinci öykü kitabı ‘Dr. S’ sini tanıttığım bir yazıya atmıştım: ‘Asyalı Ozanın Öyküleri’. Bilindiği üzere ‘Ben Asyalı Bir Ozan’ Metin Abinin ilk şiir kitabıydı. Yayınlanan ilk kitabı yine bir öyküyü: ‘Gâvur Kayırıcılar’! Madem söz buraya kadar geldi devam edeyim: Mengü- şoğlu daha çok deneme kitaplarıyla temerküz ediyor. Mektup, gezi, roman türünden de eserleri var. Kendini tek bir tür içinde sınırlandırmamış. İşte bir sanatçının çok yönlülüğü şahsında birleştiren bu komple yeteneği, bana ayrı bir heyecan veriyor. Onların okuduğum, dinlediğim veya izlediğim eserlerini anlamamda, diğer becerileri de bana yardımcı olur. Böylece anlam daha geniş, zengin açılım kazanır. Böyle sanatçılarımız az değildir. Namık Kemal’in romanlarında çok güçlü şiirsel ifadeler bulursunuz. Şiiri şiirin dayandığı unsurlar olarak müzik, imge ve metaforları romana en başarılı yayan, yediren belki de Tanpınar’dır. Bedri Rahmi’nin resimlerinde biraz şiir, şiirlerinde biraz resim ararım. Ararım da ne bulurum? Çok güzel espriler, incelikler bulurum. Bu katıksız estetik inceliklerin oluşmasında muhakkak farklı gözüken sanat istidat ve duyarlığının yardımlaşması etkili olmalıdır. Son tahlilde biz sanatçılarımızı daha fazla eser verdikleri türleriyle öne çıkarırız. İşte Karakoç’un şiirleriyle öne çıkmasını böyle değerlendirmek gerekir. Yoksa öyküleri de fevkalade ustalıklı bir hissedişi, fark ettirmeyi, kurguyu, anlatımı başarması yönüyle yüksek düzeyli başarı sağlar. Öyküleri de şiirleri gibi ancak kendine benzeyen dil ve tarzıyla özgün hatta çoğu çağdaşlarından ileridir. Hatta hikâyede de bir ikinci yeni yenilenmesinden bahsedilecekse Karakoç’un hikâyelerinin kendine has hususiyetleriy- le ikinci yeni öyküleri olduğu söylenebilir. Klasiğin imkânlarından faydalanma yanında onu zenginleştiren farklı duyuş ve terkip niteliği ile bu hikâyelerde öykü adlandırmasıyla ifade edilen daha soyut ilişkiler alanına esaslı bir sıçrama yapıldığı da söylenebilir.
Bu mütalaadan sonra ‘Portreler’e daha yakından bakalım. Karakoç öykülerini şiir gibi yazmıştır desem ne ben meramımı doğru ifade etmiş olurum ne de yanlış anlayanlara bir sözüm olur. Şöyle söyleyeyim: Karakoç’un şair eğilimleri imge, simge, deyiş, kurgu olarak öykülerine sinmiştir. Çok enteresan biçimde şiirlerinde de kuvvetli bir hikâye, masal veya destan unsuru gözlenir. İmge esasen şiirin öğesi iken Karakoç’ta öykünün de öğesi olur. Ve bu imgeler onun başta şiirleri olmak üzere diğer düşünce kitaplarında sıklıkla konu ettiği kavramlardan, içeriklerden uzak bir tematikle karşılık bulmazlar. O sebeple Karakoç’un şiirlerine ve tefekkür dünyasına nüfuz edememiş çoğu kimseye, onun öykülerinin anlamı kapalı, karmaşık gelebilir. Sanat edebiyatla hu- susen de öyküyle ilgilenen kimi dostlarımın da benzer kanaatler taşımaları, bu öykülerin anlaşılmazlığı değil, onların alışılmış kimi şema ve kurguların dışına çıkamayışları sebebiyleydi.
