7. Şuheygin
Deli Hayro’nun ağzı olduğunu unutalıberi çok vakitler geçmiş. O, sessizliğe bürüneli sanki asırlar olmuş da hiç kimse ağzından bir vakitler inci tanesi gibi kelimeler döküldüğünü görmemişmiş. Ömür için hep, “pek bi kısadır, yalandır gelip geçer, nasıl geçtiği ise bir muammadır” sözlerini yinelemişler bir tarihte âlim kişiler. Oysa o “kısacık” dedikleri ömür diliminde, en büyük acıların bile nasıl da silinip gittiğini, yıkımların bir bir tarihin sayfaları arasına gömülüp kaybolduğunu, en şiddetli felaketlerin dahi gün gelip de unutulduğunu, bir vakitler pek mühim addedilen devasa meselelerin bir masal tadında anlatılıp geçildiğini ve insanoğlunun dönüp dolaşıp aynı kaderi baştan sona tekrar ve tekrar yaşadığını niyeyse bir türlü insanların kas kafalarına sokamamışlar. O işi nineler/dedeler, hacılar/hocalar da bir vazife addedip üstlenmişler üstlenmesine de duyanların bir kulağından girmiş, hiç üşenmeden de öte kulağından hınzırca çıkıp gitmiş.
Madem kısadır şu ömür, ne diye “zaman” denen şey, toprak serper de geçermiş olan bitenin üzerine. Bir sürü soru varmış insanoğlunun kıt aklını kurcalayan, lâkin bunca tembelliğin arasında çoğunun vakti yokmuş cevapları arayıp bulmaya, isteği de yokmuş zaten, hem bulsa da ne olacakmışmış ki! Belki bir kısım aklı bazı konularda az buçuk başında olanlar, düşünmedeymişmiş bu soruları. Hatta belki bir kısım da şöyle elle tutulur cinsinden cevaplar bulmaya pek bi yaklaşmışmış zamanında. Ancak bunların hiçbiri sesini asırlar ötesine, binler kilometre mesafelere duyuracak denli yükseltememişmiş. Ya mırıldanmışlar, ya homurdanmışlar ya da sadece düşünmekle yetinmişler oturdukları yerde. Ta ki Deli Hayro meydan yere çıkana dek.
Sabahın henüz güneşi görmediği er vakitte, tüm mahalle ve mahalleli derin uykusunda iken henüz, bir kâbusun içinde sanıp kendilerini doğrulmuşlar yataklarında aniden, korkuyla, “n’oluyoz la” şokuyla. O korkuyla gözlerini açmaya çalıştıklarında da olan bitenin herhangi bir kâbusun küçük bir parçası değil de külliyen gerçek hayatın içinden çıkıp hanelerine daldığını farkedivermişler. “Neyin nesidir” diye pencerelere uğramışlar, bahçelere fırlamışlar, kapı eşiğine taşmışlar, bakınmışlar dört yana anlayabilmek için kaynağını onları uyandıran tuhaf, insanın içini gıcıklayan sesin. Kimi zelzeledir telaşına düşmüş. Kimi bir patlama sanıp göğü yutan karanlıkta aranmış üzerlerine her an inecek alev topunu. Kimi heyelandır zannıyla avaz avaz kendini gece mintanına bakmadan sokağa atıvermiş. Kimi de hakikaten kıyamet kopuyor sanarak secdeye kapanıp öylece kalmış. Oysa olup olacağı Deli Hayro’nun meydan ortasında yere bağdaş kurup en tiz sesiyle avaz avaz camları şangırdatmasıymış.
