Terk edilmişlik sinmiş üzerime…
Asırlık çınarlar, sarı lambalar ve sonbahar rüzgârları eşliğinde, yaprakların ritim tuttuğu ve üşümelerimin ruhumu sardığı bir zamanda ve mekân sınırlamasından azade olmuş bir vaziyette yürürken, hissettiklerimin somutlaşmış haliydi: Terk edilmişlik…
İç dünyamın sarmalında yaşadıklarım ve çaprazlamalarla çarpılan ve çarpıldıkça ayrıştıran zihnimden damıtıla damıtıla düşen damlaları kendine çeken ruhum, öyle bir anda, belki de tekrarı olmayacak bir zamanda, beni bir yerlere götürmek için daha ne bekliyordu?
Sormalıydım önce kendime,
Sorgulamalı ve sonralaştırmamalıydım terk edilmişliği…
Bir yerde durmak ve durulan noktanın sonrası için bundan sonrası diyebilmek, geçmişin izlerini, o anın yaşantılarını ve sonraki zamana dair düşünceleri, derinliğine incelemek, bazen yoruyordu beni ve tıkıyordu bünyemin nefes alışlarını…
Bundan sonrası diyor ve suyun uzaktan görünüşünün maviliği, yakınlaştığımda yeşilliği ve dokunduğumda ise suyun gerçeğiyle yüzleşmek, tedirginlikle birlikte terk edilmişlik hissettiriyordu bana…
Ve öncesine dair yanılgılarımın, umudumu kırmasından ve sonrasını ise tehlikeye atmasından endişe etmek gerektiğini anlıyor ve algılıyor ve sonrasında suyun hangi noktaya kayıp artezyen oluşturacağını kestirmek ise zihnimi aşıyordu…
Yani bütünlüğümü tamamlayamıyor,
Bütünleyemiyordum kendimi…
Terk edilmişlik psişik bir eyleme dönüşerek insanı yıpratmaya başladığında tükenmenin, erimenin çaresizliğini yaşayarak, her bir parçamın koro halinde terk edilmişlik şarkısını söylemesi, kendime dair söylenilmişlerin hepsini hükümsüz kılıyordu…
Terk edilmişlik ifadesi ağırlığını koyuyordu…
Ağır oluyor ve ağır geliyordu benliğime…
Ruhum ağrıdıkça ağrıyor ve ağrılar bir zaman sonra bir trajediye dönüşerek ağlamalarla sonlanıyor ve ruhsal dönüşümün sancısının dayanılmazlığı kendini gösteriyordu…
Yani zor oluyor ve zorluyordu beni…
Başka bir tercihe yönelme imkânım olsa da ben, her şeyden azade olana kadar, tek tek terk edilerek, terk edilmişliği yaşayacaktım…
Neden diye sordum kendime…
Çünkü ben terk edilmiştim…
İnsan kendi erozyonunu yaşamalıydı öncesinde ve bakmalıydı sonrasında geriye ve terk edilmişlikten kalanlara…
Akıyordu insanın gözyaşları bir yağmur gibi ve avuçlardan akıtıyordu fazlalıklarını…
Bu duygulanımlar terk edilmişliğime dair ne varsa boşaltıyordu ruhumdan…
Aslında insan, kendi erozyonunu yaşıyordu…
Erozyon sonrasında ne kalacaktı geriye?
Ve sonrası…
Zaman çelişkisi yaşarken mekân tutarsızlığı beni bitiriyor ve zihnimin sonsuz kombinasyonları sanki sınırlı bir alana sınırsızca sıkıştırılıyordu… Aklımın ihaneti, zihnimin yanılgısı, ruhumun dönüşümünün derinliklerine inmesine engel oluyor zannını yaşıyordum her gün ve anbean hissediyordum terk edilmişliğimi…
Derinliğime inmeli ve dertlenmeliydim…
Ve kabul etmeliydim terk edilmişliği…
Derinlik karanlıktır aynı zamanda…
Karanlığa adımı atmak ve sonrasında aydınlığı düşünmek beni terk edilmişliğin doruklarına çıkartıyordu…
Bir o kadar da ürkütüyor, düşündürüyor, fırlatıyor ve savuruyordu… Savrulmalarım zihnimi dört bir yana saçıyor ve bir gece ansızın gelen sara nöbetleri hissini veriyordu…
İşte tam da bu anda, savrulmalarım bana dair ne varsa kavuruyor ve bir iç depremle dökülenlerin terk edilişini izliyordum…
Olup bitenlerden sonra, beşeriyetime dair büyük bir yığın bırakıyordum geriye…
İnsan olduğumu ve insana dairi hatırlıyor ve ruhun hafifliğini hissederek, bedeni taşımanın anlamsal arayışında bir paragraf oluşuyordu böylece… Var olma amacına ruhumu daha yakın tutacak bir paragraf…
Tutunduğum kelimelerden örülü ve tek tek içinde koşturduğum cümlelerden mülhem bir paragraf…
Terk edilmişliğin anatomisine dair bir paragraftı bu…
Üzerimden, silkinmelerimin silip attıklarına baktıkça ne kadar fazlalık taşıdığıma şaşırıyor ve daha da çok silkiniyordum…
Etrafımdaki dalların bir bir kırıldığına şahit oluyordum…
Kendime, ruhuma dönüyordum…
Kırılmışların, kırgınlıkların ve kızgınlıkların hücumuyla darbeler alıyordum…
Yorgunluğum ve yoğunluğum da darbelere eş zamanlı olarak artıyordu… Ve artık;
Hiçbir şey kalsın istemiyordum bende…
Uzaklaşmalıydı her şey benden…
Baş başa kalmalıydım Kendimle…
Ruhuma üflemeliydim kendimi…
Kimliğimi… Terk edilmişliğimi…
Ve tüm bunları sordum usulca kendime,
Israrlı bir şekilde…
Ben artık terk edilmiştim…
Ve terk edilmişlik sinmişti üzerime…