Ne zaman yağmurlu bir güne başlayacak olsa içinde kötü bir şeylerin olacağına dair o mengenemsi sıkıntıyı duyardı. Sanki bütün felaketler onu bulacakmış, gün boyunca dünyanın en talihsiz insanı olacakmış gibi hissederdi.
Aslında gayet iyi biliyordu bu sıkıntının sebebini. Çocukluğuna gidiyor her yağmurlu sabahta. Küçük bir dağ köyü doğup büyüdüğü yer. Kireç taşına sırtını vermiş taş duvarlı toprak damlı bir ev onlarınki de diğer evler gibi. Orman. Ormanın içine sokulmuş küçük evlerin her biri bir tepeyi tutmuş. İki inekleri, iki keçileri ve de iki koyunları var. Allah’ın bir lütfu bu hayvanlar, yegâne geçim kaynakları. Bir yağmurlu gecenin seherinde oluyor her şey. İki koyunları çalınıyor. Seslere uyanan babası uzaktan hırsızları görüyor. Hırsızlar koyunları omuzlamış götürüyorlar. Deliye dönüyor babası, anası yalvarıyor ona. Babası tüfeğe sarılıyor, namluya bir domuz kurşunu sürüp koşarak dışarı çıkıyor. Omzuna attığı fişeklik gözünün önünde. Anası hala yalvarıyor. Yağmurda. Güzel şey olabilir yağmur lakin her şey yağmurlu bir günde oldu. Koyunlar yağmurlu bir günde çalındı ve babası koyunların ve de hırsızların peşinden gittiği o yağmurlu günde evlerine bir ceset olarak döndü. Nasıl sevsin yağmuru, nasıl sevsin yağmurla başlayan günleri, nasıl korkmasın böyle zamanlarda? Anasının gözyaşları yağmura karışıyor. Kadıncağız sular seller gibi ağlayaraktan, suların sellerin içinde dövünüyor, ağıtlar yakıyor. Ocağın duvarına sırtını dayayıp çıplak ayaklarına baktığını hatırlıyor. O gün bugündür ayağını çıplak görmeye dayanamıyor. Tıpkı yağmurlu günlere başlamaya dayanamadığı gibi.
Koyunlarını ağıldan çıkardı. Tan ağarmış, henüz gün doğmamış. Yağmur usul usul yağıyor. İçi hala huzursuz, gönlü allak ulak, başı ağrılı. Şimdi onu kapıdan uğurlayacak bir eşi olabilirdi. Sabahları onu uyandıracak; yemeğini, çorbasını hazırlayacak, söküklerini dikip evi çekip çevirecek bir eş. Eş değil bir güneş. Güneşli günlere eş bir eş. Belki de olmuştur, olmuştur da ölmüştür. Belki bir çocuğu bile olmuştur. Eşi o çocuğu doğururken ölmüştür de kimselerin haberi olmamıştır. Bilinir mi? Belki bir adsız mezarda koyun koyuna defnetmiştir eşini ve çocuğunu bir yağmurlu günde. Sever mi yağmuru? Bilinir mi? Hiçbiri olmamıştır bunların belki de, bunların olması korkusuyla kendi kabuğuna çekilmiş dağlara vurmuştur kendini. Bilinir mi? Kim bilebilir? Koyunlar çamurlu patikada küçücük toynaklarıyla izler bırakarak eski istasyona doğru koşturuyorlar. Rüzgârın önünde savrulan apak yün topakları gibiler. Elinde uzun bir kızılcık dalı, dudağında eski bir türküden eski bir ıslık. Radyo çalmıyor böyle türküler artık. Sırtına aldığı kepenek buram buram dağ havası kokuyor. Yağmurun serinliği ve nemine karşı bu yün eşya nasıl da muhkem bir sığınak. Ah yağmur. Ne isyanı var sana karşı ne de itirazı. Şu koca dağlar gibi sen de Kadir-i Mutlak’ın işaretlerinden bir işaretsin. Mikail’in sancaktarlığında bir melekler ordususun. Laf söylenir mi sana, kem gözle