1.Beydegû

Boğaz’ın rüzgârına sırtını vermiş de keyfini süren, ihtişamı dillere destan ahşap yalının kapısını tıklatmadan önce yaklaşık bir saat geri dönüp dönmeme, yapacağından vazgeçip vazgeçmeme tereddüdünü içinden atmaya çalışmış Beydegû. Ne olduysa olmuş işte, şehrin ücrasında yitmiş bir kenar mahalleden tabana kuvvet başlayıp, bir yabancı olduğunu haykıran o esrarengiz halini açık ede ede geçmiş sokaklardan. Hoş bir yabancının kokusunu, daha o kişi sokağa adımını atmadan alırmışmış her sokak sakini avını kollayan bir yırtıcı gibi. Kimdir kimlerdendir, hır mıdır hırlı mıdır attığı adımdan bilirmişmiş. Korkudan değil de “yaşam” denen zıkkımdan bıktığından, sağda solda sergilenen albenisi olsun-olmasın hiçbir şeye başını çevirmeden, ayakucunu izleye izleye biraz hızlı, biraz yavaş, biraz da içine çöreklenen tereddütten hâsıl duraksamalarla ilerlemiş o kapının önüne gelene değin. Yol boyu kalbinden geçenleri de, aklını çıfıt çarşısına çeviren düşünceleri de insan olanın ol kalbinden ve aklından çekip çıkarması ve tümünü birden bir hizaya sokması olası değilmiş elbet.

Sabah vakti evin bahçesindeki dipsiz kuyudan su çekerken kulağına gelen kısık bir sesle durakladığında, tam tamına üç ay önce karşı komşunun uzun boylu, sarı saçlarına rağmen kara kapkara gözlü, kendisine âşık olabilecek bir tek şaşkın olmadığından gece gündüz demeden yakınan kızı Şuheygin’in söylediklerini hatırlayıvermiş Beydegû. Saçına tutturduğu rengârenk ve küçüklü büyüklü kelebek tokalarıyla yatağa girdiğinden gece uykusunu kuş uykusuna çeviren Şuheygin, pencerenin önündeki devasa çiçek saksılarını bir bir aşağı atıp “sularken elim çarptı da tutamadım” diye yalanlar uyduran, annesi olacak kadının da hiç zaman yitirmeden hemen ertesi günü her düşen saksının yerine farzmış gibi bir yenisini kapıp getirdiğinde de ona buna duyurmadan “bıkmadınız şu çiçek dolu saksılarla yoldan geçen civanmertleri seyrimi engellemekten” diye söylenen bir aklı beş karış havada kız imiş. Tek murâdı yaşı geçkin bir kızkurusu olmadan dünya evinin kaç metre kareye denk düştüğünü görmek olan, sekiz kardeşinin de erkek doğmasından pek bi öfkelenerek anasının hangi akla hizmetle kendisini bu erkek sürüsünden önce doğurduğunu her önüne gelene şikâyetlenen ve yetmedi meseleyi üşenmeden taaa kadı’ya kadar götüren, bundan sebep aklının kıtlığından yedi düvelin diline düşen, sandık sandık çeyizlerini İpek Yolu’nu dört kez gidip dört kez gelecek uzunlukta bir kervanın bile ancak ve ancak yüklenebileceğinden bıkmadan usanmadan, bir de arlanmadan bahsaçan bu kız, Beydegû’ya vakitlerden bir vakit, ince belini kıvıra kıvıra, üstelik bi halt biliyormuş gibi demiş ki: 

“Dileklerin durduğu yerde gerçekleştiği nerde görülmüş kız! Gideceksin oraya. Üç kapıdan üç perde sallanacak. Karşısında duran kişiye göre renk değiştirecek bu perdeler. İçlerinden birini seçecek, gerisinde kaybolacaksın. Ne görür, nereye gidersin bilemem. Kimse bilemez. Ama şu köhnemiş evde dura dura sonunun nereye varacağını şu kıt aklımla ben bile bilirim.”

Ardından da bir kahkaha savurmuş havaya. Kuyunun başında donup kalmış gibi görünen Beydegû, kısık sesin artık hiç de kısık olmadığını, aksine neredeyse kulaklarının içinde patladığını geç de olsa fark ettiğinde, başına gelebileceklerin endişesine bile kapılmadan, su çekmeyi hemencik bırakıp, kulakları çınlaya çınlaya bahçe kapısına doğru koşmuş. Kapıyı açar açmaz karşı komşunun onca aptal görünen kızı Şuheygin’in bu kadar güzel ve uzun cümleleri nasıl olup da bir araya getirip yumurtladığını soruvermiş kendi kendine. Çiçek saksılarını her Allah’ın günü aşağı atmaktan bıkmadığı pencereye doğru baktığında perdelerin sımsıkı çekili, saksıların da henüz tam ve sağlam olduğunu görünce biraz garipsemekle birlikte, ağzını açıp avaz avaz tam seslenecekken “Şuheygiiiiin” diye, ne olduysa kalakalmış. Biri ensesinden tutup “hiç konuşma, dön işinin başına” demişmiş sanki. Ya da Beydegû’ya öyle gelmişmiş. Gerisin geri kapıyı hiç acele etmeden kapatıp paslı çengelini usulca indirmiş ve dönmüş kuyunun başına yüzünde allak bullak bir ifade.

