Şiirin Beylerbeyi: Nurettin Durman

“Aramızda kalsın ama gül gibi açacak Bir gün elbet kalbimizdeki yaralar…” N. Durman

Şair, sözü sekerattan kurtaran yegâne kişidir.

Kelimeler, tarihin ve kültürün izleri kadar; edindiklerini anlamları da taşımakla mükel­leftir. Bu mükellefiyet, oldukça özeldir. Zira bakir kelimelerin nikaplarını açma şerefi yalnızca şairlere bahşedilmiştir. Hangi an­lamda, nerede, nasıl kullanılacağını; hangi terkiplerle bir araya gelirse okuru hayrete düşüreceğini sadece söz ustası şairler bilir.

Şiir, sadece edebiyatın değil; bütün sanatla­rın başkentidir. Mükemmel bir resme hayran hayran bakarken içinizden “sözlerin en gü- zeliyle betimleme” geçer. Michelangelo’nun mermer bir heykelini anlatabilmek için de kelimelere sığınmak gerekir. Belki de keli­melerin nikabını açamadıkları için ressam ve heykeltıraş olmuşlardır bu sanatçılar, kim bilir.

Şiir, anlam kadar ritmin yani harmoninin egemen olduğu bir sanattır. Şiir, anakroniz­mi kıran bir olgudur. Geçmişi, an’ı ve yarını bir arada taşıyan şiir sanatı, bu bağlamda bi­riciktir. Taklit yerine gelenekten beslenen ve özgünlüğü yakalayan şairler, edebiyat tarihi­ne adlarını altın harflerle nakşetmişlerdir. Nurettin Durman, “Dünyadan Geçerken” okura türkü tadında şiirler bıraktı. Hayatını şiire ve edebiyata vakfeden Durman, daha önceleri “Beylerbeyi Durağı’nda”10 bir şairken; şimdilerde “Şiirin Beylerbeyi” ünvanı- nı hakkediyor kanaatimce. Çıra, Durman’ın şiir külliyatını “Dünyadan Geçerken I-II” adıyla iki cilt halinde yayınladı. Şiirlerin kronolojik olarak verilmesi, okura ciddi bir kolaylık ve fevkalade bir imkân sunuyor. Bir okur ve akademisyen olarak söyleyeceğim ilk şey; Durman’ın şiirinin bir tekâmül şiiri olduğudur. I. Cildin ilk sayfalarında yer alan “İlk Şiirler”deki acemiliklerin daha sonraki şiirlerde yer almadığını, şiirinin imge, imaj ve söylem bakımından kemâle evrildiğini rahatlıkla görebiliriz. Örneğin; 1963 yılında kaleme aldığı “Anneme” şiiri, oldukça sade­dir. Annesinin ölümü üzerine on sekizlik de­likanlı Durman, içten ve samimi bir edayla duygularını şöyle ifade eder:

“Uçuktu rengimiz kırıktı kalbimiz/Sensiz evrenimiz loştu/ Bizimle herkes ağlıyordu anneciğim/ Alevler kopuyordu içimizden/ Benliğimiz sarsılmıştı/ Ve artık anne diye­meyeceğim…/ (s.21).

Durman, bu ilk şiirlerde duygunun seline kapılmış; ancak söylemin künhüne varama­mıştır henüz. Geleneğin çağdaş yorumları arasında kendi sesine yer bulmaya çalışan genç bir şair olarak tarif edilebilir bu yıllarda. Haziran 1964’te yazdığı “Bingöl’e Özlem” şi­iri de hakeza aynı özellikleri taşır: “Bunca yıl görüşmemek/Ne demek bilir misin? / Çokça özlem birikti içimde / Sana selam ederim sevgili Bingöl’üm/İlkbahar günlerinde esen yellerde/ Çoban türkülerini çokça dinledim/ Soğuk sularını içtim biliyorsun/Sana selam ederim sevgili Bingöl’üm./ (s.23).