O, alışılmış tarzda bir olay öykücüsü değildir. Olsa olsa en iyi örnekleri Kafka’da görülen egzistansiyalist akım veya Faulkner, James Joyce ‘un bilinç akımına benzetilebilirdi. Bizde Tomris Uyar’dan, Feyyaz Kayacan’a Bilge Karasu’ya, Oğuz Atay’dan Selim İleri’ye, Rasim Özdenören’e kadar kısmen denenen bilinç akımı örneklerine de benzemiyordu. Evvela bütün bu sanatçıların öyküleri son tahlilde ne kadar tuhaf ilişkileri konu etseler de hemen hiçbirimizin yabancısı olmadığı, hatta hemen hepimizin tanık olduğu öykülerdi. Oysa Karakoç’un öykülerinde dünya tamamen ters çevrilir. Bağlamlar değişir. Varlık, hayat ve olaylar ne varoluşçuların ne bilinç akımcılarının tahayyül edebildikleri bir boyutta ele alınır. Orada akıl, anlam, gerçek, hayat, ölüm başkalaşır. Karakoç’ta öykü yazmak tıpkı şiirlerinde olduğu gibi sanatçının entelektüel süksesi değildir. Sanat onun için bir gönül eğleme alanı, bir fantezi ile hayatın ağırlığını hafifletme oyunu hiç değildir. Bilakis anlamını kaybetmiş hayatı aslına, yönünü, yolunu, amacını yitirmiş insanı özüne döndürme çabasıdır. Bu en hafifiyle ağır bir felsefi yüktür, yükümlülüktür. Sırf bu ciddiyetiyle bile olsa duyulacak azami saygıyla onu ayrıcalıklı yerine koymak icap eder diye düşünüyorum.
‘Geç kalan Adamın Öyküsü’ ile başlayıp, ‘Kiralık Bir Ev’le hitamına eren toplam on bir öyküden müteşekkil Portreler, öykücülüğümüzün patlama yaptığı 1979-1980 yıllarında yazılmıştır. Ülkenin karanlık, kirli emperyalist odakların kurgulayıp kışkırttıkları oyunda sayısız gençlerini kanlı vuruşmalara kurban verdiği o yıllarda, inatla bir kesim sanat ve düşünce faaliyetini aksatmadı. Müslüman kesimin çıkardığı Diriliş, Edebiyat, Mavera, Yönelişler, Aylık Dergi gibi birçok dergide çok yoğun şiir, öykü ve deneme kaleme alındı. Bugün bilgi, birikim ve tecrübeleriyle yol açan, yol gösteren birçok sanatçı ve düşünürümüzün yetişmesinde o dönem çalışmalarının etkisi büyüktür. Yazarlar biçim ve içerik olarak birbirlerini etkiliyor, birbirlerinden etkileniyorlardı. Türkiye’nin kentleşmeyle birlikte değişen sosyolojisi ve onunla bağlantılı yaşanan sorunlar eserlerde daha çok yer almaya başlar. Hatta her türden birçok eser bu tema etrafında oluşur. Her boyutuyla yaşanan kent olgusu üstelik sanatın her türüne bol malzeme ve imkân vermektedir. Hatta kent, kaosu, karmaşayı, yalanı, çıkarı, bireyselliği merkeze alan kaotik yapısıyla, başlı başına bir imge, bir metafor konusu olmuştur, olmaya da devam etmektedir. Karakoç’ un Porteler öyküsü bu iklimde oluşmuş veya yazılmıştır. Ne var ki Karakoç, kenti alışılmışın dışında reel ve sembolik anlamlarla konu eder. Bazen anlam genişlemesiyle bütün bir hayat, bütün bir dünyaya dönüşür. Hayatın ve varlığın en kapsamlı çevre veya nesnel formu olur. Dışımız kent ve modernizm, içimiz insan yanımızı anlamlı kılan erdemler dünyası. Bazen bu çatışma, başka ifadeyle varoluş kaygıları kent motifi veya sembolizmi üzerinden ve fakat zamanlar aşılarak verilir. İşte