Üç analığı olduğu için kendisine “üç analık kız” lakâbını takanın kim olduğunu kimse bilmese de, bu lakâbın tam da Beydegû’ya uyduğunu söyleyenler pek çokçaymış. Niye üç analığı olduğunu, dahası üçüne de niye “ana” diye seslendiğini kendisi de bilmiyormuşmuş aslında. Ne zaman Salı pazarına çıksa; çoluğundan çocuğuna, yedisinden yetmişine, delisinden densizine, gencinden geçkinine, tellisinden telsizine, kellisinden fellisine her kim görse onu, şu lafı kıkırdaya kıkırdaya dokundurmadan edemezmiş: “Üç analık kız! De hele nereye böyle?” Beydegû; her gün, her saat, her dakika, her saniye, her an biraz daha öfke biriktirmiş içinde de “gık” dememiş. Lâkin içinde tepeler oluşmuş, tepeler dağlara dönüşmüş, dağlar başı dumanlı Tiriç Mir gibi doruklarında acı, hüzün, hırs, nefret, kin ile yoğurup bu öfkeyi yıllarca beslemiş de beslemiş. Bilinir ki, Beydegû da pek tabiî bilir ki, her kap dolunca mutlaka taşar. Ya kabı dibinden delmelidir, doldukça aşağıdan aksın gitsin taşmasın; ya öyle bir kap icad etmelidir ki, doldukça genişlesin… genişlesin… genişlesin… ki tek bir damlacık dahi kabın dışına çıkma teşebbüsünde bulunmaya cüret etmesin. Beydegû’nun içindeki kap hangi cinstendir, ne türden özelliklere sahiptir bunu ancak yüce yaradan bilirmiş elbet.

Bu kızın üç analığının üçü de birbirinden şirret, birbirinden illet, birbirinden şiddet, birbirinden dehşet olduğundan; Beydegû’nun babası, bilmem kaç yıl önce, kızcağız kimine göre beş, kimine göre üç yaşına henüz basmamış bir yavrucuk iken; zifiri karanlığın çatılara çöreklendiği bir gece, gökte siyah çizgi beyaz çizgiden ayrılmadan daha belki, belki de gece namazına durmadan daha takva sahipleri, alıp başını bir yıldız misali kayıp gitmişmiş yaban illere. İsmi Çıdar mıymış neymiş. Adı bile silinivermişmiş ardından böyle hoppadanak diye. Gideni anmaya ne gerek varmışmış çünkü. Kızından başka kimse de adamın yokluğunu fark etmemişmiş zaten. Haftasına da unutulanlar arasına karışmış bu kaçış öyküsü. Biricik kızıyla üç karısı sözüm ona gül gibi yaşıyorken, nice emekle diktiği taş evi bir şaheser olarak yükseliyorken yerinde, sonunda Allah bilir neden, canına “tak” etmiş bir şeyler de kaçıvermişmiş. Gerçi üç analığı bilen adamın neden tek evladını bırakıp kaçtığını anlamakta zorlanmazmışmış. Hani keşke kızını da yanına alıp gitseymiş babalık vazifesini kimse sorgulamak zorunda kalmazmışmış. Oysa ki bu adamcağızın üç karısından neler çektiğini evin duvarlarının dili olsaymış da anlatsaymış. O kadar vahimmiş durum. Ancak o üç karıyı başına musallat eden de kendisiymiş sonuçta. Dolayısıyla kendi düşen ağlamazmış mahalleyiye göre.

Bilmem adam gittikten kaç yıl sonra, uzak memleketlerden birinde Çıdar adında ünlü ve nefesi pek kuvvetli bir hocanın kitaplara bakıp şifa dağıttığını söyleyen çelimsiz, kambur, kara kuru, sıska, hem de “adam” demeye bin şahit isteyen bir zat kapılarını çaldığında, getirdiği bu habere karşılık üç analık’tan yüklü bir miktar bedel isteyince, analıklardan biri eline sopa, diğeri balta, öteki de kazma almış da kızılca kıyamet kopmuş o an. Adam evden nasıl kaçtığını bilememiş; elini eteğini, gözünü kulağını, kolunu bacağını salimen kurtarabildiğine şaşmış ilkin, şükretmiş sonra. O güne değin caminin yolunu bilmeyen, ağzından tek bir hayırlı kelime çıkmayan bu densiz, karşılaştığı ilk cami avlusuna, alev alev yanan ve dehşete kapılmış bedenini dar atmış da, şadırvanda elini yüzünü yıkamaya yeltenmiş tirim tirim titreyerek. “Abdest almayı mı bilmiyon emmi” diyerek kahkahayı basan bastıbacak velede öfkelenmeye ve iki laf eşliğinde suratına okkalı bir tokat aşk etmeye bile fırsat bulamadan da “hık” diye oracıkta yığılıp kalmış. Kimdir, kimlerdendir, yolunu buraya ne düşürmüştür kimse bilmediğinden, cami cemaati “cenaze bekletilmez” hükmüne bağlı kalarak, öğle namazını müteakip kılınan cenaze namazı ertesi en yakın kabristana defnedivermiş merhumu. Kimsesiz adamcağızın baş ucuna bir küçük kaya parçasını yerleştirip “Adsız” notunu düşmüşler. Sünneti yerine getirmek niyetiyle telkinde bulunmayı da ihmâl etmemiş muhterem imam efendi. Ancak bazılarının görüşü toprağa verilen adamın adını bilmediklerinden sual meleklerinin sorgulamayı yapamayacağı yönündeymiş. Bu durumda sorumluluk imam efendinin sırtında ahirete kadar asılı kalacakmışmış.   

