Sözün ve Sanatın İzinde Samimi Bir Yolcu : Sebahattin Ali

Geçen senenin 12-14 Ekim arası Ankara’da Edebiyat Festivalinin ikincisi yapıldı. Festival çok verimli, bereketli geçti. Türkiye Yazarlar Birliği Ankara Şubesi Başkanı Mehmet Sait Uluçay, festivalin, Sabahattin Ali’nin konuşulacağı bölüm için benden bir konuşma talep etti. Sayın Uluçay’dan gelen bir daveti reddedemem. Bu teklifi bana yapıyor olması, hemen her buluşmamızda yurttan ve dünyadan farklı kesim ve duyarlıktan birçok sanatçı ve düşünürü, bediî veya felsefi muhabbetin konusu yapmam sebebiyledir. Bu kapsamda Sabahattin Ali’den de söz etmişliğimiz hatta tavsiyemiz olmuştur. O mütalaada Sabahattin Ali’nin öldürülerek susturulmasına kadarki zor mu zor hayatını, haysiyetli aydın tavrını konu ettim. Bu yazıda ise genel hatlarıyla onun sanatçı kişiliğine, daha çok da hikâyeci, romancı yanına değineceğim.

Ali, edebiyat dünyamızda ilkin hikâyeleriyle görünür oldu. 1935 ‘de yayınlanan Değirmen adlı kitabındaki hikâyeleri 20’li yaşlarda yazmaya başladı. Bunu kağnı, Ses, Yeni Dünya, Sırça Köşk izledi. İlk romanı ‘Kuyucaklı Yusuf’ haklı bir takdir topladı. Çağdaş bir destan havasını ustalıkla roman düzlemine taşıyan, roman dili, kurgusuyla anlatan bir eser. İçimizdeki Şeytan’da dönemin insan tipi, sosyal yapısı entelektüel hareketlilikle birlikte ustalıkla kurgulanır. Son romanı ‘Kürk Mantolu Madonna’dır. Bu eser son zamanlarda birdenbire popüler oldu. Özellikle gençler harıl harıl Madonna’yı okuyor. Satın alınıp okumasına denk bir anlama gerçekleşiyor mu ondan emin değilim. Hele geçenlerde bir arkadaşım tam da Sabahattin Ali ve Madonna’sını konu edinen bir televizyon programını izlememi sağladı ki sormayın; tam bir rezalet, tam bir kepazelik. Neden mi? Geri plana yansıtılmış yazarımızın ve mezkûr romanın kapak resmi önünde genç sunucu iki bayan misafirine eseri ve sanatçıyı soruyor. Eseri okuduğunu söyleyip sohbete dalan konuklardan biri Amerikalı şarkıcı Madonna’dan bahsediyor, aklınca eseri bu bağlantı üzerinden anlatıyor. Sunucu bu kitabın 1940’larda yazılıp yayınlandığını söyleyince hâlâ bir süre daha münasebetsizliğini anlayamamanın şaşkınlığı içinde eveleyip geveliyor. Sunucunun döndüğü diğer konuşmacı kitabı okumadığını, konuyu da bilmediğini beyan ediyor. Sunucu da kitabı okumadığını beyan edince, arsız sırıtmaların saçmalığıyla rezil oluyorlar. Tam bir komedi; trajik bir komedi! İnsan konu etmek için ekranda binlerce insanın karşısına çıktığı kitabı okumaz mı? Bu nasıl bir boş vermişliktir, aymazlıktır. Tuhaf ama maalesef insanların bilmedikleri hususlarda ahkâm kesmeleri kötü bir huya dönüştü son zamanlarda. Bunun sebeplerini ben yarı buçuk kestiremiyor değilim ama yeri burası değil; başka zaman konu ederiz. Korkarım şu sıralar gençlerin Sabahattin Ali’ye ve Madonna’sına ilgileri sanat edebiyat beğenisine, estetik seçiciliğe dayanmıyor. Kitabın tematik esprisine vakıf olmadan orada anlatılan romantik âşka meftun oluyorlar galiba. Olsun, ileride hem bu romanın hem başka kitapların harekete geçirdiği duyarlık, daha incelikli anlamlarla kıvamını bulur; yeter ki okusunlar.