bu noktada Karakoç’un öyküleri gerçekliğini gün delik ihtiyaçlarla yaşadığımız zamanın çok ötesine geçerek metafizik bir duyuş katında teşekkül eder. Daha da derinlerde bizzat zaman adeta müşahhas bir karaktere dönüşür. İsminden de anlaşılacağı gibi kitapta insan portreleri odağa alınmaktadır. Karakoç, projektörlerini her öyküde ayrı bir insana tutar. Aydınlattığı kişiler üzerinden ülkemizin, insanlarımızın yaşadığı acılar, sıkıntılar, trajediler konu edilir. Ne ki içerik ve üslupları ile hikâye etme biçimi meseleyi lokal olmaktan çıkarıp evrensel, köklü insanlık meselelerine dönüştürür. Hiç kuşku yok ki, kitapta yer alan bütün öyküler titiz, ince, hassas bir murakabeyi hak etmektedir. Ancak bu sayfaların imkânı sınırlı olduğu için sadece bir ikisini kritik etmekle yetinmek durumundayım. Açılış öyküsü ‘Geç kalan Adamın Öyküsü’nde, yalnızlığın, yoksulluğun, çaresizliğin kuşatmasında bir kadının tahammül edilmez hayatı anlatılır. “Güneş surların üzerinde bir mızrak yükselirken, adam, kentin ana kapısından içeri giriyordu. Ama, geç kalmıştı” Öykü aynen böyle başlıyor. Ne kadar arı, duru, yalın ve görkemli ifadeler olduğuna siz de dikkat etmişsinizdir. Ben böyle giriş cümlelerine bayılıyorum. İki çizgiyle hem hikâyenin öngörülebilir çatkısı oluşturuluyor hem de okurda merak uyandırılıyor. Bu adam kimdir? Şehre niçin gelmektedir? Niçin geç kalmıştır? İşte bunun gibi bir çırpıda cevabı merak etmeden yapılamayan sorular okuru hikâyenin hemen içine çeker. Daha sonra kente gelen adamın kendisinin de bilmediği, tanımadığı yaşlı, hasta, çaresiz bir kadının hayatının ağırlaşan her aşamasında tekrarlanan bu ifadeler öyküye adeta bir şiir havası katar.
Gençliğini birinci büyük savaşın zor yıllarında geçiren bir kadının ikinci büyük savaşta kocasını kaybetmesi, çocuklarının çekip gitmesiyle bir konakta sefalet düzeyinde yaşadığı yokluk, yalnızlık içinde ölmesi konu edilir. Kadının evde kedisinden başka kimsesi kalmamıştır. Ev dökülmekte, takibe alınan borçlarına mukabil haciz memurları bunaltmaktadır. Buna rağmen sıkıntısını kimseye belli etmez. Onur ve asaletiyle yaşar ve ölür. Kocasının arkadaşı olan kişinin oğlu vasiyet üzerine kadına yardım etmek için gelir ama adrese vardığında geç kalmıştır. Çünkü kadın ölmüştür. Son paragraf açık mesaj içerir: Bu öyküde de bir bakıma yıkılan medeniyetimizle birlikte insanımızın çektiği ıstırap da yüksek bir ustalıkla anlatılır.
İki öykü atlayarak ‘Tuzak ya da Son Günler’ öyküsüne dikkat çekmemin sebebi belki de doğrudan bizim neslin kimi aldanış ve alda- tılışı ile ilgili trajedisine işaret etmesinden- dir: Bu öykü, büyükşehirden birinde yüksek bir eğitim almış ama ideolojik keskinlikleri sebebiyle kendine iyi hatta normal bir hayat kuramamış, sonunda kenar semtlerden birinde bir apartmanın zemin ve bodrum arası bir katında tek odalı evinde yalnız başına yaşayan Halil Bey’in, kendini ortasında bulup ayırmaya çalıştığı bir kavgada bıçak darbesi alarak ölümünü hikâye eder.