Mesele anlaşılınca, kaynak sorunu çözülünce, bu sefer herkes unutup afettir, kıyammettir, heyelandır, zelzeledir senaryolarını çizmeyi “ne diyor, ne istiyor; n’olmuş bilen var mı” merakını dolandırmaya başlayıvermiş evden eve, kulaktan kulağa, pencereden pencereye. Daha az önce dizlerinin zangırtısını durduramadıklarını hiç yaşamamış gibi gözlerini ayıra ayıra soruşturmuşlar. “Deli Hayro bu” demiş birisi elini kolunu sallayaraktan. Amma bir yanaşıp da soramamışlar ki derdini, bu hengâmenin altında yatan gizi. “Sus” bile diyememişler zavallıya ki bir nefes için ara verdiği de yokmuş zaten. Kendi bağırtısından ses mes iştebilecek hâlde değilmişmiş üstelik. Tamı tamına bir gün bir gece bağırmış adam. Dövünmüş olduğu yerde ve bir gün bir gece dinlemiş bütün mahalle onu. Mahalleli “gık” demeden; eline kazmayı, küreği, baltayı, sopayı, çapayı alıp “yâ Allah” diyerek kafasını gözünü de yarmaya kalkışmadan seyretmiş bir de:
“Kedinin kulağı uçmuş. Kulağı havada yakalayan leylek almış yuvasına götürmüş onu. Yuvada yavrular korkup düşüvermişler dalın ucundan. Bir kartal onları düşerken havada pençelerinin arasına alıvermiş. Dağ oyuğunda gizlediği yuvasına taşımış. Leylek yavruları bir cik’lemişler de bir dahası olmamış. Kartalın merhameti ova üstünde süzülürken cebinden dökülmüş. Tarlaya dökülen merhamet taneleri tohumların arasına karışmış. Işkın vermişler buğdaylarla beraber. Onları toplayanlar bir parça merhametin yerleştiğini hissetmişler yüreklerine. Gittikleri her yere merhamet dağıtmışlar sepet sepet. Sepetin biri düşünce yere saçılmış merhametler. Saçılan merhametleri rüzgâr savuruvermiş dört yana. Kuzeye güneye, doğuya batıya… Dünyayı dolaşmışlar da her karşılaştıklarının yüreğine usulca yerleşmişler. Deli Hayro da onlardan bir kırıntı geçirmiş eline ve olmuş Pir deli Hayro. Olanı olan bilir, bilmeyene cahil mi denir, hadi dedi diyelim hesabını kim bilir nasıl verir, cahil cahilliğinin kurbanı. İnsan yolunu şaşıralı çok oldu. Onu yolundan döndürmeye çalışanlar onların eliyle tek tek boğuldu. Rengi değişti göğün, ateşle dağlandı sevilenler, iyi mi oldu; olmadı olmasına da yolundan şaşana yolunu şaşırdığını göstermektir en zoru. Sanır ki o sağlam adam da, o durmadan konuşan da yoldan sapmıştır bir tek. Kimse kendi kamburunu görmez, başkasının kamburunu diline dolar, susanı aptal sanar da en güzel kendisini beller. Açıl denizlere ve uzaklaş bildiğin herkesten. Yabancılar içinde kaybol ve bul kendini. Soğukta sıcağın, gecede gündüzün anlamını çöz. Dokunma etliye sütlüye. En yakının vurur sana en kötü darbeyi. Çok acır. Seni değiştirir. Dönüştürür. Yabancı vursa da acımaz. Yabancı, yedi kat yabancıdır çünkü sana. Acıtsa da geçer. Sen var git bilmediğin yerelere, yerleş, kal orada. Unut nereden geldiğini. Anma bile ne özeli, ne güzeli. İnsan, insan ah insan! Bu kadar insanken kendini bir halt ve şey sanan zavallı insan!”
Böyle sürüp gidiyormuş söyledikleri Deli Hayro’nun. Kimse susturmayı göze alamamış adamı. Şuheygin taaaa mahallenin en ücrasındaki evin en ucundaki odasında otururken bile rahatlıkla duymuş babasının bu sonu gelmez feryadını, tanımış elbet hemen sesini. Zehr içmiş gibi açılmış gözleri o an. Neredeyse yuvalarından fırlayıp top gibi zıplayacaklarmış önü sıra. Geyruman ana birden canlanan kızını görünce “aha gene dellendi” telaşıyla sağa sola koşturmaya başlamış saçını başını yolaraktan. “Yetişiiiin kıza gene bi haller oluyooo, yetişiiiiin” diye basmış feryadı. Baba sokak ortasında, ana ev ortasında ayrı telden feryat üstüne feryat tuttururken bütün mahalle dehşete kapılmış onların bu keçileri kaçırmış hâllerinden. Şüheygin anasını tutup çekiştirmiş al yazmasından uzanıp oturduğu yerden: “N’oluyon be kadın! Bi sus, ne diye ucûbe görmüş gibi ciyaklıyon!”