Ben Sabahattin Ali’yi erken duydum, geç okudum. Daha ortaokul yıllarımızda Hasan Basri Aydın isimli Türkçe-Edebiyat hocamız bize Kuyucaklı Yusuf’tan bahsediyordu. Ancak o yıllarda Sabahattin Ali’nin yaygın bir tanınırlığı yoktu. Hocamızı da edebi veya fikri yönüyle ilgilendirmediğini, sadece bağnaz bir devrimbazlıkla onu bize tavsiye ettiğini anlayacaktım. Doğrusu çocuksu sayılacak bir psikolojik tepkiyle, sırf bende saygı ve sempati uyandırmayan o hocamızın tavsiyesi diye ilgi duymadım. Ali’yi önemine müsavî bir ilgiyle keşfetmem batı sanatında heykel ve resim üzerine çalışırken ‘Madonna’lar üzerine yoğunlaştığım fakülte yıllarıma denk gelmesi hem iyi olmuştur hem de muazzam bir tevafuk olarak bana büyük kolaylık sağlamıştır. ‘Kürk Mantolu Madonna’ romanını o sıra okudum. O’nu okuma serüvenimin böyle başlayıp ilerlemesi, romanın tematik derinliğine uygun anlama daha tutarlı nüfuz etmemi kolaylaştırdı.

Su gibi akan dili, sürekli merak uyandıran gizemi ve gizemli kurgusuyla birlikte ‘madonna’ portresi veya kavramında olduğu gibi romana serpiştirilen sırlı noktalar, birbirine o kadar ustalıkla bağlanıyorlar ki, bu bağlanışa siz de katılıyor ve kitabı bitirmeden bırakamıyorsunuz. Kitap, neredeyse herkese ve dünyaya küsmüş kadar içine kapanık çevirmen büro memuru Raif Bey’in Almanya’da Berlin’de yaşadığı bir âşk ilişkisinin ekseni ve etkisinde biçimlenen bir hayatı ve kişilikleri hikâye ediyor. Balıkesir Havran’da Sabun imalatı yapan bir ailenin çocuğu olan Raif Bey, gençliğinde canlı, cevval, sanata düşkün, edebiyatla, resimle ilgilenen, okuyan bir delikanlıdır. İştigal alanları ile ilgili ihtisas yapmak için babası tarafından Berlin’e gönderilen Raif Bey ilgisi gereği bir resim sergisinde bir tablodan ziyadesiyle etkilenir. Kendi ifadesiyle tablonun karşısında mıh gibi çakılı kalır. Tabloda kürk mantolu bir kadın tasvir edilmiştir; daha da doğrusu ressam kendisini yorumlamıştır bu resimde: ‘Maria Puder, Selbstporträt.’ Tasvir Raif Bey’in adeta aklını, ruhunu, bütün hissiyatını cezp etmiştir. “Bu portrede ne vardı?.. Bunu izah edemeyeceğimi biliyorum; yalnız, o zamana kadar hiçbir kadında görmediğim garip, biraz vahşi, biraz mağrur ve çok kuvvetli bir ifade vardı. Bu çehreyi veya benzerini hiçbir yerde, hiçbir zaman görmediğimi ilk andan itibaren bilmeme rağmen, onunla aramızda bir tanışıklık varmış gibi bir hisse kapıldım. Bu soluk yüz, bu siyah kaşlar ve onların altındaki siyah gözler; bu koyu kumral saçlar ve asıl, masumluk ile iradeyi, sonsuz bir melal ile kuvvetli bir şahsiyeti birleştiren bu ifade, bana asla yabancı olamazdı. Ben bu kadını yedi yaşımdan beri okuduğum kitaplardan, beş yaşımdan beri kurduğum hayal dünyalarımdan tanıyordum.” Raif Bey, hemen alt paragrafta benliğindeki kadın imajını biçimlendiren kadınları anarak şöyle devam eder: “Tarih kitaplarında okuduğum Kleopatra’dan, hatta mevlit dinlerken tasavvur ettiğim, Muhammed’in annesi Âmine Hatun’dan birer parça vardı. O benim hayalimdeki bütün kadınların bir terkibi, bir imtizacıydı.” Yani bu portrede ilahî bağlanışlardan da mütevellit âşk, kudret, sevgi, merhamet, kararlılık, çekingenlik gibi faziletler, yüksek düzeyli bir şahsî hal almıştır.