Bu satırlar, içtenlikle yazılan asker mektup­larını hatırlatır. Samimi, duygulu ve biraz da hüzünlü mısralar. Gençlik dönemi, her sa­natçı için eskizler dönemidir. Bir tür arayış ve kendini bulma dönemi… Çoğu zaman sancı­lıdır. Bu eskizler dönemini sağlıklı atlatan sa­natçı, olgunluğa doğru yol alır. Ancak bu, ge­nel geçer bir kaide değildir. Edebiyatla iç içe olanlar bilir ki, Edebiyat-ı Cedide hareketine mensup sanatçıların hemen hepsinin ilk dö­nem eserleri daha güçlüdür. Hareket dağıl­dıktan sonra aynı başarıyı gösteremedikleri görülür. Halit Ziya’nın Mai ve Siyah’ı; Meh­met Rauf’un Eylül’ü bu min­valdedir. Sanat, tecrübe ister; ancak bütünüyle tecrübeye/ yaşa bağlı değildir. Sanatçının yoğun duygu hali, motivasyo­nu, içinde bulunduğu şartlar, sanatsal üretimi doğrudan etkiler. Bu bakımdan sanatın niteliği, sanatçının olgunluğu dönemlere bağlı olarak fark­lılık arz eder. Durman için bu durum “daima tekâmüle doğru”dur. Mimar Sinan gibi, O’nun da çıraklık, kalfalık ve ustalık dönemleri vardır. Yu­karıda yer verdiğimiz şiirler, çıraklık dönemine ait eskizler­dir. Tematik bütünlük içinde şiirine bakmaya devam edelim; ilk şiiri üzerinden yaklaşık otuz yıl geçer. Dur man, 1994 Mayıs’ında “Anne Anne” şiirinde artık kalfadır: “Kaç ihtilal oldu annem an­nem kaç ihtilal/gülmedi hiç yüzüm gelmedi hiç huzur/ kış geldi bahar geldi yaz geldi… Mavisi kaldı mı gökyüzünün/ yeşili denizin/ tahammülü sevgilinin/ muhabbeti şehrin/ ah annem./ (s.162). Divanyolu’ndaki acemi şair yerine Beylerbeyi’nde ayakları üstünde “Du­ran” bir şair vardır artık. Kelimelerle ünsiyeti artmış, özgüvenli bir limandan seslenmekte­dir. Çoban türküleri yerine çağdaş yorumla­ra kapı aralayan, geleneği arkasına alan bir şair. Şiirde biçim ve içerik bakımından belli bir mesafe alınmıştır. Durman, şiir iklimine kendi sesini, kendi rengini vermeye başladı­ğı bu dönemde yeni imgeler peşindedir: “Ay doğmadı sandım/ Çapulcu bir telaştır mo- ğoldur akşamüstü/ öperler gözlerimden cum­huriyet olurum./ (s.173). Çapulcu ve Moğol bir akşamüstüne denk geldiyseniz, öpseler de öpmeseler de gözlerinizden “cumhuri­yetsiniz” artık. Bu eskizler Durman’ın kendi ritmini aradığı yıllardır. Kalfalığın hakkını vermeye, olgunlaşmaya devam etmektedir: “Ah benim aynalı yüzüm/Sana bakmaktan suçlu bulunmuş gözüm/ Beylerbeyi Üskü­dar arasında/Beyaz alınlık, berrak gökyüzü, kuytu yürek/bu zor günde, hayata dair zem­heride / bıçak ağzında, hayın tuzakta/üstüne üstlük açan sen misin/ sende mi dökündün beyazlarını kiraz ağacı/saka kuşu mudur, arka bahçe/cıvıl cıvıl ortalık (s.203). “Sana bakmaktan suçlu bulunmuş gözüm” söyle­mi, her bakımdan usta bir şairi muştulamaktadır. Şule-i Aşk şiirinde sehl-i mümteni örneği sayılabilecek şu mısralar tatlı bir meltem edasıyla okşar ku­laklarımızı; “biz aşk dedik/de­dik ya / aşk ile / ya Hu” (s.210).

Sanatın sacayağı diyebileceğimiz sanatçı – eser – toplum üçleme­si, bir bakıma ebedîliğin teme­lini oluşturur. Her sanatçı, bu üçlemede ken­dince bir öncelik seçer. Sanatçı, kendini öceler- se üslubu, eseri öncelerse sanatı, toplumu önce- lerse temayı merkeze alacaktır. Şiir ikliminde söylem ve imge ağır bastığından çoğu şair, eser ve üsluba yoğunlaşır. Durman, tematik açıdan toplumu öncelerken kişisel üslubunu da korumaya çabalar. Kalfalık dönemi şiirle­rinde şehrin fısıldadığı isimler ve mekanlar, mısralara misafir olur: Beylerbeyi, Üsküdar, Eminönü. İstanbul göze yakın şiir mekan­larıyken; Bingöl, Mekke, Kudüs, Bosna. gibi mekanlarsa; gönle yakın, gönül coğraf­yalarıdır