Geyruman ana duruvermiş o an. “Şüheygin, kız sen misin bunu diyen?” İnanamamış elbet duyduklarına onca uğraşa rağmen dilini bir olsun açtıramadığı kızın aklı başında laflar etmesine. Deli kız uyanalı beri ilk kez bir şey söylediğinden neye uğradığını şaşıran anası “ne desem” diye bakınmış olduğu yerde. Ateşli hastalık Şüheygin’e pek bi iyi gelmişmiş de kimse bunu bihakkın farkedememişmiş. O eski dellenmişliğinden eser yokmuş şimdi üzerinde. Anasını odanın orta yerinde bırakıp üzerine rengi anlaşılamayan bir şal geçirmiş hemencik, koşmuş meydana neredeyse düşe kalka. Onca zaman yatmaktan dizlerinde derman kalmamışmış, vücudunda güç kalmamışmış, erimiş de bir deri bir kemik kalmışmış, yine de durmamışmış. Babasını öyle bağır çağır bulmuş işte meydanın orta yerinde.
Gözü kimseyi görmüyormuş Deli Hayro’nun. Kızını da görmemiş elbet. Mahalleli ise Şuyheygin’i bir güzel süzmüş baştan ayağa. Zayıflıktan giydiği şey on beden büyük geliyormuş şimdi ona. Komikmiş yani. Ama çıt çıkmamış kimseden. Çıt bile çıt’layamayacak kadar sessiz kalmayı başının selameti için tercih etmişmiş. Bir de “eğlence çıktı mahalleye, pek bi sıkılıyorduk” diye geçirmişler içlerinden mahallenin hiç sakin olamayan sakinleri.
Sonra Şuheygin’i süzenler daha fazla dayanamayıp fısıldamışlar kulaktan kulağa. Deli Hayro’dan başlarını çevirmişler de “iyileştiğini duyduyduk, lâkin hiç sokağa çıkmadıydı bu deli kız. Gözleri içeri kaçmış. Yüzü kararmış. Pek bi incelmiş, sopaya dönmüş zavallı. Bir deri bir kemik kalmış, yüzünden renk çekilmiş. İçi çürümüştür şimdi bunun yazık” demişler. Bütün gözler süzmüş kızı tepeden tırnağa o öylece durup babasına hasretle bakarken. Babası olacak adam da oturduğu yerden bas bas bağırmaya devam etmiş karşısında duran kızını fark etmeden.
Tam da bu sırada işte geniş şalvarıyla ve başından hiç eksik etmediği cennet rengi yeşil takkesiyle imam efendi görünmüş köşede. Ürkse de biraz bu deli adamın deliliğinden, çaresiz temkinle yaklaşmış usul usul. Pek bilmezmiş aslında Deli Hayro’yu, Deli Hayro da pek bilmezmiş aslında imam efendiyi. Cemaatin arasında hiç görmediğinden belki çok konuşmuşlukları yokmuş önceden. Amma bilirlermiş işte birbirlerini ismen herkesin birbirini bildiği gibi. Camiye geleni tanır, gelmeyeni tanımaya yanaşmazmış imam efendi. Adet böyleymiş işte. “Biz ve onlar” diye konuşurmuş insanlar hep. Hayret ki biri sıkıca öğütlemiş gibi, “biz ve onlar” arasındaki görülmez sınırları bugüne kadar çocuk dediğin bile yanlışlıkla aşmamışmış üstelik.