Sergi salonundan edindiği katalog ve gazetede eserle ilgili bir eleştiriden tablonun Andreas del Salto’nun Arpie Madonnası ile şaşılacak benzerlikler içerdiğini okuması üzerine, Floransalı bu 16. Yüzyıl ressamının mevzubahis eseri hakkında araştırma yapar. Bir kere resmin, dolayısıyla ressamın, Meryem’in çocuk İsa ile birlikte tasvir formu olan madonna’ya benzetilmesi, esere masum, naif bir estetik ve derinlik katan apayrı bir bağlamdır. Portrenin yani Kürk Mantolu Maria Puder’in, sonsuz merhameti, ilahî bağışlamayı, korumayı, tanrısal şefkati ve kararlılığı yansıtan Madonna’yı anıştırması, ruhunu adeta eserdeki duygu çağrışımına teslim etmiş genç Raif için son derece sarsıcı, kuşatıcı manevî etkiler yapmıştır. Bu etkiyle Raif Bey’in her gün salona gidip başka değil saatlerce sadece o resme hayran hayran bakması orada bulunan Maria Puder’in yani ressam hanımefendinin dikkatinden kaçmaz. Sonuç itibariyle Maria Puder’le tanışıp yakın bir dostluk ve âşk yaşarlar. Raif, babasının vefatı üzerine Türkiye’ye dönmek durumunda kalır. Uzun süre Puder’e yazdığı mektuplara cevap alamaz, haberleşemezler. Meğer daha sonra Puder’in gittikçe artan hasret ve bekleyiş duyguları içinde vefat ettiği, mektuplara bu sebeple cevap veremediği anlaşılır.

Bu arada bir kızının da olduğunu öğrenen Raif, zaten kendisini içinde eriten sonuçsuz umutların daha da kesifleşmesiyle büsbütün hayata küser, içine kapanır. Bu içe kapanış, bütün çaba ve istemelerine rağmen kendini bir türlü gerçekleştiremeyen, kendisine ve hayatına ilişkin özlemlerini, düşüncelerini gerçekleştiremeyen bir insanın tepkisidir. Bir anlamda bu tepki insanın kendi pişmanlıklarının öç alma duygusuna benzer bir tutumla dışa yansıtılarak yaşama biçimine dönüşmesidir. Bir küsmedir; kime? Kendisine. Bir uzaklaşma; kimden? Kendisinden, Bir cezalandırma; kimi? Kendisini. Ve giderek kendinden, hayattan öç alma. Raif Bey’le aynı odayı paylaşan mesai arkadaşının diliyle anlatılan Romanın ilk sayfası onu tasvir eder. Bir iki cümlecik iktibas yeter: “Ne zaman kendimle baş başa kalsam, Raif Efendi’nin saf yüzü, biraz dünyadan uzak, buna rağmen bir insana tesadüf ettiği zaman tebessüm etmek isteyen bakışları gözlerimin önünde canlanıyor. Hâlbuki o hiç de fevkalade bir adam değildi. Hatta pek alelade, hiçbir hususiyeti olmayan, her gün etrafımızda yüzlercesini görüp de bakmadan geçtiğimiz insanlardan biriydi. Hayatının bildiğimiz ve bilmediğimiz taraflarında insana merak verecek bir cihet olmadığı muhakkaktı. Böyle kimseleri gördüğümüz zaman çok kere kendi kendimize sorarız: “Acaba bunlar neden yaşıyorlar? Yaşamakta ne buluyorlar?” Bir iki cümlecik girişin ardından roman bu ifadelerle başlar. Teknik olarak Raif Bey’in son dönemlerinden başlayan anlatım, Raif Bey’in Maria Puder’i ve Berlin Günlerini merkeze alan hatıra defteri üzerinden geriye dönüşle merak ve heyecan katsayısı zirveye çıkar.

