| “Ahi Lambaların ışığında dünya ne kadar büyük Anıların gözünde ne kadar küçük dünya” Baudelaire İki odalı evin içinde gezinen tozlarla aramdaki tüm bağları koparmalıydım Atmalıydım on birinci kattan aşağıya, ki bir daha çıkarmasınlar yukarı Ama tozlar bumerang gibiydiler Attıkça geri geliyorlardı Başı sonu belirsiz bir durumdu söz konusu olan pencereler ve kapılar sımsıkı kapalıydı camların üzerine kalın ve şeffaf naylon geçirilmişti perdeler çekiliydi eve giren ve evden çıkan haddinden fazla sınırlıydı Yine de Tozlar bu işin sırrını bir şekilde çözmüşlerdi Sinir bozucu bir ilişki meydana gelmişti aramızda farkına varmadan Kabul etmeliydim, onlarla yaşamaya alışmam gerekiyordu “gülüşünüz de değişmiş” dedi kadın “siz önceden inceydiniz hem dilinizde de bir tuhaflık var ama çözemedim” “limonatayı severim ” dedim ben “varsa içebilirim, eskiden olduğu gibi ince olmasam da hâlâ gülebilirim” “her şeye alışmayı öğrendik” dedi kadın “zaman unutturur ya hani” İnsan yapmak istemeyip yapmak zorunda kaldığını acı tecrübelerle öğreniyordu İşte tam da o vakte denk düşüyordu özlemle tanışmak “Meğer daha önce hiçbir şeyi özlememişim” dedim yaz gelse de ısınsak çilek çıksa da yesek oturup karşısında denizi seyretsek -sak, -sek, -sak, -sek… -sek, -sek, -sek… gibi istekler basit ve sıradan ve herkesin sıkça özledikleri arasında imiş acı, insanı sıradanlıktan çıkarıyor başka bir kefeye yerleştiriyormuş anladım Küçücük tozlar bile insanı çileden çıkarabilecek acılar yaşatabiliyordu Demek ki önceden tozları yaşanılan mekânlardan sürekli kovalayıp kapı dışarı edenler vardı Ben bunu ancak tozlarla baş başa kaldığımda farkettim Ve gözlerimin önüne tozu alınmış mobilyalar, süpürülüp silinmiş yerler, silkelenmiş halılar geldi Bu dünyada hiçbir şey kendiliğinden olmuyordu Birileri işin ucundan tutmalıydı Tutan olmazsa mekânlar yaşanabilir olmaktan çıkabiliyordu: “kapının önünde pembe sardunyalar açan toprak saksılar duruyordu basamakların biri geniş, biri dardı sanki oturup yemyeşil bahçeye akan suyun şırıltısını dinlerdik eskiden daha ben on yaşındayken… şimdi kimsesiz kalmış annem söyledi bu yüzden belki hiçbir yerde açmıyor sardunyalar eskisi gibi” Tozlar ve ben arasındaki bu ilginç kavga sürüp giderken büyük bir sessizlik duyuverdim Neydi? Neydi? Neydi? Burada bizi namaza davet eden ezan yoktu Göğe uzanan ince uzun minareler yoktu Ramazan’da iftar vaktini haber veren top sesleri yoktu Kimse bizi sahura kaldırmak için davul çalmıyordu Ramazan manilerini söyleyen davulcular evin ışığı yanana kadar pencere önünde duraklamıyordu Televizyonumuzda bile “İstanbul için iftar vakti” yazısını göremiyordum Burada kimse Türkçe konuşmuyor, Ramazan Ayı’nın varlığını bilmiyordu Ne büyük bir sukûttu bu böyle İnsanın yüreğine kor gibi oturan ne büyük bir acı… ramak kaldı derken seni hepten silmeye, bu rücu’ niye? mehlettim beni, bende ne var ise hayâl adına ve bir de sana ait her harfi mehşum hâlde direncin son virgülünde duraklayınca dikildin ay gibi bu ne cür’et ki sende, bu ne salvet ki bitirir her zerremi sihem’sin eymen’sin esmen’sin nice vakte değin, bilen bilir de bir sen bilemezsin |