Caminin nerede olduğunu babasının cenaze namazında saf tutmak için gittiğinde öğrenmiş ilkin Deli Hayro. O vakitler otuzunda ya varmış ya yokmuş. Anası vefat ettiğinde de Deli Hayro koyunları gütmekteymişmiş o dağ senin bu çayır benim on-yedisinde filan. O yüzden ne cenazesini görmüş anasının, ne cenaze namazında saf tutmuş, ne de mahalle kabristanına defnedildiğine şahit olmuşmuş. Bir gitti mi günlerce kalırmış koyunlarıyla dağ başlarında. Geri döndüğünde de anasını ölmüş, defnedilmiş, üstüne yeni bir hatun getirilmiş, bu hatunu da ev işlerine tez elden koşulmuş bulmuşmuş. Erkek dediğin niyeyse bakım istermiş, ev dediğin çevrilmek istermiş, çocuk dediğin sopa istermiş, aş dediğin kaynamak istermiş; her şey dediğin yoluna koyulmak gerekmiş; ne diye beklenecekmişmiş, zaman kaybetmek bir tek işleri karıştırmaya yararmışmış, zaten büyüklerin de pek bi ehemmiyetle üzerinde durdukları bugünün işini yarına bırakmamakmışmış. Gerçi bu büyükler kimmiş ne gören olmuş, ne bilen varmış, ne de birisi anlatsın diye soran çıkmışmış. Lâkin biri “büyüklerimiz” diye başladı mı söze herkes oturuşuna çeki düzen verip susar ve bu büyükler’in ne dediğini kaçırmamak için pürdikkat dinlermiş hürmeten. Belki de sadece bir gün gelip kendileri de büyüklerden biri olacakları için ya da sadece onlardan olacaklarını sandıkları için. “Bugün ona, yârin bana” hesabını iyi yapmak gerekmiş. Bu devran böyle dönermişmiş. Yoksa dönmez kargaşa çıkarmışmış. Sanki çok bi düzen varmış gibi ortada, en iyisi olandan da olmamak içinmiş bütün çaba. Dünden nasıl aldılarsa yarına da öyle bırakacaklarmış sonuçta her şeyi. En önemli şey gelenek, âdet, görenek denen gözle görülmeyen, ancak pek bi kuvvetli şeymiş işte. Ötesini de bilmeye lüzûm yokmuş zaten.
Deli Hayro’nun iki adım ötesinde duran imam efendi önce örme takkesini kaldırmış başından ve saçını başını havalandırmış biraz. Sonra tekrar yerleştirmiş takkesini geri yerine özenle. Mahalleli ne zaman imam efendi’yi görse, tombul koyunların kocaman kuyruklarını andıran geniş şalvarından bakışlarını alamazmış nedense ve “bir hikmeti vardır elbet” diye düşünen bir kısım dinine bağlı babalar oğlanlara o tarz şalvarlar diktirip giydirir olmuşlar.
İşte başı takkeli, geniş şalvarlı imam efendi sesine bir ayar çekmiş önce, sonra da “efendiiii!” diye girmiş söze. Oralı olmamış Deli Hayro. Duymamış mı, duymazdan mı gelmiş bilinmez, lâkin başını bile döndürüp de elinden geldiğince, dili döndüğünce çevresinde bulunanlara Allah’a kul olmanın yollarını anlatan imamdan tarafa bakmamışmış. İmam efendi sevmemiş bu işi. Homurdanmış biraz. “Saygısızlık bu” diye düşünmüş. Koskoca imam ayağına gelmiş sonuçta. İnsan olan iki hürmet gösterirmiş en azından. İki dudağının arasından bir “lâ havle” çıkmış kısık sesle imam efendinin. Başını iki yana sallamış “ne günlere kaldık” der gibi. Arkasında duran iki adama dönüp “bu iş beni aşar” demiş ve yürümüş gitmiş elindeki teşbihi şaklata şaklata. Daha “dur, yapma, etme” demeye kalmadan kaybolmuş gözden imam efendi, onunla beraber gelenler de onun arkasından kayıp gitmiş tabiî.