Raif, saf, sanat, estetik ve güzellik duygusu olan, iyi niyetli bir delikanlı olarak bir Batı başkentinde Berlin’dedir. Ne ki içinde sevgiden yana (annesizlikle büyümüş) bir boşluğun olduğu anlaşılmaktadır. O boşluğu dolduracak sevgi, yüksek insani faziletleri tamamlayan mahiyete haiz olmalıdır. Başka söyleyişle faziletlerimiz yöneldiğimiz veya yaşadığımız sevgi ile daha çoğalmalı, değer bulmalıdır. Raif’in Kürk Mantolu Madonna’nın fizikî varlığından önce resmine âşık olması, aslında sevgi ile yoğunlaşan insan ve fazilet anlayışının mücerret hâlidir. Burada Leyla ve Mecnun mesnevilerinde öne çıkarılan geleneksel âşk tasavvurunda olduğu gibi şekle değil onun taşıdığı veya temsil ettiği özü arama, anlamı bulma, onunla bütünleşme eğilimi vardır. Esasen bu eğilim insanın müşahhas tecrübeleri üzerinden varoluş hakikatini arayışında herkesi coşturan duygudur. Bu duygu, bu bütünleşme arzusu olmasaydı hayat ne kadar tatsız, parıltısız oldurdu değil mi? Raif’in yönelişine benzeyen bir arayış veya birine güvenme, dayanma ihtiyacı da Maria Puder’de vardır. Esasen onda da sevgisizliğin, babasızlıktan kaynaklı olabilecek sahipsizliğin oluşturduğu bir boşluk vardır. Hatta denebilir ki bu boşluk derin uçuruma dönüşmüştür. 7 yaşından beri babasız büyümesi, hasta annesine bakmak zorunda olması, yaşadığı toplumun insan ve hayat anlayışı, hususen kadına karşı sorumsuz, sevgisiz, saygısız tutumlar onun içinde hem erkeklere karşı bir olumsuz kanaatin yerleşmesine hem de ancak güven ve saygı ile doldurulabilecek bir boşluğa yol açmıştır. Puder’in anlayışına göre sevgi ancak hesapsız güven ve hesapsız saf insani yaklaşımla hayatiyet kazanır, kazanmalıdır. Raif tam da bu nitelikleri haiz bir insandır. O’da Raif ile içindeki boşluğu doldurur.

Bu roman, muhteşem psikolojik hatta sosyolojik ve kültürel çözümlemelere kaynaklık edecek niteliktedir. Her iki kahramanın tavır ve tutumlarında ait oldukları toplumun değer, ruh ve anlam dokularına ilişkin önemli figürler, motifler, çağrışımlar vardır. Ayrıca hem hayatımızın her anında gördüğümüz Raif tipi ve elbette Maria Puder kişiliği, son derece başarılı anlatılan daha doğrusu özetlenen çizgilerle verilmiştir. İnkâr etmeye ne lüzum var; çoğumuzun benliği Raif Bey çizgisinden izler taşımaz mı?

Dili, kurgusu, konusu, anlatımı ile Türk romancılığının yüz akı eserlerinden biridir Kürk Mantolu Madonna. Ah ne olaydı ayrıntılara daha fazla yer verileydi. Çok yoğun; olgular, olaylar, duygular arasındaki geçişler çok hızlı. Daha fazla diyalogla birebir ilişkiler daha serimli, salınımlı olsaydı, tartışmasız dünya çapında bir esere sahip olacaktık. Bir roman özeti olduğunu düşündüren eser, bu haliyle de özgün değerine sahip olmuştur. Kürk Mantolu Madonna romantik bir eserdir. Ali’nin bu son eseri, rahmetli eğer özgür düşünce ve sanat düşmanları tarafından öldürülmeseydi, evrensel ölçekte ne eserler kaleme alacağının güçlü işareti değil, başlangıcı olacağını göstermektedir. Anlaşılacağı üzere sadece bu eser üzerine, eserin hacminden fazla yazılsa yeridir. Çünkü bu küçük dev eser içinde derin gizler, izler, izlekler, anlamlar, bakışlar, duyuşlar taşımaktadır. Şimdilik en iyisi bu değerlendirmeleri de yedeğe alarak onu bir daha keyfine vara vara okumak olmalıdır.