Kapılarında bir heyula gibi beliren bu meymenetsiz adamın, hemen iki dakika sonra son nefesini verdiğinden ve cami cemaatinin de cenaze namazını kıldığından habersiz üç analık oflaya puflaya günlük hengâmeye karışıp unutuvermişler bir adamın canına mâlolan sabahki kovalamacayı. Her gün bir olay patlak vermezse bir garip endişeye kapılır, “nerde hata ettik acep” diye aralarında fısıldaşmaya başlarlar, işlerin yolunda gitmemesinden korkuya kapılırlarmış çünkü. “Eden bulur, etmeyen yerinde durur” sözünün bu haneden çıktığını âlemde bilmeyen yokmuşmuş zaten. Bundan sebep, kimlerin ikamet etmede olduğunu bilen kimse, bu bahsi geçen evin kapısını kasten çalmaya cesaret edemez, mümkün mertebe sokağından bile geçmez, mecbur kalmadıkça da üç analığın o dillere destan uğursuz suratlarıyla karşılaşmak istemezmişmiş. Alıcılar ve satıcılar, her tür malı sırtında taşıyan bohçacılar, ağzı çokça boş laf yapan kocakarılar; kara büyülerle evlilerin evini başlarına yıkan, gençlerin kader çizgisini değiştiren, güzelleri ucubeye ve çirkinleri de afete çeviren, göz bağlayan/dil koparan/kötülüğü kendileriyle beraber nereye gitseler taşıyan efsuncular; hayır iş nedir bilmeyen ve ağızlarından tek bir doğru söz çıkmayan falcılar, cahil cühela takımından cinli cinsiz tüm melûnlar ise her fırsatta soluğu bu evin kapısında alırmışmış.

 Bu evin tek kızı Beydegû, ne geleni ağırlamak, ne de gideni uğurlamak istermiş oysa. Her Allah’ın günü binbir çeşit zılgıt yememek için elinden geldiğince köşe kapmaca oynamaya çalışan üç analık kız, bu analıklardan yediği envaiçeşit dayaktan belki, sebepli sebepsiz sıklıkla kapatıldığı karanlık hücrede çokça zaman geçirdiğinden belki, öksüz yetim bu karıların ellerinden çektiği tarifsiz çileden belki ağzını açıp iki lafın belini kıramaz, her şeyi içine ata ata susarmış. “Gün ola hayr ola” sözünü ilk duyduğunda işte bu yüzden pek bi etkilenmişmiş bu kızcağız. Hemen gergefini eline alıp ince ince işlemiş her harfi gözleri dola dola, sonra da asmış odasının duvarına muska gibi. Medeti kimden umduğunu bilemeden bu aklı kıt, dili lâl, güzelliği dillere destan ay kızın içindeki volkan her gün patlamaya biraz daha yaklaşırmışmış da her şeyin bir vakti zamanı olduğunu herkes gibi o da bilirmiş.

Kabahati doğuştan getiren kız kısmının bu memlekette aklının kısa olduğuna inanılır, bu yüzden de her eziyet ona reva görülürmüş. Beydegû da bu kaderi yaşamamış işte diğer kız kısmısı gibi. Ağzını açsa lafı daha çıkmadan geri ağzına tıkmış anlıklar, pencereden baksa falakaya yatırmışlar, ne yapsa beğenmemişler, bir paspas gibi bir güzel kullanmışlar, yediğini çok görmüşler, varlığını gereksiz bulmuşlar da eze eze hamura çevirmişler. Çocukluktan çıkıp artık içindeki öfkeyle beslenen düşünceleri derin cümleler kurmasına neden olmaya başlamış. İşi savsakladığında, yemeği ocakta unutup yaktığında demeye başlamış “aklım kısa madem işim de yarım, beğenmiyorsanız bir yarım akıllı daha getirin de tam olsun!” Sen misin bu lakırdıyı yapan, onu bir ton dayakla ödüllendirmişler.

