SEYFELMÜLÛK, BEDÎÜLCEMÂL’LE KARŞILAŞIYOR
Namım, Gülistan-ı -İrem’e benden önce varmıştı. Şehre girdiğimde bütün periler beni görmek için yollara dökülmüş, devlerin elinden kurtulmamı kutluyorlardı. Tam üç gün üç gece ziyafet verildi. Şenlikler yapıldı. İçime düşen aşkın damlası artık önümde sel olmuş akıyor; bu sel beni de içine katıp sürüklüyor, âdeta nefessiz bırakıyordu. Zaman muhkem bir kale gibi önümde dimdik durup geçmek bilmiyor, benim gelişimi kutlayan perilerin arasında sevdiğimin hasretiyle kavruluyordum.
Nihayet şenlikler sona erdiğinde perilerden biri yanıma yaklaşarak Bedîülcemâl’in beni sarayın bahçesinde beklediğini söyledi. İşte o an bunca renk cümbüşü, bunca koku, insanın aklını başından alan bunca güzellik tuz buz olup geriye sadece sevdiğimin hayali kaldı.
Sarayın bahçesine girer girmez dışarıda gördüğüm her şeyin buradakilerin gölgesi olduğunu fark ettim. İnsan idrakinin anlamakta aciz kaldığı onca şeyin arasından aceleyle geçiyor, yine de yürüdüğüm yollar bir kördüğüm olmuş bitmek bilmiyordu. Heyecan ve sevinç bir olmuş soluğumu kesiyor, dizlerimde derman bırakmıyordu.
İçerisi inci, mercan, yakut dolu bir havuzun kıyısında, kendini göklere savuran o billur suların hemen arkasında sevdiceğimin sarı başakları andıran saçlarını gördüm. O saçlar ki, uçsuz bucaksız bir nehir gibi kıvrılıp gidiyor, bir çengel atmış da beni kendine çekiyordu. Sevdiğim, ağlara dolanmış bir balık gibi beni çaresiz koyuyor, sonra nehrin sularına yeniden bırakıyordu. Bundan gayrısına gözüm nasıl dayanır bilemediğimden yerimde çakılıp kaldım. Baktım ki sevdiğim, usul usul bana doğru geliyor. Yürürken saçlarından esen rüzgâr ılıkça bedenimi sarıyor, üzerime garip bir sükûnet veriyordu. Aheste yürüyüşle o billur suların ardından çıkıp bütün güzelliğiyle karşımda durdu.
Ne diyeceğimi ne konuşacağımı bilemedim. Ben sustum, o konuştu:
“Beni kendi yüreğinin üzerine bir mühür gibi koy. Çünkü sevgi, ölüm gibi kuvvetlidir.”
İkimizin arasında başka da bir söz duyulmadı. Ruhların konuştuğu yerde bedenin susması hak değil midir?
SEYFELMÜLÛK PERİ PADİŞAHIYLA KONUŞUYOR
Peri padişahı beni huzuruna kabul etti. Her yeri incilerle işlenmiş bembeyaz bir salonda bacakları beyaz mermerden, üzeri saf altından yapılmış yüksekçe bir tahtın üzerinde oturuyordu. Bu kusursuz beyazlık, içimi yıkayıp geçmiş, geride Bediülcemal’in aşkından gayrı hiçbir şey bırakmamıştı. İçim bir toz bulutu gibi darmaduman olmuşken peri padişahı konuşmaya başladı:
“Ey Şehzade! Değil bir insana, bir periye bile kızımı vermeye kıyamamışken Ulug Anam seni yerlere göklere sığdıramadı. Türlü türlü meziyetlerin varmış. Hem cesur hem merhametliymişsin. Karıncaya el sürmez, kötülere aman vermezmişsin. Güzelliğinse bütün perilerin dilinde. Kızımı sana veririm ancak şartlarım var.”