*
Genç yaşta öyküleriyle edebiyat dünyasında saygın bir yer edinen Sabahattin Ali’nin ilk romanı ‘Kuyucaklı Yusuf’tur. Tam 30 yaşında 1937 yılında yayınlanan bu roman sadece seçtiği konu, anlatım güzelliği, yarattığı tipler yanında yazarın yaşadığı dönemi yansıtması bakımından da fevkalade başarılıdır. Yokluklar, yoksulluklar, yasa tanımazlıklar, cinayetler, iktidara yakın kimi menfaat şebekelerinin gayri ahlakî ilişkilerle tezgâhladıkların tuzakların, gaspların, devlet yetkilerinin istismarı ile ağır bir bunalıma dönüşünü anlatır. Bir anlamda bize ilkokuldan bu yana anlatılan Cumhuriyetin altın döneminin gerçek yüzünü yansıtması bakımından önemlidir.

Roman daha ilk cümlesinde okuru can evinden yakalar: “1903 senesi sonbaharında ve yağmurlu bir gecede Aydın’ın Nazilli kazasına yakın Kuyucak köyünü eşkıyalar bastılar ve bir karı kocayı öldürdüler.” Katliamdan 9 yaşındaki oğulları Yusuf sağ kurtulmuştur. Kaza kaymakamı Selahattin Bey, öksüz ve yetim kalan kimsesiz Yusuf’u evlatlık edinir. Sonra da Balıkesir Edremit’e tayini çıkar. Aradan geçen zamanda Yusuf’la Kaymakam’ın Kızı Muazzez arasında var olan kardeşlik ilişkisi zamanla sevgiye dönüşür. Bu arada kasabanın zengin eşrafından Hilmi Bey’ler çeşitli katakullilerle Kaymakam’ı kumarda borçlandırırlar. Bu kanunsuz kasaba vurguncularının, devleti her bakımdan bağlamış, kuşatmış olmaları ilginçtir. Birçokları olayın Cumhuriyet döneminde değil, yazarın da belirttiği gibi 1903 yılında yani Abdülhamit döneminde geçtiğini beyanla içlerini rahatlatabilir. Öyle de olabilir. Ne ki, olayların yazarın yaşadığı dönemle örtüştürülmesi daha isabetli olacaktır. Zaten rejim tarafından sürekli izlenen, gözetim altında tutulan, hapislerde yatırılan ve en nihayet alçak bir saldırıyla ve işkenceyle öldürülen bir yazarın böyle bir zaman kaydırması yadırganmamalıdır.

Ömer ile Macide’nin âşkına odaklanarak gelişen ‘İçimizdeki Şeytan’da, dönemin kültür, sanat, fikir tartışmaları çoğu kez ilişkiler akışına yön verecek tonla romanın arka fonunu veya zeminini oluşturur. Hiçbir şeyden zevk almayan Ömer, memnuniyetsizliğini, sevip evlendiği Macide ile giderip hayatına anlam katma düşüncesindedir. Ancak arzuladığı hayata dair verdiği kararlarda bir türlü ısrarcı, istikrarlı olamaz. Gönülsüz, isteksizdir. “Bana istenecek bir şey söyle, uğruna can verilecek bir şey söyle, hemen dört elle sarılayım…” diyen Ömer’e Nihat’ın cevabı da onun mizacının bir yönünü isabetli özetler: “Sen kafanın içindeki yokluğa o kadar saplanmışsın ki, derhal uğrunda can feda edecek bir şey arayarak ikinci bir yokluğa dalmak istiyorsun” Macide’nin yoksulluğun ve sorumsuzluğun getirdiği mecburiyetlere dayanma pahasına kendisine sığınmak zorunda kalarak evlendiği Ömer’in bir türlü düzen tutturamamasında, imtiyazı güçlüde gören ideolojiyi savunan Nihat’ın, onun heyecanlı genç arkadaşlarının olumsuz etkileri de vardır. Ömer’in ideolojik bunalımlarında şair Emin Kamil’in Profesör Hikmet’in ve ressam Bedri’nin de etkisi olmaktadır. Bir başka cenahtan Ömer’in arkadaşı olan ressam Bedri, Konservatuarı bırakmak durumunda kalan Macide’nin Balıkesir’de lise’de resim hocalığını yapmıştır. O yıllarda yaşanan âşka benzer duygular, Ömer’in pejmürde ve bir türlü yoluna sokamadığı ilişkilerin ilgisizliğe dönüşmesiyle tekrar uyanır, son aşamaya Ömer’in ayrılışına kadar devam eder.