Zamanla yaşlarıyla birlikte kilolarını da alan, aldıkça dilleri daha bir çatallaşan, halleri daha bir çekilmezleşen üç analık Beydegû’nun deliliklerine güç yetiremez olunca, bir yerlere haber salıp eve yardımcılar yığmaya başlamışlar. Küçük yaşta bu eve giren bu yardımcıları almak için karşılığında analıkların neleri gözden çıkardıkları ise bir sırmış tabiî. Böylece Beydegû biraz ferahlar gibi olmuş, en azından kendisini odasına kapatıp analıkların suratlarını çekmek zorunda kalmamış.

2. Mefhûm

Şuheygin’in kendisinden sonra beş numara olan kardeşi Mefhûm, yaşı on-beş olmadan karanlık sokaklarda dolaşmaya başladığından, tam da karanlık işlerin elinden tuttuğunu söyleyenler ortaya çıktığında, iki katlı mavi boyalı evlerinin kapısını bir palabıyık, günortası demeden çalmış. Sol elini cebinden hiç çıkarmadığını gören Şuheygin, bu yabancı adamın cebine sakladığı elinin bileğinden kesik olduğunu görmese de ertesi gün konu komşuya hiç yüksünmeden, yüksek perdeden, hemi de gözlerini ayıra ayıra, yürekleri korkudan hoplata hoplata anlatmış da anlatmış: “Ben bu adamı hiç görmedim bu civarda bacılar. Ne bu mahallede gördüm, ne civar mahallelerde. Gökten bir zenbil sarkıtmışlar, çıka çıka bu adam çıkmış zenbilden yiğitler dururken. Pek bi tuhaf bakıyordu anacım. Gözleri yerinden ha fırladı ha fırlayacak öne doğru atılı alılıveriyordu.”

Palabıyık kapıyı çalınca Şuheygin’in anası açmışmış kapıyı ilkin. Karşısında bu acayip adamı görünce bir “aha” çıkmış ağzından bir adım geri atmış. Palabıyık gülümsemişmiş sanki bu “aha”yı duyunca. Ne istediğini ayaküstü sormuşlar. Uzun uzun kapıdan evin içini süzdükten sonra “bir veledi arıyorum” demeyi akıl etmiş nihayet palabıyık. “Veletler kasabanın orta yerinden geçen nehrin ovaya açıldığı yerde kurulu olan çingen eğlentisini seyre gittiler. Bula bula ancak o yerde bulursun da bizde velet çok, hangi veledi aramıştın sen?”

Palabıyık anaya şöyle tepeden aşağıya, bir de aşağıdan tepeye uzun bir bakış atmış başını iki yana sallayarak. Aldığı cevap ona yetmiş olacak ki bi şeycik demeden dönüp gitmiş. Şuheygin, koşup pencereden adamın ardından uzunca müddet, yol kıvrılıp da adamı göremeyene dek izlemiş. Üzerinde ecnebilere yaraşan cinsten libaslar, ayaklarında parıldayan iskarpinler varmışmış. Komşular günortasında böyle garip bir adamı nasıl olup da göremediklerini hayretle itiraf etmişler birbirlerine. Görseler belki başları göğe erer, her bi muradları tam da istedikleri biçimde gerçekleşiverirmiş hani. Ne diye Şuheygin bir solukta gelip kapılarını çalmamışmış, bi yol adamı gösterip kırk yılın başı bir işe yaramamışmış, bu kabahatin büyüklüğü karşısında bundan sonra hangi yüzle karşılarına geçermişmiş. Ayıp denen bir şey varmışmış. “Hep bana, hep bana” diyenlerin elbet bir gün belalarını kendi elleriyle dipsiz kuyulardan çekip çıkaracaklarını salık vermişler pek bi itinalı davranmasının ehemmiyetini özenle vurgulayarak hem de. Kızkuruluğunun ardında ne günahlar biriktirdiğini bilmeyişinden tutun da, başına yaradanın böyle amansız bir derdi hangi hikmete binaen doladığını bir düşünüp taşınmasının kendisi açısından epeyce faydalı olacağına kadar götürmüşler lafı. Bütün burunlar kıvrılmışmış yani Şuheygin’den tarafa o günden sonra, kim varsa komşu namına sırtları dönüvermişmiş birden.   

Şuheygin bütün söylenenlere bir değil bin cevap yapıştırmayı bilmiş bilmesine de elleri ayakları çözülmüş yine de, zangır zangır titremekten kendini alamamış, öfkeyle alevlenmiş o nazarlardan korunası biçimli vücudu, bir hışımla atmış kendini eve. Günler geceler boyu yerini yurdunu bilmez hâlde odasında yorgan döşek yatmış. Anası bulabildiği sekiz erkek evladından her birine onun başucunda nöbetleşerek bekleme zorunluluğu getirmiş o talihsiz günün ardından. Sirkeli sularla bütün vücudunu dağ eteği mahallesinden çağrılan bir kocakarı iğne ucu kadar yer kalmayana dek bir güzel silmiş şifa surelerini okuya okuya. Ama Şuheygin’de zerre miktar değişiklik olmamış. Elma sirkesindedir kabahat diye üzüm sürkesini denemiş ertesi gün. Bir sonraki gün ayva sirkesinde karar kılmış, “bu da fayda etmezse gayrı ben bu işi terkeyecem bilesiniz” diye yüksek atmış üstelik.  Günler Cuma’ya dayanınca ardıç sirkesini çıkarmış meydana, kızın derisi soyuldu soyulacak hiç umursamadan her uzvunu şiddetle öfelemiş. Hurma sirkesi mi dersiniz, kayısı sirkesi mi istersiniz, yoksa nane karanfil bal sirkesi mi bu derdin devasıdır diye sıraya dizersiniz; velhasıl-ı kelam denemedik sirke bırakmamış Şuheygin’in üstünde. Ev baştan ayağa sirke kokularına bulanmış. Koku o kadar ağırlaşmış ki evin temeline yerleşen kol kadar cardınlar bile sokakalara taşmış.

