Ömer, oldukça tedirgin adımlıyordu ormanı bir uçtan bir uca. Kafasındaki binbir düşünce, önüne çıkan dallar kadar karışıktı. Arkasına bakıp duruyordu boyuna. Ardıç, sedir ve menengiç ağaçları yolunu kesiyordu. Güneşin çiselediği son ışık çizgileri dallardan seke seke yerlere çarpıyor, yerdeki börtü böceği bazen saklayıp bazen açığa çıkarıyordu. Gün batmaktaydı. “Gece olmadan kahveye bir kavuşsam.” diye söyleniyordu arada bir.
Kahve köyün içindeydi, orman ise bir hayli uzakta kalıyordu. Yanda akıp giden ve dağın bilinmez bir yerinden boşanıp gelen küçük bir çay, köyün içinde tadına doyulmaz bir dereye dönüşüyordu. Köyün gençleri bu dereye sevdalı şiirlerini söylerdi. Yaz bahar gecelerinde yıldızlara açtıkları kelimeler, sulara karışırdı. Dere yer yer çağıldar, yer yer sakin akardı. Kadınlar fısıldaşmak için derenin durgun aktığı yere giderdi. Delikanlılarsa amansız kavgaları için o azgın suların taşları döve döve köpükler çıkardığı yerleri seçerdi. Yaşlılar da cami çıkışı, derenin kendini unutturacak kadar sakinleşip parlak taşların üzerine tül perde gibi serildiği demde, ellerinde tespih bir ömrün muhasebesini yaparlardı.
Ömer, kendisini takip eden derenin sesini arkadaş edinmiş, köye doğru gidiyordu. Karanlık basmıştı. Cebinden feneri çıkardı, az da olsa işe yarıyordu. Bir ses duydu arkadan. Büyük bir kestane ağacının ardına saklandı, feneri kapattı. Bir süre dinledi ormanı. Cırcır böcekleri, kurbağa sesi ve derenin şırıltısından başka ses yoktu. Feneri yakıp yola devam etti.
“Nerden bulaştım bu adamlara, hepsi ayrı belaymış.” dedi. Sol elinin serçe parmağı seğirdi. Parmağı kınalıydı. Yirmi yedi gün önce düğününde yakılan kınası gitmemişti hâlâ. Karısı geldi aklına, yüreğine gam çöktü. Evde kendisini bekliyordu şimdi. Yaşlı annesi de merakta kalmıştı. Eve bir gitsin, hepsini anlatacaktı tek tek. Belalılarına bulaştığı için geciktiğini söyleyecekti. Ağız dalaşı ile başlayıp, alacak verecek kavgasına dönen, eski defterlerin açıldığı, önü alınamayan bu kör dövüşü tek tek anlatacak, haklılığını onlara teyit ettirecekti. Annesiyle karısı ne çok korkup üzülecek, biraz da kendisine kızacaklardı. Bulaşılmazdı o adamlara öyle ya!
Ömer, taze damat, anne babanın tek oğluydu. Boylu poslu, aslan gibiydi ve zengin bir aileden geliyordu. Annesi köy köy kız aramış, güzel bir düğünle onu evlendirmişti nihayet.
Elindeki fenerin zayıflayan ışığıyla yolu yarım yamalak görüyor, ıhlamur kokularının farkına varmadan hızlanıyordu. Ağaçlar seyrelmiş, köyün ışıkları görünmeye başlamıştı. Yine bir ses… Feneri kapattı, durdu, dinledi… Karanlıkta küçük bir hayvan (sincap olmalıydı) tırmandı ağaca. Genç adam yürüdü. Nefesi azalmış, adımları sıklaşmıştı. Yol ha bire uzuyordu.
“Ne yapabilirler ki bana, Veli Ağa’nın oğluyum ben.” dedi övünerek. Kınalı parmak seğirdi. Karısı aklına geldi ve yine kederlendi. Orman bitiyordu neredeyse. Son ağaçlardan birinin altına oturdu. Artık gökyüzü rahatça görünüyor, ay parlıyordu. Dere, çağları birbirine bağlayan bir halat gibi uzanıp duruyor; sesini, serinliğini etrafa dağıtıyordu. Gözünü kapatsa uyuyabilirdi, çok yorgundu ama kapatmadı. Tedirginliği korkuya dönüşmüştü. Sakin kalmaya çalışıyordu ama nafile…
Askerliğini geçen yıl yapmış, gelmiş ve işlerin başına geçmişti. Babası artık yavaş yavaş çekiliyordu kenara. Yaşlı adam sürekli hayvan alıp satıyor ve bu nedenle köyde “cambaz” diye biliniyordu. Ömer onun ikinci evliliğinden olmuştu ve annesinin gözbebeğiydi. Evleri köyün güzel evlerinden biriydi. Büyük bir bahçenin içine oturtulmuştu ve oldukça genişti. Havuz başında iri pembe gülleri vardı. Ömer çok kere arkadaşlarını burada ağırlardı. Misafir eksik olmazdı yani. Düğününde burayı renk renk lambalarla ve masalarla donatmışlardı. Bahçede, kazanlarda yapılan yemekler gelenlerin damaklarını şenlendirmişti.