Esasında hikâye ideolojik keskinliklerle hayattan kopan idealist insanların hayatın realitelerinden uzak yaşamalarının onlara yüklediği ağır yükü konu eder. Böyle insanlar az değildi(r). Gerek örgün gerek özgün eğitimle okuyorlardı. Bilgili, samimi, iyi kalpli, saf insanlardı. Saflıklarından dolayı halis, katıksız adamlardı. O kadar saftılar ki, hayatın çocukluk ve ilk gençliklerindeki gibi, en azından kendileri adına tertemiz, dupduru akıp gideceğini sandılar. İyi kalpli, iyi niyetli, iyi düşünceli olmak, başarmak demekti. Hatta gerçek başarı buydu; insanın kendini bilmesi, bulması, gerçekleştirmesi. Skalalara, hiyerarşilere karşı oldukları için en kenar mahallelerde, halklarıyla iç içe yaşama yolunu seçti çoğu. Belki de imkânsızlıkların mecburiyetiyle oralara tutundular, oralarda tutunmaya çalıştılar. Bir anlamda gittikçe büyüyen mağduriyetleriyle zaten mecburen kentin varoşlarına itildiler. Ne ki bu yoksunluk ve yoksulluk kıyılarında ütopyalarında, hülyalarında kurdukları kültür ortamını bulamadılar. Bu benliksiz, kimliksiz, boyutsuz insanlar kültür üretemezmiş meğer. Hayatta karşılığı olmayan idealleriyle birlikte zaman boşa geçer, geçmiştir. İçine düştükleri dipsiz, yankısız boşlukta geç kalmanın faydasız pişmanlığı yaşanır, yaşamışlardır.
Çevremizde radikal aşırılıklarla kendini her şeyden soyutlayıp yaşadıkları derin çelişki ve çıkmazları içinde ufalanan, eriyen, kaybolan böyle tipleri, daha açık ifadeyle tertemiz vatan evlatlarını siz de ziyadesiyle görmüşsünüzdür.
Akıl ve inanç dayanaklarıyla önce düşüncede oluşup sonra bütün benliği istila ederek varlığı tıkayan koşullanmalar olur. Bu sağcısında, muhafazakârında, solcusunda, dervişinde, herkeste olur. Bir hastalık gibi insana musallat olan saplantı yakaladığı kişinin kimyasını, dengesini bozar. İşte Halil Bey’de hayat, hakikat ve insanlarla mesafesini ölçülü ayarlayamamış böyle bir tiptir. Bütün iyi niyetiyle halkını, insanlarını kurtarmak ister. Varlığını çok sevip uğrunda her şeyi göze aldığı halkının kurtuluşu için seferber eder. Olaylara karışır. Onlar için çabalar. Bu hayat tarzı ona huzur vermez de değildir. Ne var ki uğrunda hayatını verdiği halkından onu sevindirecek ilgiyi, daha doğrusu takdiri görmez. Hatta kendisine tuhaf gözlerle bakıp, yabancı muamelesi yapar, yadırgarlar. Halil Bey’in varlığından şüphe bile duyarlar. Halil Bey fikri, estetik hemen hiçbir nitelikleri olmayan bu insanlarla dostluk kuramaz. Hatta tek dostu kendisini verdiği sigaradır. Bir ömrün böyle geçtiğini hayıflanarak düşünen Halil Bey, bir yandan her şeye rağmen insanlarına karşı kötü niyet taşımaz, husumet beslemez. Ancak ağır geçim şartlarına dayanmak zordur. Arkadaşları vasıtasıyla geçici de olsa kimi işlerde çalışır, çalışma yolunu seçer.