Bu sözü duyar duymaz ruhum kuş olup bütün âlemi dolanıp geldi. Kalbim bir volkan gibi kaynıyor, yanıyor; incilerle döşeli şu bembeyaz salon ayaklarımın altından kayıyordu.
“Kızımı aldıktan sonra Gülistan-ı İrem’i yurt tutup benim emrimden gayrı iş tutmayasın. Bu bir…”
“Yalnızca Gülistan-ı İrem’in değil, Hindistan, Babil Ceziresi, İbrâm bağları, Çin-i Maçin, Türkistan ve Horasan’daki tahtların cümlesi benimdir. Hatta baban Saffan bin Asım’ın Mısır’daki tahtı da benimdir. Artık bunların her birini geşt ü güzâr edip dolaşmak, tebaamın derdini dinlemek, işlerini asan etmek, hükümlerimizi yürütmek, düşmanlarımızın önüne set çekmek senin görevindir. Bu iş için peri atları emrine âmâdedir. Bunca yükü kaldırmaya cüret eder misin? Bu iki…”
“Üçüncü emrim de şudur: Öyle bir şey eyle ki şu yeryüzünde, gökyüzünde Seyfelmülûk ile Bedîülcemâl’in aşkını duymayan bir tek mahluk dahi kalmasın.”
Padişah “Şartım var.” dediğinde korkmadım. İnsan bir işe niyet eder de hiç önüne çıkan engellerden korkar mı?
“Evet.” dedim padişaha. “Bütün şartlarına evet.”
Yalnız, bu aşkı bütün mahlukata nasıl duyurayım derken Bağ-ı Hurrem’de devler tarafından kaçırılmadan önce bir ağacın altında gördüğüm rüyayı hatırladım.
Rüyamda beni yıkayıp paklayıp, altıma da rahvan koşan bir at verip yollayan merhametli hancının hanında, aylarca hasta yattığım küf kokan yatağın çarşafları arasında, benim gibi hastalıkla inim inim inleyen, ateşler içinde yanıp sancılar içinde kıvranan, fokur fokur kaynayan balçıklara girip çıkan biri yatıyordu. Ansızın üzerinde bir ifrit taifesi belirdi. İfritler üzerine çıkıp onun göğsüne bastırıyor, içindeki bütün nefesi çekmeye çalışıyor, biçare adam bütün bunları gördüğü halde elini kolunu kımıldatamıyordu. İfritlerden biri adamın tam da ense köküne yaklaşmışken elim bir anda kılıcımın kabzasına gitti. Kılıcımı çekip bütün ifritleri tek seferde doğradım. Adamın rengi açıldı, soluğu yerine geldi. Derken benim olduğum yerde hancı belirdi. Adamın elinden çekip yatakta doğrulttu:
“Kalk Haris, kalk!” dedi. “Ne yatarsın? Hadi durma, Seyfelmülûk ile Bedîülcemâl’in aşkını duyur bütün dünyaya.”
Gözümü açtığımda kilitli bir sandıkta, dipsiz bir kuyudaydım. Hancıyı da rüyayı da unutalı çok olmuştu.
Padişahtan bir peri at isteyip düştüm yola. Bir saat olmadan hanın önündeydim. Rüyamda nasıl gördüysem her şeyi tastamam öyle buldum. Beni görünce gözüne fer, yanağına kan gelmişti. Daha o anda seni kardeş bildim. Benim aşkımı heybende diyar diyar gezdirip bütün dünyaya duyuracak senden gayrısı olamazdı. Hancıya göz ucuyla selam verdim. Hiç ses etmedi. Rüyamdan da muradımdan da haberdardı. Hemen bir tas sıcak çorba getirip koydu önüme.
SEYFELMÜLÛK MURADINA ERECEK Mİ?