Tütsüler yakmış herkesin “hanımanne” diye çağırdığı, mahallenin en görgülü, amma yaşını başını ne kadar almış kimsenin hesaba güç yetiremediği Höşmenem Bacı odanın her köşesinde. Kızıl ışığın faydalarından dem vuran bir bohçacı kadın lambanın üzerine bir kırmızı yemeni bağlamış bir uğradığında, ortalık kızıllaşmış. “Şifanın nereden geleceği belli olmaz” diyerek kim ne akıl verdiyse harfiyyen yerine getirmişmiş Geyruman ana. Kiraz saplarını kaynatmış, rezeneyi sıcak sularda bekletmiş, maydanozun suyunu çıkarmış, bulduğu her otu çay diye demlemiş de hepsini boğazından aşağıya azar azar akıtmış biricik kızının. Şuheygin “tık” dememiş. Günler geçmiş bir olsun açmamış gözlerini, bir olsun tek kelime çıkmamış ağzından yıllar var ki susmak nedir bilmeyen, su motoru gibi yorulmadan kusursuz işleyen kızcağız.

Sonunda evde bir matem havası esmektedir, yüzler gülmeyi unutmuştur diye giriş kapısının koluna siyah bir bez dolamışlar ki gelen geçen anlasın da hürmetten geri kalmasın, her seferinde bir dua salıversin kızdan tarafa. Mum yakıp tencerelere koymuş Şuheygin’in başı üzerinde suyla söndürmüşler. Kulağına eğilip “kız seni almak isteyen maviş gözlü, al yanaklı, fidan boylu biri var, aç gözlerini” demişler. Değişen bir şey olmamış. Sonunda Şuheygin’in her bir tanıdığını çağırmış, başucuna koydukları bir yer minderine oturtup konuşturmuşlar tek tek. Belki kulağına gelen seslerin tanıdıklığından dolayı dünyaya geri dönmek isteyeceğini düşünüp her geleni tereddütsüz içeri buyur etmişler. Evin önünde iki sokak öteye uzanan bir kuyruk oluşmuş. Kuyruğu gören sıraya girip sırasını beklemiş. O kadar ki artık gelenlerin kim olduğunu Geyruman ana bile çıkaramaz olmuş. Birini durdurup “nerden tanıyon sen benim kızı” diye sorunca da “yoldan geçiyordum Allah rızası için uğradım, kimdir necidir bilmem” demiş ve çıkıp gitmiş kamburunu sırtında taşımakta zorlanan ihtiyar kadın. Geyruman ana bundan işkillenip sırada bekleyen kim varsa çil yavruları gibi dağıtıp kapısını herkese kapatmış bu sefer de. “Şifa bulalım derken bela çekecez başımıza tam olacak” diye de gün boyu söylenmiş.

Günlerden bir gün üç analık kız Beydegû gelip oturmuş mindere. “Üç perdeye gidip birinin ardında henüz kaybolamadım. Her sabah bir hışımla bahçe kapısından çıkıyor beş sokak öte gidip geri dönüyorum. Hep bir şey ilerlememe mani oluyor. Bugün de sana geldim. Kalk ayağa Şuheygin. Mahalle sus pus oldu” demiş iki gözü iki çeşme. Demiş demesine de Şuheygin hiç oralı olmamış. Mahalle eski telaşına döndüğünde Şuheygin yatağında yatmaya devam etmiş. Herkes onun ölüm gelip onu bulana dek böyle kalacağına inanarak kendi köşesine ve meşgalesine çekilmiş. Beydegû her sabah kendi penceresinden onun penceresine bakıp perdelerin açılıp açılmadığını kontrol etmeye öyle alışmış ki, sabahlık vazifeleri arasına bu işi de gayr-i ihtiyârî eklemiş olmuş. Sekiz oğlanın beşincisi Mefhûm’un bir gece ipsiz sapsızın dadandığı bir eve yapılan baskında yakalanıp zindana atıldığı haberi ile mahalle ayaklandığında bile o perdeye bakmaya devam etmiş. Sonunda anası bile unutmuş zavallı Şuheygin’i o dip köşedeki kızıl renkli odada.