bakılır mı hiç? Kötülükler bilinir mi senden? Uğursuz saymaktan hayâ eder bu fakir çoban seni. Lakin ah yağmur ah… Herkese rahmet olup bu garibe imtihan olmanda da vardır bir hikmet. Bilir, bilir de susar. Daha ne’tsin, neylesin? Koyunlarını raylar boyunca sürüyor, etraf yemyeşil. Balçık et misalince yapış yapış. Islak yünlerinden koyunların, buram buram bir koku yayılıyor. İyi bilir bu kokuyu; her gün duyduğudur, ciğerine çektiği, tenine nefes eylediğidir. Durdu. Bir köpeğin canhıraş havlaması. Bu hayvanların olduğu yere neden melek gelmez? Bilmediği onca şeyden biri daha işte… Bunu sormalı birine. Aklına gelirse tabii, gün be gün azalan hafızasına o bile güvenmiyor. Yağmur aynı tonda yağmaya devam ediyor, artmasına veya azalmasına dair bir işaret arıyor gözleri gökyüzünde. Göğün yüzüne küller serpmişler; öyle kesif, öyle gri. Koçların çanı tong tong vuruyor. Bu sesi de iyi tanımaktadır, artık sıkılmıştır ama. Kaç sene olmuştur çobanlığa başlayalı? Bilinmez. Bir bileni bulsa da sorsa keşke. Kalmış mıdır ki kendi çağdaşı. İt yoldaşı derdi babası öylesi arkadaşlara. Kızdığından ya da istemediğinden değil. Öyle derdi babası. İlla kasıt aramak şimdi şimdi moda oldu. Bunu iyi biliyor işte.
Bir ses duyuyor. Kavalı car car öttürmeye benzer bir ses. Bir borudan çıkan küt ve çirkin bir ses. Ürküyor, hop ediyor yüreği. Koyunları da ürküyor, hop ediyor yürekleri. O bunu anlıyor ama koyunlardan ses seda yok. Sürünün yarısını kurt kapsa melül melül bakar bu mübarek hayvanlar zaten. Etrafına bakacak oluyor, tam o anda bir ses daha duyuyor. Bu kez daha farklı. İpekli bir kumaşın çalıya dolandığını, birinin kumaşı çektiğini ve kumaşın çıtır çıtır parçalandığını duyuyor kulağının dibinde. Etrafına bakınıyor gayri ihtiyari. Bir şey yok. Baktığı halde göremiyor olmak iyice korkutuyor onu. Akreplerin etrafına ateş yakılırsa kendi kendilerini soktuklarını duymuş. Niye gelir böyle sorular aklına? Yerli yersiz… Bir telaş, bir sıkıntı… Yağmur hızlanıyor. Işıklar sönüveriyor bir anda. Bir şimşek çakıyor, gece karanlığı sarıyor her yanı. Artık korkmuyor. Biliyor sorduğu tüm soruların cevabını. Bekliyor hiç de uzun olmayan bir süre. “La ilahe illallah…” diyor babasından öğrendiği şekilde. Tamamdır. Birkaç saat sonra rayları tamir eden işçiler bulacak onu. Jandarmaya haber verecekler başlarına iş almamak için. Bir yandan da sakalından aşağı süzülen gözyaşının anlamını kavramaya çalışacaklar. “Ölü ağlar mı hiç?” diyecekler. Çok ama çok şaşıracaklar. Ağlayacağına hükmedecekler ve de soracaklar: Acaba niçin? Oysa biz bileceğiz onun neden ağladığını. Yağmur dinecek ve güneş açacak. Koyunlar başıboş dolaşırken, çobanlarını kaybetmenin ne demek olduğunu yüreciklerinde duyarken; çokları mutlu mesut denize girecekler başka diyarlarda. Bazıları çoluk çocuk pikniğe gidecekler yapay ormanlara. Bazıları balık tutacak, bazıları balkonda çay sefası yapacak. Güneşli havayı fırsata çevirmeli ne de olsa. Boşuna mı geldik canım şu yalan dünyaya?
Değil mi ama?