Ben Haris. Yollardan başka sermayesi olmayan garip bir seyyah. İçim gök, içim yol, içim dere tepe… İçim baştan ayağa aşk dolu. Hancının odasında ateşler içinde yanıp ifritlerin istilasına uğramışken kılıcını çekip bütün ifritleri doğrayan bir el gördüm de size söylemedim. Zaten söyleseydim de bana inanmazdınız. “Deli” derdiniz, “hasta” derdiniz, çekip giderdiniz.
Seyfelmülûk, hanın kapısından içeri girdiğinde ifritleri doğrayan o eli hemen tanıdım. Gümüşten bir deri vardı sanki üzerinde. Gökteki ay gibi insanın gözüne batmadan parlıyordu. Gelip yanıma oturdu. Kalkıp beni ifritlerden kurtaran o eli öpmemek, boynuna sarılıp omuzlarında hüngür hüngür ağlamamak için kendimi zor tuttum. Kardeşlik böyle bir şeydi. Onun tek bir soluğuna ömrümü feda ederdim.
Ne zaman ki Seyfelmülûk’un omzuna bir kelebek kondu da kardeşim onunla fısır fısır konuşmaya başladı işte o zaman yollar bir yılan gibi ayaklarımızın altında kaymaya başladı. İyi cins bir atın adımlarıyla kırk günde alacağımız mesafeyi bir saatte katetmiştik. Hiç ses etmedim. Zaten öylesine dalmıştım ki onun hikâyesine, kırk gün yol gitsem yine fark etmezdim.
Yolunu kaybetmiş insandan gayrısının uğramayacağı, üzerinde tek bir otun dahi bitmediği kupkuru bir toprağın üzerinden geçiyorduk. Önümüze çıplak bir kayalık çıktı. Onun az önce orda olmadığına yemin edebilirdim. Kardeşim, soluğunu el ayasına üfleyip önündeki kayayı güzelce sıvazladı. Kaya ansızın gürültüyle ikiye yarıldı.
Kayanın içinden geçtiğimizde öldüm de cennetteyim sandım. Bunca zaman ölümden niye bu kadar korktuğuma hayıflandım. Titrek kanatlarıyla uçup gelen huriler Seyfelmülûk’u alıp havalanınca aklım başıma geldi. Bunlar kardeşimin anlattığı perilerdi elbet.
Gözüm etrafa alıştıkça kardeşimin bana anlattığı her şeyi, herkesi bilir, seçer oldum. İşte şu sağa sola koşturan, emirler yağdıran, sevinçli olduğu her hâlinden belli olan uzun boylu, heybetli peri, Ulug Ana’ydı. Gelinle damat için kocaman bir bargâh hazırlatmış; onun içerisine de altın, yakut, lâl, inci mercanla bezenmiş bir taht kurdurtmuştu. Tahtın yanında peri padişahıyla karısını mutluluktan ağlar vaziyette buldum. Periler, Yusuf yüzlü kardeşim Seyfelmülûk ile bembeyaz saf ipeklere bürünmüş güzeller güzeli Bedîülcemâl’i beyaz, narin iki gül gibi getirip tahta yan yana oturttular. Bu iki güzelliğe bundan gayrı bakmaya ar ettim, kafamı öne eğdim.
Seyfelmülûk ile Bedîülcemâl’i tahtın üzerinde öylece bırakıp beni buraya getiren şu çıplak kayaya yöneldim. Şu biçare kalbim, daha şimdiden kardeşime hasretle kavruluyordu. Kayanın hemen önünden son bir kez tahta döndüğümde kardeşim Seyfelmülûk’u gözyaşları içerisinde bana bakar buldum.
“Sağlıcakla git Haris!” diyordu. “Dolaş da bütün dünyayı, bu aşkı duyurmadığın tek bir mahlûk bırakma.”
Ne duyduysam ne gördüysem dağa, taşa, kurda kuşa, börtü böceğe anlatmaya ahdettim. Yollara vurdum kendimi. Vardığım her yerde yeni bir hikâyeyi heybeme katacağımdan habersiz öylece yürüdüm.