Çün Mansûr gördi “Ol” benem didi
Oda yakdılar işitdün anı
Yunus Emre
Bakmak külfetsizdir; görmek ise zahmetli…
Gizemli ve evrensel bir olguya dönüştü körlüğümüz.
Ne olduğunu bilmeden, bir “oldubitti”ye getirilerek bağlandı gözlerimiz.
Yeni başlamış bir körebe oyununda erken sobelenmiş bir çocuk gibi şaşkınız. Ne yana dönsek faydasız. Korkuya ve mesafeye yenilmiş algılarımızla yapayalnızız. Bir kere bağlanmayagörsün basiret, bir daha görebilene aşk olsun!
“Körüm, körsün, kör, körüz, körsünüz, körler!” dedi meczup usulca…
Miyop:
Benlik hapishanesinde kalanlar, ebedi miyoptur.
Bireyselliği, çağın en kıymetli “değeri” olarak pazarlayanların başardığı ilk şey “topyekûn körlüktür.” Öyle ki benlik hapishanesine mahkûm olanlar, kendileri dışında hiçbir şeyi görebilme yeteneğine sahip değildirler. Kısa mesafede, yalnız kendilerini ilgilendiren durum ve olayları görebilme imkanına sahiptirler. Dar ve sığ bir dünya… Birkaç adım ötede olup bitenleri ne görüp anlayacak ne de kavrayabilecek durumdadırlar. Çağ, bulaşıcı bir miyopluğun pençesinde kıvranmaktadır. “Nemelazımcılık”la tamamlanan miyopluğun kasıp kavurduğu dünyada “olmaz” denilen her şey olmaya başladı. Bize yalnız hayıflanmak kaldı.
Hipermetrop:
Değişiyoruz…
Günler, haftalar, aylar geçiyor; biz kalıyoruz.
Azalıyor takvim yaprakları, biz dökülüyoruz bir bir.
Menzilden uzağız, yola çıkmaya korkuyoruz. Pusulamız eski, gözlerimiz yitirmiş keskinliğini. Ufku çizemiyor, kestiremiyoruz mesafeleri. “Uzun yola çıkmaya hüküm giymiş” atalardan uzak düştük. Rehberi unuttuk bir köşede. Büyüdü gözlerimizin merceği, küçüldükçe izanımız…
Dede torunu, oğul babayı görmüyor. Görmüyor kız anadan sofra kurmayı… Yakınlar uzak oldu, uzaklar tatlı bir masal heyulası. Ne akrabaya uğrar gözümüz ne komşu kapısına nazarımız. Ne elimizden tutan var ne ayaklarımızı sabit kılacak bir asâ: ne İsa’ya ne Musa’ya yâr olduk!
Katarakt:
Gözlerimize gaflet perdesi indi.
Körler tiyatrosunun müdavimi olduk vesselam. Bazen seyirci, bazen figüran. Senarist yazdı, biz oynadık! Her gösteride “itaatkâr kitle”yi temsil ettik. Sorgulamadık rolümüzü hiç… Bir pandomime evrildi hayat. Flu bir perdeden baktık hep. Biraz sisli ve dumanlı, biraz da gölgeyle karışık. Buğulu camın arkasında belli belirsiz ışığa doğru gittikçe daha çok uzaklaştık kendimizden. Tuzaklarla bezenmiş yolda sahteliklere inanır olduk. Kutsal bir ritüel gibi düştük körlüğün kuyusuna. Ne sarkan bir ip ne kova ne de bir kervan. Gözler kör, kulaklar sağır, izanlar kapalı…
Hakikat bu!
Önce bunu bilelim…
Teşhis koymasak, tedavi edemeyiz!
Farkındalık, çözüme zorlar bizi. Hiçbir bekleyiş bize yol göstermez.
Cesaret ve ferasetle ayağa kalkıp ameliyata gireceğiz. Gözlerimize inen perdeden kurtulup hakikatle yeniden buluşacağız. Yakub’un umuduyla, Yusuf’un gömleğiyle, İsmail’in topuğuyla… Bir muştu gibi, hüznü def eden bir yağmur gibi… Bütün umutların kırıldığı bir anda “fethi” müjdeleyen bir alemdâr gibi kalkacağız ayağa!
Önce kendi kalbimize dikerek bayrağı, görmenin en keskin kılıcıyla kesip atacağız perdeleri içimizden. Eylemin kutsal bereketine sığınarak çıkacağız kuyumuzdan.
Hakikat güneşini alarak elimize çıkacağız yola. Bir “diriliş eri”ne yakışırcasına kuşanarak güzellikleri. Ellerimizde meşalelerle girmediğimiz vicdan kalmayacak. Gördüğümüzü göstererek, okuduğumuzu haykırarak, bildiğimizi ikrar ederek çıkacağız yola. Körler tiyatrosunu yıkmadan inşa edemeyiz hakikatler evini…
İbni Sina “hiç kimse görmek istemeyen kadar kör değildir” der.
Evvela sağlam bir göz lazım bize. Hakikati çıplak görebilen ve iman eden bir göz/kalp!
Haksızlık ve zulmü kabul etmeyen bir vicdan lazım bize. Seçilmiş olduğuna inanan mümin gönüller lazım bize. Başı dik, alnı açık, imanlı gençler lazım bize.
“Bugün size söylediklerimi pek yakında hatırlayacaksınız.
Artık ben işimi tam bir teslimiyet içinde Allah’a havale ediyorum.
Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görmektedir” Kuran, 40/44.
Ay Vakti