8. Mefhûm
Develer ağır ağır yüklerini taşırken, en arkada sürüklenmiş Mefhûm zincirlerini şıngırdata şıngırdata. Ağır mı ağır, paslı mı paslı, gereksiz mi gereksiz yükü üzerine bindikçe binmiş her adımda. Kanayan her yarayla canı akmış toprağa da kimse umursamamış. Uçsuz bucaksız bir çöle dalmışlar daha az gitmeden uz gitmeden, adını neyin zaten bilmiyormuş Mefhûm bu yaşanacak bir yer olmayan çölün. Zaten Mefhûm nerede ve nasıl bir yerde yaşadığını da hiç düşünmemişmiş ki kısacık ömrü hayatında. Bir olsun bakınmamışmış bile şehrin bittiği yerden öteye. Aklına gelmemiş ya da ona “bir bakıver” diyen olmamış ya da demişlerse de ihtimâl o duymamışmış. Mektebe neyin gitmişliği de yokmuş ki kitab ehline, ilim cemiyetine yakın dursun. Kimse dünya zemine getirdikleri veletleri okusun büyüsün adam olsun, ilim ile şenlensin diye büyütmeyi akledemezmiş o civarda. Pek adet değilmişmiş yani mürekkep yalamak o vakitler.
Saray işi, zengin taifenin meşgalesi olarak bilinirmiş ilim irfan sahibi olmak. Kitap neyin tutmak. Uzun uzun düşünüp, ağır ağır konuşmak. Çoğu kimse cümlenin sonu gelene kadar uyuyakalırmış zaten. Halk canının derdinde, midelerine inecek ekmeğin peşinde imiş de, üç kuruş kazanmanın telaşından başka şeye ayıracak vakitleri yokmuşmuş. Bir tek tembellik lüksünden vazgeçemezlermiş. Bu tembellik lüksü sırasında yemedikleri naneleri tefekkür eder ve katiyyen öteleyemedikleri bu meşgalenin kendileri için yemek ve içmek kadar mühim olduğunu ileri sürerlermiş. Yani akıl sağlığı için epeyce mühimmiş avarelik etmek. İlim ehli de dinleyeni olmayınca bol bol kendi söylermiş, bol bol kendi dinlermiş böylece. Buna da kimse şaşmazmış üstelik. Artık adetten olmuş bu durum da, ola ki bir dinleyen çıkarsa, herkes oturur o dinleyeni uzun uzun izlermiş kusuru nerededir acep diye.
Medrese, mektep nedir o tasta tarağı bulunmayan Mefhûm, sarı kumlarda yüzmek mümkünse eğer, öyle kulaçlamış işte bata çıka bilmediği bir istikâmete doğru. Birbirinden alımlı ve aklını çelen serapların önü sıra seke seke her belirişinde bir umut yeşermiş içinde ve tam dokunacakken ansızın her kayboluşunda sessiz acı feryatları yükselmiş arşa. Hiçkimsesiz, hiç bilmediği yönlere akmış yavaş yavaş ilerleyen kervanla beraber zavallı oğlan. Paçavralarından düşen her tasvir, üzerine konan her toz tanesi tanınmaz kılmış cismini, şemalini. Birilerine sormak geçmiş içinden “nereye gider bu kervan” diye. Sormuş da! Duyan olmuş mu anlayamamış. Lâkin nereye gittiğini bilse ne, bilmese ne değişecekmiş ki kaderinde. En iyisi bekleyip görmekmişmiş, canı çıkmaz da ölmezse şayet o vakte değin.
O an işte ölmeyi ne çok dilemiş Mefhûm bu sefil hâlden kurtulmanın tek yoludur diye. Lâkin ölmek de öyle kolay yapılası bir iş değilmiş ki. Ölmeyi, uğrunda ölecek kadar istese bile. Zaten ağzını açacak mecâl, dilini döndürecek heves, sözleri dizecek kaabiliyet çoktan onu terkedip gitmişmiş. Öldürmeyen Allah öldürmüyormuş lâkin. Yazıldıysa eğer olacak olanı durdurmanın mümkün olmadığını bu vesileyle de pek iyi öğrenmişmiş. “Ya sabır!” çekmiş durmadan.