Mefhûm hangi zindandadır, hangi âlim kişinin nefesi onu kurtarabilir, ihtimal hataen bulunduğu bir lanetli evde hangi suçtan dertop edilip götürülmüştür; hangi hainler onun çömez aklına girmiş, taze ruhunu kirletmeye yeltenmiş, onu yolundan çevirip karanlık gecelerin malzemesi hâline getirmiştir; çöp toplayıcılığından başka bir bildiği olmayan oğlancığın daha kısa donundan arınalı şunun şurasında günler olmuşken hangi zalim kişiler onu yalanlarıyla pis emellerine alet etmişlerdir; kahve köşelerinde pusmaktan başka bir bildiği olmayan babası deli Hayro’nun aklı kaç meteliğe satılmıştır… sorularıyla çalkalanırken ortalık, kırk lekeli mendilini önüne açan, üst ön dişleri kırık, başka da dişi olmayan, yaşı elli mi altmış mı anlaşılmayan, iki kaşın ortasına koyu bir dövme hakkedilmiş bir başka acuze duruşlu kadın belirmiş günlerden bir gün.

Geyruman ananın karşısına oturup elindeki küçük taşları önüne serdiği kırk lekeli mendilin üzerine bırakıvermiş bir hamlede. Bir süre düşündükten sonra “uzak memleketlerin birinde zengin bir padişahın hükmü altındaki halkın gece gündüz çalıştığını, ama çalışmakla haşmetli padişahları için inşa ettikleri sarayların bir türlü bitmediğini, bu yüzden civar memleketlerden çalıştırılmak üzere köleler, suçlular getirttiklerini, Mefhûm’un da bu insanlar arasında çalışmak üzere büyük bir kervan ile oraya doğru götürüldüğünü bir çırpıda soluksuz söyleyivermiş gözüyle görmüş gibi. Taşlarını ve mendilini toplayıp ayağa kalktığında da hiç mühim bir haber değilmiş gibi, bu evde kızıl odada kendi kendine konuşan bir kızın olduğunu mırıldanarak kapıdan çıkıp gitmiş. Geyruman ana kadının eline bir kuru ekmek bile sıkıştırma fırsatı bulamamış şaşkınlıktan. Ardından ağzı açık bakakalan Geyruman ana kadının sokakta adımlarken omuzlarından sarkan pembemsi tül örtünün havalanıp gökyüzünün mavisine karıştığını görmüş hayretle. Uçmuş uçmuş uçmuş bu pembe örtü… Sonunda bir çarşaf gibi yayılmış gökyüzüne. Pembenin hikmeti ne ola ki diye de takılmış aklına Geyruman ana’nın işte o an. İlle her şeyin olması lazımmış ya en azından bir hikmeti.

3. Beydegû

Beydegû, gözlerini açtığında bir şeyin, yabancı bir şeyin kendisini dürttüğü zannıyla fırlayıvermiş yatağından. Aranmaya başlamış gözleri sağında solunda bir el ya da ele benzer bir şey. Rüzgârın hışırtısı bahçedeki yaprakların salınışına dokununca bir uğultu odanın açık penceresinden pervasızca içeri dalıp kapının altındaki iki parmaklık boşluktan bir fısıltı beraberinde kayıp gidivermiş. Ürpermiş, ürperti yüreğinin atışlarını kat be katlamış, ter boşanmış boynundan aşağı damla damla göğüslerinin arasından göbek deliğine doğru soğuk soğuk akmış. Rüzgâr damlalarla buluşunca bir titremedir almış ince bedenini, gözlerinde korku canlanıvermiş farkettirmeden varlığını, ola ki o an biri kapıyı açıp dalıverse içeri Beydegû’nun yüzündeki anlamda derin karanlıklar görüp bir mum yakası geliverir, Olukbaşı’ndan meşhur büyücü o dakika ünleniverirmiş hani. Şuheygin’in bilmem kaç vakit önce söylediği üç perde’yi duyalıberi bakışlarının feri sönmüş, bir başka âleme ha uçtu ha uçacak salınışı üç analığın üçünü birden telaşa sokmaya yetmiş yetmesine de bir olsun lafını edip geçmemişler karşısına kızın. O ara onların derdi mutfak tezgâhının üzerinden kaybolan parça parça etlerin nereye gittiğini bulabilmekmiş. Hangi aklı yarım, midesi geniş buna cüret edebilirmiş, işte asıl bunu merak etmekteymişler.

Bahçe kapısına astıkları bir kâğıt parçasında yazılı cümlelerin hırsız olacak o melûn kişiyi haberdar edeceğinden dem vurarak bir dahaki seferi olmayacağına bu işin haylice emin görünüp kıs kıs gülmek daha bir hoşlarına gittiğinden olsa gerek kızın avareliğine aldırış etmek bir yana ters yüz edip sözlerini dakika başı kızın yüzüne vurmuşlar da vurmuşlar. Lâkin kapıya kâğıt asma işi hiç de bekledikleri gibi olmayıp gelen geçenin kapıyı tıklatmasına sebebiyet vermiş ancak. Dilencisinden berduşüne, bohçacısından kadırgalısına, avaresinden abdalına… Her kim var ise ağızbirliği etmiş gibi “bir parça da bize düşmez mi o yüce gönlünüzden” demekten o bir parça eti almadan vazgeçmemişler kapı önünde dinelmekten. Üç analık bir feryattır bastırınca cümle mahalle sesin sahibini merak edip ev önlerine taşmış. Kapıdan hışımla o kâğıt parçasını söküp atmış olsalar bile, adı çıkanın dokuza inmez sekize hesabı, şehrin en işlek hanlarından bile daha bir işlekliği sebebine binaen evde olan biten gariplikler üzerine acayip öyküler dizilmeye başlanmışmış çoktan.