Acıktığını hissetti. Sabahtan beridir bir şey yememişti. Kavgaya nasıl girdiğini anlamamış, gittiği komşu köyde birkaç gencin saldırısına uğramıştı. Gürültü patırtı derken ikindi olmuş, Ömer’i saldırganların elinden etraftakiler zor bela kurtarmıştı. Bir an önce köyüne gidip bu sıkıntılı durumdan kurtulmak istiyordu. Onu bir süredir kimlerin sıkıştırdığını, tehdit ettiğini herkes biliyordu. Kahvede arkadaşlarını bulup beraber jandarmaya gideceklerdi. Ömer onlardan şikayetçi olacak, hatta sürüm sürüm süründürecekti onları. Kendi lehine şahitlik yapacak bir sürü insan vardı ne de olsa.
Yürümekten ayak tabanları sızlıyor, vücudu soğuk soğuk terliyordu. Oturduğu yerde bitkinliğini bastırıp gücünü toplamaya çalıştı. Evini düşündü. Köye fazla bir şey kalmamıştı. Kalkıp yoluna devam etmeliydi. Derin bir nefes aldı, arkasında beliriveren iri cüsseli adamı görmedi. Adam tek kelime etmeden Ömer’i bir hamlede yere serdi. Karanlıkta bir bıçak parladı, söndü. Böğründen kan sızmaya başladı, kınalı parmağıyla bastırdı yarasını. Kararan gözleri, iri cüsseli adamı tanıdı. Adamın ormanın içine doğru kaçtığını zorla seçebildi. Kovalamaya mecal bulamadı. Bıçak yarasını tuta tuta, bimecal köye doğru yöneldi.
“Kahveye kendimi atabilsem,” diye mırıldanıp tüm gücünü topladı. Yürürken, seslenmeye çalışıyordu ama kimse onu duymuyordu. Ortalarda bir Allah’ın kulu yoktu. Köyün sokaklarında garip bir sessizlik vardı sanki. Kanı durmuyor, kendinden geçecek gibi oluyordu. Ayaklarını zorla sürükleyebildiğini hissetti. Neden sonra kahvenin eşiğinde buldu kendini. Omzuyla kapıyı itiverdi. İçerisi kalabalıktı. “Yardım edin!” deyip oracığa yığıldı. Kahvedekiler başına üşüştü. Veli Ağa da oradaydı. Gözleri fal taşı gibi açılmış, ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Ceketini çıkarıp tir tir titreyen oğlunun üzerine örttü. Ne yapacağını şaşırmıştı. Herkes bir şeyler yapmaya çalışıyordu. Kimisi yarasına bez basıyor, kimisi bunu yapanı soruyordu Ömer’e. Onunsa konuşmaya hiç takati kalmamıştı. Son kez ağzını açıp da kendini bıçaklayanın adını söylediğinde kimse şaşırmadı. Hep birlikte o ismi lanetleyip, “Sonunda buldu mu seni o gaddar herif?” diye bağrıştılar. Veli Ağa bir hışımla ayağa kalktı, kapıyı çarpıp çıktı. Adamın peşine düşmeye karar vermişti. Kahvedekiler köyün doktoruna haber saldılar. Kara haber ondan önce annesiyle karısına gitti. İki kadın yürekleri ağızlarında, ağlaya ağlaya geldi. Gaddar adama beddualar edip ortalığı inlettiler. Kahve o güne kadar görülmemiş bir figanla doldu taştı.
Köy dinledi; orman, dere dinledi. Cırcır böcekleri sustu, ortalık kan koktu. Genç adamın son dakikalarına yetişen doktorun yapacağı bir şey kalmamıştı. Ömer ağzından kan kusa kusa, gözleri açık gitti. Başı annesinin kucağında, serçe parmağı karısının kınalı elleri arasında soğudu, taş kesti. Genç adamın elini yarasından çekemediler. Karısının dünyası başına yıkıldı, yüreğine gam keder çöreklendi ve hiç gitmedi. Annesi şu dar dünyada tek oğlunun yıkılışını dizlerine vura vura izledi. Dünyadan muradını almamış bir aslan geçti gitti.
Dere akmaya devam etti, kadınların ağıtlarını aldı götürdü. Kenarında gezinen bir sürü adamın havadan sudan konuşmalarını taşlar dinledi. Jandarma, o gece kahvede oturanların tek tek ifadesini aldı. Kimisinin hafızası silinmişti! Kimisi görme kaybına uğradı! Kimisi de jandarma karşısında kekeledi durdu! O günden sonra köy, sağırlarla, körlerle ve hafızasız insanlarla anılır oldu. Taze damadın katili, bir kahve dolusu adamın bildiği bir sırla yıllarca dolaştı durdu.
Aradan çok zaman geçti… Günün birinde bir adam jandarmaya, gecikmiş bir ihbarda bulunmaya karar verdi. Kınası mezarda solan Ömer’in katilini bilen bu adam, arkadaşlarına bu sırrı daha fazla taşıyamayacağını söylemişti. Yıllarca “Bilmiyorum.” yalanının altında ezilmiş, eksilmiş ve ruhu yara almıştı. Çok düşünmüştü bunun için. Tamamlanmaya, ruhunu iyileştirmeye gidiyordu ki karakol yakınlarında vuruldu.
Hızla ormana doğru koşan iri cüsseli bir adamı kimse görmedi!

Bu yazıyı paylaşın