başladı her şey ve her şey bitti
baharla gelen yine baharla gitti
Ankara’da
ıssız bir sokak ortasında
başı hep öne eğik
biraz kekre, biraz yitik
tek başına yürüyen biri vardı Şirâze
kimsenin onu
onun da kimseyi tanımadığını
ve sırf bu yüzden bu ıssız sokaklarda
gün boyu
yalnız ve sessiz yürüdüğünü sanırdı
Ankara’da Şirâze
Tandoğan’dan Maltepe’ye
Beşevler’den Beştepe’ye
Emek’ten Kocatepe’ye…
sağlı sollu kaldırımlar boyu akan insanların
yüzlerinden ve gözlerinden dökülenleri
biraz merakla, biraz gayr-i ihtiyârî
eğilip toplardı
çantası bu yüzden hep ağır, hep doluydu Şirâze
kimse bilmedi bu sessiz toplayıcı kimdi, kimindi
ve bir gün nereye, kiminle, yine sessiz
bir gölge gibi neden çekilip gitti
sonra
her yazdığı masala bir bir gizledi hâllerini, hayâllerini, Şirâze’sini
her yaşadığı şehre biraz dokundu, biraz da vuruldu
ve hep puslu akşamlarda
ve hep uykulu bakışlarla
tek bir isim yazdı okuduğu kitapların satır aralarına
kimse görmedi
Ankara’da Şirâze
her geçişinde bütün sokak isimleri ona gülümserdi
selâm verirdi o da, gizli bir sevdâ ve hürmetle karışık
rıhtımı olmasa da, sahile vurmasa da hiçbir yolu
yosun kokmasa da, dalgalı maviye uzanıp dokunmasa da bir yamacı
ve martılar doluşmasa da evlerinin çatılarına
o bu sokaklardaki her bir izi, her bir işâreti dolu dolu sevdi
ne zaman Kale’den baksa tüm yönlere eşit
yeniden duydu Ankara’nın ona ilk seslenişini:
“bir gün Mu’dan bahsedeceğim sana
inanma diye her okuduğunun doğru olduğuna
sana okumak nedir yeniden öğreteceğim
bir de nereye gidersen git benimle yürümeyi…”
Ankara’da
bir yerde duracağım, hem yabancı hem tanıdık
biraz karanlık ve biraz dağınık
ya da durdurulacağım ben
son durağım sen ol Şirâze
ben sensizliği hiç sevmedim