Terk Edilenler/ Terk Edilecekler ve Bütün Terk Edilmişlikler Üzerine

“Feryâd ki aşk bî karar etti beni
Derd ü gam ile zâr ü nizâr etti “

Fuzûlî


Bir acı çıkageldi terk edişle ilgili… Acılar birbiri ardınca sökün ettiler ve her biri bir terk edişten, terk edileceklerden, terk edilenlerden sözettiler. İnsanın zamanı, zamanın insanı terk edişini; ruhların bedenleri, bedenlerin ruhları terk edişini; akıllıların varlıklarını, varlıklıların akıllarını terk edişlerini ve bütün bir zaman boyunca kimlerin kimleri terk ettiğini, terk edilenlerin terk ediş acılarıyla nasıl yanıp yakıldıklarını…

Ve bir başka terk ediş sorularla çıkageldi. Adem ile Havva’nın cennetten atılmaları da bir terk ediş miydi? Arzuları dışında cenneti terk ediş ve bir “dünya sürgünü “nün başlaması. Ya Leylâ’nın zorla koparılıp alınışı bir terk ediş miydi? Asırlardır aşkın adı olan Leylâ’nın… Kavuşamamanın ruha çektirdiği çilenin ve derbederliğin sembolü olan Leylâ’nın… Leylâ gidince Mecnun’un aşkı tükendi mi, azaldı mı? Yoksa büyüyerek yenilendi mi?.. Tükenseydi hâlâ dillerde dolaşır mıydı; “ah”ları arşı tutanlar, yürek yaralarına derman kâretmemişler için aşkın nişanesi, sevginin direnişi olarak? Ya Kerem; az mı dolaştı terk edişten sonra Aslı’nın peşinde… Tenini toprağa gömmek isteyenlere, canına sarkıtılan elemlere yiğitçe göğüs gerip, sazıyla, sözüyle inletmediği vadi, gitmediği yer, gezmediği şehir mi kaldı. Kavuşsaydı bitecek miydi terk edişin acıları ve terk ediş… Belki yeni bir terk ediş başlayacaktı. Yoksa; her vuslât yeni bir terk ediş mi? Belki de böylesi büyük terk edişler ve terk edilişler hep bilinçli… Acı çoğalsın, hicrân çoğalsın ve aşk çoğalsın diye belki… Şairin dediği gibi belki de:

“çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
çünkü ayrılık da sevdâya dahil
çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili
hiç bir anı tek başına yaşayamazlar
her an ötekisiyle birlikte
her şey onunla ilgili”
(Attila İlhan, “Ayrılık Sevdaya Dahil” )

Herhâlde dünya, o büyük aşklarını ve o aşklardan doğan büyük hicranlarını, büyük terk edişlerini kaybettiği için böylesine derbeder, böylesine tanınmaz ve yü­züne bakılamaz hâlde… Böylesine bedbin, böylesine gergin, böylesine sı­kıntılı, böylesine ağlamaklı ama hü­zünden yoksun ve ağlayamayan… Aş­kı kaybeden yürekler birbirine düşman ve içleri kin ve nefretle dolu…

Her terk ediş bir acı, her terk ediş bir hicrândır. Ve her terk edişte, gidenin geri döneceği umudu vardır. Bu bir al­danma olsa da, yaşamak böyle aldan­malara dayansa da, aldanmada güzel­lik vardır yine de… Ve burada; “Gü­zeldir aldanmak!” Güzeldir; döneceği­nin düşünü kurmak… Bile bile kapılsak da düşlere, yine de güzeldir düşle­re kapılmak, güzel düşlerle uykuya dalmak… Hayatın bir bölümünü ol­sun; düşlerle yaşamak… Geri dönece­ği umudu yüreğimize küller içerisinde küçücük bir kıvılcım bıraksa da; güzel­dir düşlerle yaşamak ve güzeldir al­danmak!