Romanın karakterleri gerçek hayattaki kişilerle haksız sayılmayacak benzerliklerle örtüştürülmüştür. Buna göre Nihat’ın, bir dönem Sabahattin Ali’nin de arkadaşlık ettiği Nihal Atsız’ı temsil ettiği, Bedri’nin Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan esinlendiği söylenmiştir. Buna ilaveten bana, Emin Kâmil karakterinin de Necip Fazıl’dan telmihen oluşturulduğu açık gözükmektedir. “Herkes sustu ve şair yerinden kalkmadan, derin ve oldukça tatlı bir sesle uzun bir şiir okumaya başladı. Bu manzumede, Türkçede mevcut bütün korkunç kelime ve mevhumlar bir araya toplanmış gibiydi. Böylece tüyleri ürpertenlerden, gaiplerden gelen seslerden, Arap bacılardan, kanlı şafaklardan, ateşlerden, zehirlerden, vehimlerden ve bir yerinde de Wılhelm Tell gibi elmaya ok atan bir adamdan bahsediliyordu. Fakat bu ok ateşten ve bu elma ruhtandı.” Şiirde geçen ibareler Necip Fazıl’ın Çile şiirindeki imgesel metaforlarla ya aynı ya da benzerdir. Ayrıca bu sahnenin anlatıldığı sayfada “Tükürdüm gözlerimi ağzımdan boncuk gibi” dizesi, Necip Fazıl’ın “Kustum öz ağzımdan kafatasımı” dizesini hatırlatmaktadır. Romancı burada ustalıklı bir gönderme ve ironik bir dokundurma yapmaktadır. Bir yerde de ‘Yara’ adlı romanı ile İsmet Şerif’, ‘Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nu ve Peyami Safa ile örtüştürülür. (Sözü uzatmamak için ayrıntıya girmiyorum.) Bu timsaller üzerinden Türk aydınının karakteristiğine gelince, bu yöndeki tanımlama Ressam Bedri dilinden verilir: “Bu efendilerin hiçbirisi kendisi değildir. Fikir diye ortaya attıkları her şey, kafalarına rastgele doldurdukları hazmedilmemiş, acayip, birbirine zıt bilgilerin tahrip edilmiş şekillerinden ibarettir.” Bu cümleler de dönemin aydın münakaşaları bağlamında ve örtüştürmelerin etkisinden bağımsız değerlendirilmelidir diye düşünüyorum. Bana sorarsanız kişilerin açık isimleriyle de romana girmesinde bir mahsur olmazdı. Ancak bilenlerin eşleştireceği bu isimlendirme romanın anlam ve iklimini daha fazla genişletmesi açısından yanlış da değildir; hatta daha uygun ve yerindedir.