Bir gün kendini bir kavga içinde bulur. Onları ayırmak isterken isabet aldığı bir bıçak darbesiyle hayatını kaybeder. Ölüm anındaki izlenimi derin, hazin tedailer uyandıracak tarzda okuru sarsar. Sosyolojik bir gerçeğin sarsmasıdır bu: “Halil Bey ne olduğunu bilmeden göğsünde müthiş bir acı duydu. Sanki iki şimşek gökten yere saplanmıştı. Yere yıkılırken, gözleri, elleri ve bıçaklarını yana indiren o iki kişinin yüzüne takıldı. Bu yüzleri bir yerden tanıyordu, bir yerden. Hep ve her yerde aslında karşısına çıkan bu yüzler değil miydi?” Bu soru okura sorulu- yordur doğalıkla. Ben de okur hissemden payıma düştüğü kadar “Evet o yüzlerdi” diyorum. Bir şey daha var; sanki şeytanı azmettiren evhamlı şüphe bir punduna getirip Halil Bey’i kim vurduya götürerek ondan kurtulma yolunu mu seçmiştir acaba? Niçin olmasın? Hayatları değersiz olduğu için ölümleri de değerli olmayan, olur olmaz şeylerde konuşup anlaşmanın zerresini huy edinmediklerinden sonu ölümle, kanla biten it dalaşmaları yapmaktan çekinmeyen o insanlar. Yani Halil Bey’in yaşadığı mahallede, sokakta, apartmanda kendisini yadırgayarak, tuhaf karşılayarak yuvarlanıp giden o insanlar, işte onlar!..
Kayboluş öyküsünde de düşsel bir muammanın, muamma dolu bir hatırlayışın içinde meçhulü arıyorsunuz. O aradığınız şey esasında bir hayal gibi yaşadığınız belli belirsiz güzelliklerdir. Güzellik olduğunu hissediyorsunuz ama varlığınıza hangi noktalardan değdiğini, nüfuz ettiğini bilemiyorsunuz. Kendi payıma ben bu öyküyü okuduğumda çocukluğumun derinliğinde kalan sonraları geçmişin nezih ilhamıyla güçlenen değerlerimin ve değerlendirmelerimin etkisiyle okudum. Altı yedi yaşlarında olmalıydım. İlk mektebe başlayıp başlamadığımı tam hatırlamıyorum. ‘Esoğlu Mılla’ diye anılan bir zat-ı muhterem vardı. Bembeyaz entarisi, cübbesi ve sarığı veya başlığıyla yukarıdan, Çoban Hasso veya Tepe’den aşağıya bastonunun da yardımıyla kuğu gibi süzülerek geliş fotoğrafı zihnimden silinmez. Masaldan, destandan, rüyadan çıkıp geliyor gibiydi. Göklerden, bulutlardan dünyamıza inmiş bir melekti sanki. Kim bilir belki o yokluk yıllarında hemen herkesin yamalı elbiseler, yırtık çarıklar giyindiği dönemlerde onun pırıl pırıl giyinişi, beyaz sakalı, nur yüzü bu etkiyi kendinden uyandırıyordu. Daha sonra doğduğum yıl rahmetli olan dedemin has ahbabı olduğunu öğrenmem ona hürmetimi ikiye katladı. Peki ne oldu Esoğ S lu Mılla’ya? Yok oldu. Sezai Karakoç’un öyküsünde giz dolu söylemiyle büyülü bir zaman aralığında yaşayıp sonra kaybolan kahramanı gibi kayboldu.
Kayboluş hikâyesinde de böyle bir kişi vardır. Anlatıcı onu çocukluğundan kalan hayallerin izleriyle anlatmaya çalışır. O çağlarda zihin tam oluşmadığı için bu esrarlı kişiyle ilişkilerin içerik ve mahiyetine tam vakıf olamayız. Bu vakıf olamamanın belirsizliği hikâyeye apayrı bir tat ve boyut katar: “Bir yaz günüydü. Aldığımız bir haber üzerine, biz çocuklar yola düzülüp kasabanın öte ucundaki akraba evine gittik. Şehirden bir akrabamız gelmişti.” “Birinci Dünya Savaşı yıllarında rastlantı olarak hayatın ve ölümün, uçlarına kadar gidip gelmiş bir ağabeydi gelen.” “Neler anlattığını şimdi hatırlamıyorum. Bize hiçbir şey sormuyordu.” “Sözlerini anlamak için zihnen oldukça çaba sarf etmemize rağmen bunlar bize tümüyle uzak ve yabancı şeylerdi. Daha doğrusu henüz hazır olmadığımız konulardı.” “Bunlar çocuklara söylenir mi, düşündüğü bile yoktu bunu. Başkasına söyler gibi anlattığı bu şeyleri belki de kendisine söylüyordu. Belki de söylevi için bilhassa biz çocukları seçmişti. Biz onun için pürüzsüz, bulutsuz aynalardık.” “o ne zaman gitti, nasıl gitti bir daha söz konusu olmadığından bu olay, nice çocukluk olayları gibi hatıralarımızın boşluğuna gömülüp kaldı.” “Sonraki yıllarda, seyrek de olsa O’ndan haber alırdık. Evlenmiş, arka arkaya çocukları olmuş, basit bir iş yapıyormuş; dükkânda işi iyi değilmiş ve onu sıkıyormuş; geçim zorluğu içindeymiş v.b.” “Birkaç yıl sonra gelen haber ise korkunçtu: kaybolmuştu!”
