İsmail, sen var mısın yok musun, onu söyle bana… “Gökyüzünde sevişmek ve tımarhanede doğmaktan da zevkli olan nedir?” diye sormuştun bana. Takip edecek misin beni? Anlamıştım seni, daha fazlasına talip olduğunu biliyordum.
Şu tepenin yamacına vardığımızda, çerçevesi yıkık, yol başına dikilmiş bir kapı göreceğiz. Eğrelti otları, ısırgan ve çam kozalağı kümeleri arasından geçip şelalenin çağlayan nefesini içimizde hissedeceğiz. Unutma, bu yıkık kapıdan sürünerek, eğilerek ya da tüm kişiliğimizi geride bırakarak geçmediğimiz takdirde emelimiz küser bize. İstediğini söylemiştin bana ve teslim olmaya hazır olduğunu…Bak, görüyor musun? Şu usta binici hastalıklı tayına nasıl da acımadan yükleniyor. Görüyor musun bakışlarını? Sırtımızdaki çullar, parmaklarımıza dolanan şu bohça, çamurlu botlarımız ve bakışlarımızdaki korku bu maceraya atılanlardan olduğumuzu söylüyor ona. Ovacık Köyü muhtarı o. Oğlu lisedeyken kopya satardı bana. Kenetli dudaklarınla tebessüm et, boş elini havada savur, bir göz kırp ki, o yıkık kapıdan geçmeye kararlı olduğumuzu anlamasın.
Görüyor musun şu yaş ceviz ağaçlarını? İki dakika oyalanalım istersen. Aslına bakarsan, bizi gördüğünde sıradaki yolcu olduğunu anladı senin. Köy meydanına girecek, bir acı kahve söyleyecek kendine, bacak bacak üzerine atıp, çevresine toplanan kalabalığa laf anlatmaya başlayacak. Korkuyu hissedecek bir de… Endişelenme İsmail’im, benim biricik evladım. Babana güven, inan ve korkma… Hep yanında olacağım senin. Otuz yaşına kadar gelebildin, hayat tecrüben, bilgi birikimin ve yeteneklerinle bu yaşamın hakkından geleceğine inanıyordun. Fakat daha derinde olan bitenden haberdar olmadan, somurtup oturmakla, olgun, görmüş geçirmiş pozlarına yatmakla bir şey elde edemezsin. Bak bana biricik oğlum, öyle de olabilirsin, fakat yetmez bunlar. Baban, deden, onun babası ve gelmiş geçmiş tüm efendi ağalar bu sınavı alınlarının akıyla verdiler. Şimdi aç kulaklarını ve iyi dinle beni. Güneş batana, alacakaranlık aydınlığa karışana dek bu ceviz gölgesine bağdaş kurup sessizliğe kulak vereceğiz. Deden, yani babam şu kiraz gölgesinde kulaklarımı çekmiş, “Hala oyunda oynaştasın.” demişti bana… Sonra var gücüyle indirdi tokadı sol yanağıma. “Ölümle yüzleşmeye, gerçekle cenk etmeye hazırlanan bir erkek, kız kuruları gibi sırıtmaz, adam olur, ciddiyet kılıcını namlusu dolu uçkur bağı gibi belinde hazır eder. Yiğitsen kaldır başını ve gürle haydi!” Onun kadar acımasız olamam sana karşı; çünkü kolay değil bu sınavı geçebilmek.