İçimizdeki şeytana gelince. Daha çok da Ömer, kendi iç sorgulamalarında bunu ifade ve itiraf eder. Ömer’in hakikate, doğru yola yönelişini engelleyen unsurlar onun şeytanlarıdır. Bu evvela kendi isteksizliği, iradesizliği ve elbette kendi kontrolsüz istekleridir; sonra arkadaş çevresi, onların ideolojik telkinleri, resmi sosyal, kültürel düzenin işleyişi, hepsi. Daha da vahimi içimize, ruhumuza yuvalanan, zayıf da olsa bir alt benlik olarak bizde var olan, bazen güçlenerek bize tahakküm eden arzular, evhamlar, isteksizlikler… Esasen her birimizin melek olmayan insan yapımız içinde şu ya da bu biçimde bir şeytan mı var dersiniz? “İçimdeki şeytan diyordum; müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Hâlbuki ne şeytanı azizim ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması… İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu… İçimizde şeytan yok… İçimizde acizlik var… Tembellik var… İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var.”
*
Şimdi gelelim Sabahattin Ali’nin öykülerine: O’nun öykü ve hikâyelerini çıkaran tarz ve kaynak, aynı zeminin veya iklimin mantalitesine sahip. Şimdilik böyle söyleyelim. Değirmen, Kağnı, Ses gibi önceden ve Çakıcı’nın İlk Kurşunu gibi sonradan basılan hikâyelerinin her biri muhteşem güzelliktedir. Dili, kurgusu, konu ve anlatım zenginliği ile sizi mest eder. Sizi vuran, size dokunan, çarpan bir tarafı muhakkak olur. Osmanlının çözülme dönemlerinde Çakırcalı Efe ve çetesinin trajik bir ölümle biten macerası kalbinizi hüzünle burkar. Ses öyküsünde bu burkulma daha ince bir hüzünle yüreğinizi sıyırır geçer. O öyküde insanımızın kendi dünyasında, kendi ikliminde içkinliğini, aşkınlığını bulursunuz. Bir rastlantı sonucu yol işçisi Ali’nin bir akşam bekçi çadırında türkü çalıp söylemesine mest olan Ankara konservatuar çalışanı bir kişi (Okur bu kişiyi Sabahattin Ali ile özdeştirir. Haliyle bu öykü hatıra gibi okunur. Oysa bütün bunlar da bir kurgudur.) onu ses yarışmasına sokmaya çalışır. Işıklı, sahneli salonda, jüri üyelerine karşı ve mikrofona okumakta zorlanıp tıkanan, haliyle başarısız olan Ali’nin verdiği cevap belki de bizim yüzyıllardır asıl derdimizi işaret eden espriyi içermektedir: Kendimizi yitirişimiz ve kendimizi bulamayışımız gerçeğinin. “Sizi mahcup çıkardım, beyim, sakın kusura kalmayın!” dedi, “Ben o odada bir türlü sesimi bulamadım!”

Merhum Usta’nın bir de ‘Sırça Köşk’ adlı hikâye kitabı var. Oradaki hikâyeler de birbirinden nitelikli ve güzel. Hele bir de ‘Masallar’ diye tertibi, yazılışları farklı gibi gözüken bir bölüm var ki sormayın. ‘Sırça Köşk’ bu bölümün olabildiğince hikâye formuna yaklaştırılmış son masalı. Hemen baştan söyleyeyim; sırça köşk, vatandaşını aldatma ve sömürme üzerine kurulmuş diktatoryal devleti ve onu kutsamaya dayalı ideolojisinin yayılmasını, tahakkümünü, propagandasını sembolize etmektedir: Boş gezmekten yorulmuş, tembel ama uyanık, gittikleri yerlerden dışlanan üç kafadar, bir gün kendi halinde, bolluk, bereket ve huzurla yaşayan bir şehrin halkını ayartarak oraya bir sırça köşk yaptırmışlar. “Sırça köşkün adamları, gezdikleri, dolaştıkları yerde, onun hiçbir kuvvetin yıkamayacağı kadar sağlam olduğunu söyler, saf kimseleri buna inandırır, inanmayanları ise bin bir zulüm, bin bir hile ile sustururlarmış. Sırça köşkün de gözü doymak bilmez, istedikçe istermiş. Baştakiler doğuştan tembel oldukları, sonradan yanaşanlar da çalışmayı çoktan unuttukları için, kendilerini besleyenlere, buna karşılık bir şeyler borçlu olduklarını akıllarına bile getirmezler, yalnız birbirlerinin hizmetine bakarlar, memleketin halkına, bir köylünün inekleriyle köpeklerine baktığı kadar bile göz kulak olmazlarmış.” Halkın emeğini, kaynaklarını kullanarak yapılan bu köşkü ihtiyaçlarıyla yaşatmak, personelini beslemek için her geçen gün daha fazla vermek zorunda bırakılan halk bir gün isyan ederek Sırça Köşk’ü parçalar, yerle bir eder. Hikâye, pardon masal, bu kötü ve acı tecrübeyi yaşayan ve gelecek kuşaklara anlattıkları şu nasihatle biter: “Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız. Ama günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmez bir şey olduğunu sanmayın…”

Gönül, çok kısa değinilerle hatırlatmaktan başka bir şey yapmadığımız hikâyelerin her birini tahlil etmeyi arzuluyor. Ne ki bu mümkün olmuyor. Ali’nin kısacık ömrüne sığdırdığı birbirinden değerli 50’nin üzerinde hikâyesi var. Hele ‘Çakıcı’nın İlk Kurşunu’ gibi kimi uzun hikâyeleri var ki, onlar bir romana konu olacak içeriğe sahipler. O nedenle içinden çıkmanın epey zahmetli olduğu bu dünyaya daha fazla girmeyelim.