Yaptığım iktibaslarla aynı zamanda hikâyenin buraya kadarki kısmının bir özetini de yapmış gibi oldum. Bu esrarengiz adam kimdir? Cihan harbine katıldığı, uçlarda yaşadığı ve basit, yalın bir kişi ve dertli olduğu hissettirilen kimliği dışında fazla bir şey bilmiyoruz. Bu adeta bir destandan, bir rüyadan çıkıp gelen insan belli ki haset- sen çocuklara konuşmak istemiştir. Metinde ._ açık bir izahat olmadığı için okur havsalası niçin çocuklarla konuşmak istediğini kendisi bulmaya çalışıyor. Ve yine belli ki savaşta yaşadıklarını anlatmaktadır. Ve yine belli ki savaşın siyasal, kültürel boyutlarına değinmektedir ve bunu adeta tarih düşer gibi çocuklara yani geleceğe, yani canlı, diri dimağlara, yeni zamanlara anlatmaktadır. Çocuklar pek anlamasa da esasen öncelikle o yaşantıların, umutların, hedeflerin anlatılması, hususen de zamana anlatılması gerekir. O kişi çocuklara değil de zamana konuşuyor gibidir. Kendi kendisine ve kendini kendine anlatıyor gibidir. Burada adeta bir tarihin vicdanı, bir milletin ruhu atıfetle dâiye-i tekevvün ediyor; kendini sığaya murakabeye çekiyor. Burada acaba bir değer bilince, bilinç değere mi dönüştürülmek istenmektedir? Öykü yazarı okurlara en azından bana bunları hissettiriyor. Ama bunun böyle olduğunu söylememiz mümkün değil elbette. Çünkü öykünün kahramanlarından biri olan anlatıcıda bile bu durum tam vuzuha kavuşmuş değildir: “Bugün de o kayboluşu açıklayabilmiş değilim, benim için hâlâ bilinmezliğini koruyor. Fakat belli belirsiz, bana öyle geliyor ki, O, kayboluş ya da kaçış sebebini, kasabamızı ziyaret ettiği o gün, biz çocuklara bir parça çıtlatmıştı.” “Sözlerinde, belki kendisinin de farkında olmadığı ruh halinde, o kayboluş sebebini bize açıklamıştı gibi geliyor bana,”
Hayat kaybettiklerimizin hüznü, bulduklarımızın sevinciyle daha canlı oluyor. Yani hayat kaybettiklerimizle de güzel veya kaybettiğimizi sandıklarımızla da. Kim bilir belki onlar varlıkla hayatın pek de anlayamadığımız, iyi ki de anlayamadığımız işleyişi ile benliğimizde başka bir renkle, çizgi, motifle yer etmişlerdir bilemeyiz. Çoğu zaman da bildiklerimizle hayatın büyüsü bozulmuyor mu? Nasıl ki bu öykünün büyüsü artıyorsa.
Sanırım eserin hem felsefî hem estetik önemi kısmen de olsa anlaşıldı. En iyisi üstat şairimizin öykülerini ince bir tahassüsle okumak.