Bir derviş midir nedir kararsız kaldığı kişi, “Memleket-i Safra’ya gider” dediğinde bir an anlayamamış adamın ne demek istediğini. Safra… safra… safra… Kelime aklında dört takla atmaya, bir koşu tutturup aklında ne varsa karıştırmaya davrandığında, “bilmem ki ben oraları” demiş masumca Mefhûm. “Kimler yaşar orada? Nece konuşur, nece terennüm ederler? Tertipleri ne üzeredir? Kaç sigaya çekerler adamı? Destur var mıdır mekânlarında? Hırlı mıdırlar, hırsız mıdırlar? Yoksam namussuz mudurlar? Nedir en sevdikleri? Nedir korkuları ve bir türlü kavuşamadıkları?” Mırıl mırıl mırıldanmış Mefhûm, dönmeyen dilinden çıkansa manasız seslermiş sadece. Derviş kılıklı zat da bir şeycik anlamamış onun dediklerinden.
Yine de, “dile her nerede olmak istersen. Senin sesini duyacak biri oradadır” demiş derviş. Orası… orası… orası… “Neresidir ki orası? Uzakları yakın kılamam. Yakınımda olacakları dahi göremem. Bir mecnûn muyum? Bir garip, bir ebleh, belki bir abdalım ben? Neyim? Belki berduş, belki avare, serkeş miyim yoksa. Deli miyim ben!”
“Ne olursan ol; ister deli, ister veli, ister ebleh, ister seyyah… O herkesin sesine kulak veren.”
“Öyle midir? Kimdir? Yerin dibine girmek daha mı hayırdır? Al beni ey toprak içine!” O an yer yarılmış çatırdayarak. Sarı kumlar su gibi akmış yarıktan aşağıya. Bir Mefhûm akmış onlarla. Akmış… akmış… akmış… En aşağıda, varsa en aşağı diye bir yer, en aşağıda dursa. Dursa dünya. Isınmış hava. Daha da ısınmış. Ter boşanmış vücudundan. Ter mi, yoksa kaynar su mu? Acımş her yeri. Yanmış sanki. Islanıp ıslanıp kurumuş, yanıp yanıp soğumuş. Çekilmiş aşağılara. Aşağılara… aşağılara… daha aşağılara… “Bir kara serap mı yoksa bu? Bir karanlık, cehennem çukurlarından uzanıp gelen bir kara serap… mı?”
“Değil”
Bilincini tam kaybetti kaybedecek en sarp noktadan kayarken aşağılara ansızın durmuş kervan, ansızın develerin yükü serilmiş yere. O dakka uyanmış ol karanlık seraptan Mefhûm başından aşağıya boşaltılan bir helke soğuk suyun sayesinde. Kalabalık bir yerde, elleri hâlâ kalın ve paslı zincirlere bağlı… Nasıl gelmiş buraya hiç hatırlamamış. Sesler seslere karışmış, bağıranlar, haykıranlar; bir hengâme, hırgür, karmaşa, gürültü patırtı kopmuş. Yüksekçe bir sehpaya çıkarılmış ite kaka eli ayağı zincirliler. Tok bir sesle, yüzü eski kesik izleriyle kaplı adam geçmiş meydanın orta yerine “başlasın satış, alsın gitsin sahip malını” diye haykırmış.
Mefhûm başına geleceklerden endişeli, tozlu yüzünü insanlara çevirmiş okuyabilmek için yüz ifadelerini. Şişmiş gözleri çok net görmekten acizmiş oysa. Bambaşkalaşmış da bir ayna tutan olsa kendi bile tanıyamazmış kendi sîmasını. O kadar tozlu, o kadar kirli, o kadar Mefhûm’dan başka biriymiş ki artık, anası görse oğlunun nerede olduğunu sorarmışmış kendi oğluna. O an, ak telleri bol saçlı adam, bir helke suyu daha boca etmiş tepelerinden aşağıya. Tozlar çamur olup akmış yere. Bir helke… iki helke… üç helke… beş helke… on helke… yirmi helke… buz gibi olmak o sıcakta garip bir hismiş aslında. Açık yaraları yanmasa eğlenceli bile olabilirmiş hatta. Suyla büzüş büzüş olmuşlar bütün esirler. Mefhûm “gık” demeyi akıl edememiş. Ki “gık” dese o “gık”ı geri yerine göndermeyi iyi bilen eli sopalılar, yetenekli işkenceciler varmışmış etrafında. O kadar sevimsiz, o kadar soğuk, o kadar kirli, o kadar eski, o kadar meymenetsizmiş işte insansatarlar, eskiden beri duyageldiği esir tüccarları. Meğersem o kervanda bir yükmüş diğer yükler gibi Mefhûm da satılmak için. Mallardan bir malmış yani, pazar yerinde sergilendiğini işte o vakit anlar gibi olmuşmuş. İnsan insanın mezarıymış da anlar gibi olmuş Mefhûm. İnsan insanın kuyusuymuş. İnsanmış insana karanlık velhasıl.