Gece kahvelerde maniciler masalara mani dökerler, kahvehaneye takılan bilcümleyi az be az eğlendirmeye çalışırlar, ellerine geçecek bir ekmek parasının yüzü suyu hürmetine saatlerce, çeneleri kireçlenip teklemeye başlayıncaya değin söylerler de söylerlermiş. Üç analık’ın feryadı manicilerin kulağına gitmez mi, tez elden ulaşmış varacağı yere, dizilmiş maniler bir bir boncuk gibi peşi sıra. Kahveden kahveye, kulaktan kulağa, dilden dile bütün bir memleketi bir çırpıda dolanıvermiş tümü birden. Hatta derler ki, bu maniler memleket sınırlarını dahi aşmışmış.

Sultan hazretleri bir divan üzere iken Beydegû’nun adının geçtiği bir mani ile karşılaşınca, hoşluğundan olsa gerek sükûnet istemiş çevresindekilerden bir desturluk el hareketi ile. Maniyi tekrar tekrar, tekrar tekrar, sindire sindire dinledikten sonra da “üç analık” ifadesinden işkillenmiş ne işse. Kızın bir analık yerine üç analığının oluşuna hayıflandıktan sonradır sormuş: “Ya hu! İnsanlar bir analığın kahrına dayanamayıp bir bir göçerken şu dünya mekândan, bu adı güzel kızcağız üç analığın arasında kaç akıl ile yaşamaktadır? Deyiverin hele…”

Divandakiler hiç beklemedikleri bu soru karşısında ne diyeceklerini bilemediklerinden sultan hazretlerine bir acayip bakmaktan öte geçememişler elbet. “Hürmetlim! İnsan denen mahlûkun alnına binbir çeşit şey yazılıdır. Her birinde başka başka sırlar gizlidir. Ol sırrı çözmek kimi zaman mümkün olmayıp onun ebede değin bir sır olarak kalması lazım gelmiştir, takdir edersiniz!” sözlerini ise titremekten kendini alıkoyamayan kethüda salıvermiş havaya.

Sultan kükremiş birden: “Bre kendini bilmez gafil kişi, kelime raksına ne lüzumdur ki beni oyalamadasın! Çekilin huzurdan…” Sultan yalnız kalınca bu Beydegû kızın tez elden bulunmasını dilemiş. Bir plan hazırlanmış. Eve gönderilecek Canhışan bacı bir misafir olarak kapılarını çalacakmışmış, kendini gizleyip saraydan maraydan asla ve kat’a söz etmeyecekmişmiş, işin ne biçim bir yolda ilerlediğini kendi gözleriyle bizzat görecekmişmiş, ölçüp biçecekmişmiş… Ta ki tam kanaate varınca sarayın yolunu tutacakmışmış adı güzeli de yanına katıp. Ki adı güzelin bahtı da güzel olası gerekmişmiş.

Canhışan bacı, on-iki güzeller güzeli yardımcısıyla, sandık sandık süsleriyle ve kıyafetleriyle, kese kese altınlarıyla, Orta Kara’nın en alımlı zaman diliminde, yani güzel bir ilkbaharın masmavi göğü altında çıkmış yola. Ta kapıya varıp tıklatmışlar. Üç analık gene vakitli vakitsiz gelenlerden biridir deyip kıpırdanmamışlar bile yerlerinden. Beydegû ki, neredeyse üç gün üç gecedir odasında bir başına kendi kendini dinlemedeymiş.  

Yardımcı kızlar yine kör deliklerine kaçmışlarmış belli. Israrlı tıklamalar üzerine oflaya puflaya, ıhlana sızlana, söylene söylene Kermedi analık varmış bahçe kapısına. Birden inanamamış gördüklerine bir “amaniiiiin” feryadı çıkmış dilinden. Hemen buyur etmiş bu şaşalı asil kadınlar grubunu içeri ağzı kulaklarında.  Kimsiniz, nesiniz, nereden gelip nereye gitmedesiniz sorularına pek de dokunmadan kahveler içilmiş, kırmızı kırmızı çilekler ikram edilmiş adının Canhışan bacı olduğu öğrenilen kişiye ve yanında üşenmeden taşıdığı onca güzele. Sorulara hep yüzeysel cevap verildiğinden üç analık bir türlü anlayamamış onların sebeb-i ziyaretlerini. Meraktan çılgına dönmüşler de bir cesaret atılıp öne bu heybetli asâletin hangi kaynaktan beslendiğini öğrenmeyi becerememişler. Bacı’nın karşısında eli ayağı dolanmış daha önce hiç olmadığı kadar bu hınzır analıkların.