Edebiyatımız özellikle roman ve hikâyemiz, Sabahattin Ali ile son derece ileri, verimli, özgün bir noktaya gelmiştir. Son derece estetik bir sanat anlayışına sahiptir. Estetik mahiyet ilk evvel icra edilen sanatın kendi doğal akışı içinde bir gerçeklikle sağlanmaktadır. Bu hususiyete istinaden Sabahattin Ali’nin toplum gerçekçi bir sanatçı olduğunu söylemek yanlış değildir ama solcu jargonun yakıştırdığı daha doğrusu yapıştırdığı karşılığıyla doğru da değildir. Bu söylenenlerle, toplumun gerçekliğini öne çıkarmaktan, sanatı bu amacın aracı kılmaktan hareketle bir hükme varılmak isteniyorsa, bu beyhude bir çabadır. Birçok yazı ve söyleşilerinde de ifade ettiği gibi hayatın akışına yapılan ideolojik müdahalelerin, sanatın kalitesini ve etkisini azalttığı, azaltacağı inancındadır. Sabahattin Ali hiçbir eserinde onların anladığı gibi bir toplumsal gerçekçi olmamıştır. Hatta sadece, neredeyse baştan sona romantik olan Kürk Mantolu Madonna’sı bile bu hükmü ıskartaya çıkarmaya yeter. Aylık Yeni Edebiyat dergisinin Kasım 1940 tarihli sayısında bir soruşturmaya verdiği cevap, onun tercih ettiği sanat akımın açıklar niteliktedir: “Realist olacağım diye hayatta vakıa halinde mevcut bulunan romantizmi inkâr etmek saflık olur. Zaten ben bu izm’lerden pek bir şey anlamam. Benim için sadece hayat ve insan vardır, bin türlü tezahürleriyle bugün realist, yarın romantik, öbür gün naturalist olan hayat ve insan. Muharrir yalnız görüşünde değil, yazışında da bu hayat gibi olmalı, yani her şeyden evvel insan olmalıdır… Muhtelif taraflarıyla herkes gibi bir insan. Ve böyle yazmalıdır. Muharrir realist mi, şöyle mi, böyle mi diye araştıracağımıza namuslu mu yoksa yalancı ve tahrifçi mi diye sormalıyız. Hakiki realizm samimi olmak, yalan söylememektir. (1)

Sabahattin Ali birçokları, sırtını devlete dayamış kadrolu aydın ve sanatçılardan birçokları gibi ‘Sırça Köşk’lerde yaşamadı. Tıksırıncaya, patlayıncaya kadar yenip içilen sofralara oturmadı ve galiba sırça köşkte oturanları biraz fazla rahatsız etti. Sen misin bu köşke laf söyleyen taş atan dediler. Bu sebeple rahat vermediler, yetmedi suçladılar, Çok özgürlükçü, çok çağdaş, çok halkçı dokunulmazlara bu da yetmedi, öldürdüler! Başka bir çirkinlik daha yapıyorlar: Varlığında değer vermediler, yokluğunu istismar ediyorlar!

Kısacık ömrünü bu kadar bereketli geçiren Ali, yaşasaydı kim bilir daha ne güzel eserler verecekti. Zaten notlarında birçok hikâye ve romanı tafsilatlı deftere geçileceğinden bahsedilir. Belli ki kayıt olarak not düştüğü eserlerini genel yönleriyle kafasında kurmuştu. O notlarda bir cümleyi ezinç duyarak okudum. Onunla bitireyim: “Dinî eserler okunacak” (2).
Seni seviyoruz âli insan; gayet aklımız başımızda olarak gönülden.


1-Sabahattin Ali, Markopaşa Yazıları, s.57. 23. bas, YKY yay, İst. 2022. (Yazıda roman ve hikâyelerinden yapılan alıntılarda eser belirtilmiş, ama dipnota gerek duyulmamıştır.)
2-Sabahattin Ali, Çakıcının İlk Kurşunu, s.105, YKY yay, 31. bas, İst. 2022.

Bu yazıyı paylaşın