Bakışları az buçuk netleşmeye başlamış suyun yardımıyla. Çevreye doluşan insanlara, renk cümbüşüne, kalabalığın içinden taşan çirkinliğe bakmayı denemiş. Kırpıştıra kırpıştıra gözlerini ve puslu bakışlarının müsaade ettiği kadarıyla yüzleri seçmek gayretine düşümüş. Kendisi ne kadar kirliyse o kadar temizmiş onu seyredenler. Kendisi ne kadar çirkinse o kadar güzelmiş onu işaret edip kahkahayla gülenler. Kendisi ne kadar cansızsa o kadar canlıymış onunla tepeden tırnağa alay edenler. Keselerin zıpladığı avuçlarında al yanaklarının, sağlıklı bedenlerinin, heybetli duruşlarının sebebi yatıyormuş üstelik: Uçsuz bucaksız sefahat… Önü alınamaz necaset dökülüyormuş yılışık, yüzsüz, arsız tavırlarından.
Bir kadın görmüş Mefhûm o an. Ya da görür gibi olmuş. Gördüğünü sanmış belki de. Yeşil tül peçenin ardındaki çekik gözlerinden alev saçıyormuş. Utanmış onun canlı ateşinden. Elindeki zincirlerden utanmış önce. Öyle bir meyve gibi, eşya gibi, mal gibi, hayvan gibi satılmaktan utanmış sonra. Kirinden, pasağından, kokusundan, harabetinden utanmış bir de. Eğip boynunu, “ben ne yaptım” diye sormuş içten içe kendini yercesine, parçalarcasına, bir gıdımlık canını boğarcasına. Lâkin Mefûm, ne yaptığını ne kadar düşündüyse de bulamamış. “Kimin günahıyım ben” diye sormuş sonra. “Bu dünyaya kimin hatası olarak düştüm” diye meraklanmış. Çünkü bu öyle kendiliğinden insanın başına durduk yere gelebilecek bir iş değilmişmiş sanki.
Yanlış yerde, yanlış zamanda, yanlış birileriyle olmanın en acımasız sonuymuş bu kayboluşun, bu esirliğin, bu yitmişliğin, bu kimsesizliğin açık ifâdesi. Sen yolunu şaşırmakta ısrar edersen, gözünün seçemediği kavî kader, üzerinde yürüdüğün yolu o tarafa aniden çevirirmişmiş. Bir nevi niyetmişmiş aslında yapılanlar, niyet sahibinin bile bilmediği bir niyet. Kaderin ne anlam taşıdığını sanki o hayhuyda anlar gibi olmuşmuş Mefhûm. O güne değin hiç uyanmayan fikirler derin uykularından ayılmaya başlamışlar birer ikişer de şimdi Mefhûm bu fikirlerle bu esirliğin arefesinde ne yapsa boşmuşmuş. Bir köle düşünemez, bir köle konuşamaz, bir köle dik duramaz, bir köle dinlenemez, bir köle bilemez, bir köle hiçtir diye yazarmış ya hep kitaplar. Onun eline alıp kapağını açmaya yeltenmediği başka dünyaların kapısı o kitaplar. Konuşmak bir yana susmak bile yasakmış köleye. Düşünmüş Mefhûm “kim koymuş bu garip ve anlaşılmaz ve çirkin ve talihsiz ve zalim kuralları” diye. Yazik ki karşısına ölüme karşı koyamayan, zayıftan başkasına güç yetiremeyen, kendini kaybedince zelil ve rezil olan zavallı insanoğlundan başkası çıkmamışmış. İnsan işte hem