Çünkü insan terk edildiğinde, bir şeyi­ni yitirdiğinde ya da kaybettiğinde, arayıp da bulamadığında, bir türlü çık­maz içinden sıkıntısı… Yitirmiş ya da terk edilmiş olmak düşüncesi yakasını bırakmaz, inanmak istemez olup bite­ne… Terk edilişe, yitirilişe dair sızının yüreğe dokunuşu gün geçtikçe azalsa da, bir zaman sonra ara sıra gelse de akla, yine de ilk günler hep o vardır. Düşüncelerini böler, duygularını ağır­laştırır, yoğunlaşmasını engeller, dal­gınlaştırır insanı. Yaşanan ve içinden çıkılmaz olan ölüm gibi değildir. Şu da ona aittir diyemezsin. Gösteremezsin ona ait bir toprak yığını… Yitirmek ve terk edilmek, daha başka bir şeydir.

Bazen siz yitirirsiniz onu, bazen de kendi yitip gider onun… Hatta; garip gelebilir ama, yitip gitmesini, bir daha gözünüze görünmemesini siz de iste­yebilirsiniz. Acı duyacağınızı, üzülece­ğinizi bile bile istersiniz bunu hem de… Zamanını ve yerini tahmin ede­mezsiniz bu yitip gidişin… Bu durum ummadığınız bir vakitte gerçekleşir. Fakat, ne yitip gitmesini istemeniz, ne de kendiliğinden gitmesi, ona karşı hissettiklerinizi azaltmaz. Belki çoğal­masına bile yarayabilir içinizdekilerin… Bir daha göremeyecek oluşunuzun ıstırabı, umutsuzluğun umudu, belirsiz­liğin belirleyici olma vasfı, içinizdeki ateşin iyice harlanmasına sebep olabi­lir.

Ama hep, bulabilme ve belki bir yer­lerde rastlarım umuduyla yaşarsınız. Onu kaybettiğinizden emin olmanızı sağlayacak bazı işaretler alsanız da, yi­ne de unutacağınıza, unutabileceğinize inanmazsınız. İnanmak istemezsi­niz. “Ya unutursam?” düşüncesi öyle­sine korkutur ki bazen, içiniz titrer, vücudunuz ürperir. Ve onu; bir yerler­de farkında olmadan düşürdüğünüz hissi galip gelir. Biraz olsun rahatlatır bu sizi.

Ve yine bir yerlerde, hiç ummadığınız anda karşınıza çıkacağını düşünmeye, hayal etmeye başlarsınız. Oturduğu mekânlarda ona rastlama umuduyla oturur, dolaştığı yerlerde onu görü­rüm umuduyla dolaşırsınız. Belki bura­larda yitirmişimdir diye sağa sola ba­kar, etrafı dinler, insanlara kulak misa­firi olursunuz. Belki onunla ilgili bir söz duyar, belki onu andıran bir yüz görür, belki onu hatırlatan bir şeye rastlarım diye… O her zamanki yerde, yitirilen noktada öylece duruyordur belki de…

Yitip gidenin, terk edenin ya da terk etmek zorunda kaldığınızın ardından belkilerle işte böyle böyle tüketirsiniz zamanı… Avunarak, umutlanarak, yi­tip gittiğine, yitip gideceğine, terk et­tiğine, giderken ardında bir gölge bile bırakmayacağına inanmayarak, inanamayarak…

Fakat ne siz bulabilirsiniz, ne de bul­ma umudu terk eder sizi… Yine de, belki bulurum diye hep umutlanmaya devam edersiniz. Ve belki de biraz ol­sun avunmak ve kuvvetinizi toplaya­rak yeni şeyler yapmak için yazarın ifa­deye çalıştığı gibi davranırsınız:

“Ve oturup, hep rüzgâr olan geceler­de, uzak zamanlarda yaşayan ve kendini anlayacağını umduğu o birisine mektuplar yazmaya başladı. (…) Bildiği tek şey, kendisini anlayacağını ve ko­ruyacağını şimdiden bildiği, bir başka zamanın ve mekânın tanıdık ve bildik gönlüne yazarken ancak biraz ferahla­dığı ve boğulma duygusundan kurtul­duğu idi.(…)

“Size, o mavi gölgeye duyduğum aşkı anlatıyorum, siz de birilerine anlatın.
Zira anlatmazsam bu aşk beni boğacak.”
(Nazan Bekiroğlu, Nun Masalları)