Durman, İstanbul’a renk veren tarihî şahsiyetlere sıkça yer verir: “Mahmud-ı Sani” şiirinde padişah II. Mahmud’u yerden yere vurur. Nef’îce bir eda sezilir şiirinde: “Mahmud-ı Sani idiniz geniş omuzlarınız vardı/Amcanız merhum ney üflerken mi öl­dürülmüştü ne / Kelleler alınırdı kan akardı / Gözleriniz nedense hep batıya bakardı…. Mahmud-ı Sani idiniz yani gâvur padişah / Artık cenaze salatınız ilgadır/ Hanidir me­raklar içindeyim/ Neredendir bu ilham Allah aşkına nereden/ Uykularım kaçıyor bir türlü bulamıyorum/ Bulamıyorum daha yeniçeri­ler mızıka-ı hümayun / Senedi İttifaklar, ka­pitülasyonlar / Frenk hayranlığı, Frenk gibi olmak.. / Mahmud-ı Sani idiniz başınızda fes / ayağınızda pantolon / bir de ferman-ı âliniz/ölümünüze yakın/ “Tiz kellesi vurula Paşa Reşit’in” / Altında tuğranız…/ (s. 73­74) Osmanlı’nın siyasi açıdan en bunalımlı dönemlerinden birinde padişahlık yapan II. Mahmud, Batılılaşma fikrine bağlı kalarak pek çok reform yapmıştır. Askerî ve idarî alanda yapılan yeniliklerin yanında sosyal hayata da sirayet eden değişim ve dönüşüm­ler, çoğu zaman eleştiri konusu olmuştur. Padişahı haklı bulanlar kadar, onun yaptık­larını yanlış bulanlar da olmuştur. Durman, bu reformları neredeyse bir ihanet olarak de­ğerlendirir.

Durman’ın şiiri “şehre meydan okuyan bir şiirdir.” Belki uzak ve gizil bir imge olarak Sezai Karakoç’un masal şiirindeki “yedinci oğul”a yorumlanabilir. Şehre yenilmeden kendi kalabilmenin peşindedir şair. Buna şehirden tecrit olmadan şehri tercih etmek diyebiliriz: “Dostum söz kestim ant içtim / Şehri böyle bırakmak imkânsız diyorum/ Çünkü bu şehri İstanbul ki / Girmiştir bir defa gönül hanemize (s.178).

Durman’ın şiiri çok katmanlı olmasa da ustalık dönemi diyebileceğimiz 2000’li yıl­larda, daha mümbit bir şiir zemini buluruz eserlerinde. “Taşın Rüzgâr Hızında Konuş­tuğudur” şiiri, her bakımdan ustalık döne­mine işaret eder. Şiirin adı dahi değişmiştir. Daha önce “kelime” bazında şiir ismi seçen Durman, artık mısra ağırlığında şiir isimleri tercih etmektedir: “Bir taş, bir taş daha. Bir taş bak / geliyor kurşun, gözü kanlı simge / çöl mahpusu ve rüsva; gülü kırmızı olan / beyaza şan veren hallaç vay / zehirli bir ok mu değdi kalbine söyle? / Bir taş, bir kurşun, bir gül, bir yürek…” (s. 371). Şiiri mü­dafaa etmek gerekmez lakin, şiirin şerefini şair korur. Şiirde ses ve anlam dengesini iyi kurmak, şiirin ne bir fazla ne bir eksik mesa­besinde olması önemlidir. Durman, çetrefilli bir dil kullanmadan kelimelerin ezgi ve uyu­muna dikkat eder.

Şiir, bilinçli bir söylev biçimidir Durman için. Manzum şiir tadında yazılan “Seni Beklerken Cancağızım Ben Böyle” bölümü başlı başına dikkate değerdir. “Dedim; çıkayım bir nağ- ra atayım helak olsun artık fesleğen kokulu yaz! / Kalmasın bana da bu alemin sırrından başka hiçbir işve hiçbir naz! (s.484) mısraları içtenliğin bir nutka dönüşme halidir.

Poetik açıdan şiirde kendi ekosunu bulan Durman, 60 yıllık sanat hayatında daima gü­zelin ve güzelliğin peşinde olmuştur. Kendi ifadesiyle “ustası olmayan” şair acemi im­gelerle yola çıksa da kanaatimizce kendi şiir menziline çoktan varmıştır.

“Ustam yok / acemi bir imge ile çıkıyorum yola / Şehri iğdiş edilmiş düşüncelerin / or­tasında bulduğum zaman / Kavramların bir- virine karıştığı pazarda / Sarı siyah koridor­lardan geçiyorken/havada kalıyor her şey / Her şey yeniden yürüyor caddelerde/sonsuz bir kelime olarak can evimden:

Hayata uyanıyor aşk… (s.220)

Yüreğini şiirle yıkayan Durman, bir rahmet sağanağına maruz bırakıyor okuru “Dünya­dan Geçerken”… Zira O, dünyadan sadece ve sadece “geçtiğimizin” farkına varmış en­der kişiliklerden biridir. Bazen bir münzevi duasıyla, bazen şehri ayaklandıran bir na­rayla çıkar karşımıza. Durman her haliyle bizden biridir. Şiirin insana dokunan tarafıy­la hayatımıza renk katmaya devam ediyor. Bereketli bir ömür dileğiyle;

Söze hacet kalmadı.

Başka kim var kapılardan kapılara sürüne­rek gitmiş olan benim gibi? Benim gibi sürç-i lisan dolaşıp durmuş olan hayatın çıkmaz sokaklarında? (s.478)

1-Uçak, S. (2018). Beylerbeyi Durağı’nda Bir Şair: Nurettin Durman, Ay Vakti, S.173.

Bu yazıyı paylaşın