Nasılsa kapıyı çalan söze de girecektir diye beklemişler, ama kurtlar kaynamış içlerinde delik deşik etmiş ciğerlerini. Ne geceyi gece bilip yumuşak yastığa baş koyabilmişler, ne de gündüzü gündüz bilip tadını çıkarabilmişler doya doya. Biricik evlerinden de kovamamışlar elbet. Canhışan bacı ise niyetinden hiiiiiç bahsaçmamış. “Tanrı misafiri” diye kapılarına geldiklerini, yol yorgunu oldukları için kendilerini misafirperverlikleriyle dinledireceklerini ümid ederek hiç çekinmeden içeri daldıklarını, amma eğer ağır bir yük olacaklar ise hane sahibine, gerisin geri dinlenmeden yeniden kendilerini yola vurabileceklerini, kadere boyun eğmek lazım geldiğini, yoksa alimallah sırtlarının bir daha düzelemeyeceğini, bununsa insan evladının başına gelebilecek en kötü alınyazısı olabileceğini, dahası bu evde karşılaştıkları hanımları pek bir görgülü, hanımefendi, nazik ve anlayışlı buldukları için kendilerini haylice şanslı addettiklerini bir çırpıda sıralayıvermiş. Analıklar çoğu kelimeyi yakalayamadıkları hâlde nasıl mest olmuşlar, nasıl yumuşamışlar, nasıl boyun kırıp bu tanrı misafirlerine nasıl melul melul bakmışlar tarifi münkün değilmiş. 

Hemen mutfakta kırk işi yetiştirmeye gayret eden yardımcı kızları odaları hazırlamakla vazifelendirmişler ki bir an önce pek bitkin, halsiz, yorgun ve bitap misafirleri dinlenmeye çekilsin. Canhışan bacı kıs kıs gülmüş, bu işi de kolayca kıvırmış olmanın rahatlığıyla. “Haneye böylece yerleştik” bakışlarını güzelleriyle uzaktan uzağa paylaşmayı da ihmal etmemişmiş. Analıklar Beydegû’nun ortalıkta görünmeyişinden şikayetlenmişler de epey vakittir kızın saçını başını yolmadıklarından dolayı şımarıklık nisbetinde hâller takınmayı adet edindiğini mırıldanmışlar. Şu tanrı misafirlerinin karşısına çıkıp da bi “sefalar getirdiniz” demeyişinin büyük cezalara sebebiyet verceğini filan sayıp dökmüşler iki arada bi derede çok da belli etmemeye özen göstererek. Bacı’nın gözünden kulağından kaçar mı hiç, her bir kelimeyi alıp yerine bir bir yerleştirmiş elbet “sizin hesabınız da bir gün görülecek merakta kalmayasınız” notuyla beraber.

Analıklar meraktan yerlerinde bir sağa bir sola kaykılmaktan sıkılıp, daha fazla dayanamış ve sonunda baklayı ağızlarından çıkarmışlar ve hoppadanak sormuşlar: “Yolculuk nereden böyle?” Canhışan bacı pek oralı olmak istememiş, amma bu karıların ağzını da tıkamak gerektiğinin farkındaymışmış. “Bu gördüğünüz güzel kızlar benim canımdan kıymetli pek nadide yeğenlerim. Onları ben büyüttüm bir başıma, hepsi kızım gibidir bana.” Analıklar şöyle bir bakmışlar kızlardan tarafa bir kere daha “Ya Rabbi, sen nelere kadirsin” hayretiyle. “Biri güzel olur, ikisi güzel olur; on-ikisi birden nasıl böyle eşsiz güzelliği temsil edebilir pek şaşılası” diye birbirlerine acîp bakışlar fırlatmışlar. Bacı devam etmiş lafına: “Dördünün talibi çıktı uzak illerden, lâkin dedim ben kızlarımı ayıramam ne kendimden, ne de birbirlerinden. Toplandık gidiyoruz işte bir münasip yol bulmaya. Ya nasip!” Analıklar daha bir şaşkın bir kere daha baştan ayağa süzmüşler afetleri oturduklerı yerden. Bunları alacak adamların ne türden olabileceklerini hayale çalışmışlar, ancak akılları ve hayâl becerileri yetmemiş o kadarına.

Odalar hazırlanıp, tanrı misafirleri odalarına çekilince evi bir sesizlik kaplamış tepeden tırnağa. Amma süt dökmüş kedi gibi, dut yemiş bülbül gibi oturup kalmışlar analıklar, bu başlarına gelenin talih kuşu mu, yoksa kör talih mi olduğuna karar veremeyerek. Sonra da ellerinin tersiyle itmişler akıllarına üşüşen şüpheleri. Kırk yılın başı şans kapılarını çalmışmış. Tadını çıkarmaktan geri durmak ahmakçaymış falan filan…

Bu yazıyı paylaşın