Bundan sonraki satırlar; bir düşle yaşamanın ve terk edişlere
(dostluğun, vefanın, sevginin…) aldanmanın çağrışımları, çığlığıdır belki de…

Terk et bizi terk et… Bırak git; durma, hiç durma… Bir an bile, bir kez bile düşünme… Düşünmeye değer mi değmez mi bile deme… Çek git, çekil git hayatımızdan… Yanımızdan, yöremizden… Sokağımızdan, mahallemizden… Çekil git içimizden… Çekil git ve gitmenin acısını, gitmenin isyanını, gitmenin boyun büküşünü, gözyaşı döküşünü yaşat bize… Terk edilmiş olmanın o inceltici ve ağlatıcı ve olgunlaştırıcı hüznünü, çekinmeden, bilerek ve isteyerek yaşat bize… Terk edilmişliğin, kopup gitmişliğin, bırakılmışlığın, unutulmuşluğun burukluğunu gönlümüzce yaşayalım. Yaşasın ve çoğaltsın bu acıları yüreğimiz… Kendince, kendiliğince… Bir acı, bir sancı, bir keder kalsın senden geriye… Kimse derman olamasın derdimize… Armağan et bunları bize… Duysun onu canımız, tenimiz, en derin şekliyle, en derin yerinde… Sen yine de çek git arkana bile bakmadan…

Sensiz geçsin artık zamanlar… Dolmasın artık seninle oturduğumuz mekânlar… Seni hatırlatmasın tozlu yollar… Seni hatırlatmasın, seni ve beni tanıyanlar… Terk et bizi terk edemediğimiz… Ne kadar kahretsek de, terk etmeye gücümüzün yetmediği, terk etmeye kıyamadığımız bu şehri ve bu şehirdekileri terk et…

Ama bilmesin hiç kimseler terk ettiğini… Hissetmesinler terk edilmenin acısıyla yandığımızı birileri… Duymasın hiç kimse terk edildiğimizi, terk ettiğini…

Gezişimiz, duruşumuz ve bakışımız aksettirmesin yüreğimizi bütünüyle kaplayan hüznümüzü… Anlayıpta demesinler;
“Bak nihayet o da terk edildi. Diğer bütün terk edilenler… Diğer bütün terk edişler gibi… Onu da terk ettiler işte!” Yalancı çıkartmayalım bir kere daha dostluğu, vefayı, sevdayı… Yalancı çıkartmayalım bütün bunlara inananların, inanmaya çabalayanların inancını… Güzellikleri büyütmeye çalışanların sevdasını yıkmayalım bir kere daha…

Terk et ama; terk etmiyormuşsun gibi git. Terk et ama; dönecekmişsin, bir gün aniden çıkıp gelecekmişsin gibi git. Hiç gitmemiş, hiç terk etmemiş gibi git… Gideceksen böyle git. Bunları bil ve öyle git.

Anıların kalsın, anılarda yaşa… Yaşadıklarımız, konuştuklarımız, saatleri saatlere ulamamız, kavgalarımız, saatlerden ve seslerden bölüştüklerimiz, yazılardan ve şiirlerden anladıklarımız kalsın bize…

Ama onların kalmasını da istemiyorsan, onları da götür kendinle. Cesaretin varsa, bunu kaldıracak gücün varsa, al götür onları da gittiğin yere… Geldiğinde getireceğini, kaldığımız yerden, hiç gitmemiş ve hiç bitmemiş gibi yeniden, aynı coşkuyla, aynı güzellikte, aynı sevgiyle, aynı hüzünle yeniden başlayacağımızı düşünerek yaşayalım biz…

Bir anın bile kalmasın bizlere… Kurtulalım senden… Bu şehir, bu sokaklar ve bu mekânlar kurtulsun senden… Verdiğin acılardan, getirdiğin hüzünlerden kurtulalım. Biz… Ben… Bizdekiler… İçimizdekiler senden…

Git… Hadi git… Durma git… Yaşat bize bunu… Bahşet bize bu acıyı… Git hadi… Git artık n’olur…
Bu yazıyı paylaşın