Bir hafta önceydi… İstanbul otogarından telefon açmıştın bana, dönüyordun yavrum, kanatlanıp uçacaktım neredeyse. Fazla vaktimin kalmadığı geçti aklımdan. Ahizeye çarpan coşkulu sesin harekete geçirdi beni. Kazma kürek omzumda, bir gece yarısı, elimde fener ışığı, düştüm yollara. Yıkık kapıyı ürpererek geçtim. Kuşakların korkusu işledi kalbime. Ve sana açık olacağım, şu bir ayağı çukurda muhtar, yolumu kesip engellemeye kalktı beni. “Bütün uğursuzluk senin başının altından çıkıyor,” dedi bana. Köy meclisi okul binasında toplandı, öğretmen beyler de katıldılar aramıza. Toplantıda başımıza dert açan şu geleneği devam ettirmen halinde, buralardan sürülmen gerektiği yönünde doğru bir karar çıktı. Toplantının başındaki zâttım ben. Ve engel olmak istemedim onlara. İlim sahibi, okumuş, kültürlü öğretmen beyler bile gönderilmen yönünde rey kullandılar. İşe yaramıyor olmandan değil, uğursuzluk saçman dolayısıyla… Şu âdete bir son ver, olsun bitsin…” Cevap vermedim ona, kamçısını havada şaklatıp dörtnala uzaklaştı yanımdan. Fakat engelleyemedi beni. Omzumdaki kazma küreğe dehşetle bakıyordu. Zavallı ölümden korkuyordu. Hayvanın kişnemeleri geliyordu kulağıma ve hırçın köy ahalisinin ağız dolusu küfürleri, öfkeli çığlıkları… Koruluğun öte yanında pusuya yatmış olduklarını anlayıp sıklaşan yorgun adımlarım üzerinde koşmaya başladım. İzimi kaybettirmek geldi içimden, fakat öyle kalabalıklardı ki, kucaklarında bebeleri yeni gelinler, savaş gazileri, öğretmen eşleri, eli sapanlı köy çocukları saf tutup akın ediyorlardı üzerime. Duraklamam halinde yakalanacağımı biliyordum. Beş yüz metre ötedeki kapıya varana dek bir an olsun duraklamadım. Alevli meşaleler, el feneri ışıkları ufku kapladığında derin bir nefes aldım. Ve torunum yani senin evladın geldi aklıma. Bu sınavı vermek her kuşak için daha da zorlaşıyordu sanki. Kahkahalar atmaya başladım, ettikleri ağız dolusu küfürlere orantılı yanıtlar verdim, çekip gittim ardıma bile bakmadan. “Yüreğiniz yetiyorsa bir dakikalığına şu yıkık yasak yolcu kapısını geride bırakıverin de görüvereyim sizi!” dedim. “Budala köylüler, berbat hayatlarınızda bir kere olsun gerçekle yüzleşmemişsiniz.” Aynı anda çömeldiler yere, bir ağızdan inlemeye başladılar, akılları sıra ölüm meleğinin gazabından kendilerini korumaya çalışıyorlardı bu şekilde. Dokunamazdı zehri, kaşarlanmıştım ben, vız gelirdi bana korkusu. Babam sağ olsun, attığı tokat sayesinde toprağın bağrına saplanan her bir kazma darbem yüreğimi ferahlatıyordu. Bir kazma darbesi doğumun için… Bir kazma darbesi daha… Beş, on, yirmi ve otuz kazma darbesi… Gelenek yiğidim, yaşın kadar delersin toprağın bağrını, ne kadar derine inerse bedenin o kadar kutsanır yer altında. Kendi ellerimle ceviz ağacından kesip biçtim tabut tahtanı, zımparalayıp cilaladım bir güzel.
Evet, şimdi doğal olarak gün batımı sonrası başına gelecekleri merak ediyorsun. Unutma, mezar çukurunu kapatıp ellerimi göğe açtıktan sonra başından bir dakika olsun ayrılmayacağım. Dua edeceğim senin için. Bir ihtimal de olsa sağ salim toprak üstü dünyanın güzelliğini görememe şanssızlığıyla karşılaşabilirsin. O vakit ciğerlerin patlayana kadar bağır evladım. Bir sınavdan geçmek, dirilememeyi göze almaya değmez. Ruhun uyuşup karıncalanınca sağa sola devinme ihtiyacı çekeceksin. Ve babanın mezarın başında olmadığına seni inandırmaya çalışan ifritlerin telkinlerine kafa tutacaksın. Unutma, ben bir saniye olsun mezarın başından ayrılmayacağım. Bildiğim tüm duaları başucunda sıralayıp umut edeceğim. Diyecekler ki: “O yaşıyor, sense bir ölüsün artık. Korkmana gerek var mı? Bizden birisin. Nasıl inandırabiliriz seni? Sesimizi duyuyor olman yetmez mi? Bizi gördüğünde şaşırmayasın… Duyabiliyor musun? Nasıl da kesiliyor ses, nasıl da yağmur damlalarını içine çeken kara toprak çürütüyor şu tabutu. Kutsal kitabın sayfalarına dolanan parmakları yoruldu artık. Çekip gitmek, hayatına kaldığı yerden devam etmek istiyor. Aradaki farkı hala mı anlayamadın? Zincir tabut tutuyor bedenini. Oysa baban dönüş yolunda yadigâr çakısıyla gölgesinde soluklandığınız ceviz ağacının yaş meyvelerinden birini öşüyor. İki kelebek son çiftleşme ülkesine doğru kanat çırpıyor. Sen güneşin doğduğunun da farkında değilsin, öyle değil mi? Ah, bakmak ister miydin sabah yelinin dalgalandırdığı şu yeşil fidanlara? Görmek ister miydin? Geride neler neler bırakmadın ki? Arkadaşların, nişanlın, köpeğin ve evin… Açmak ister misin gözlerini? Duymak ister misin? Alıştık!” Sonra acıklı geçmişleri gelecek dile. Kimi çocuklarına yaptığı iyiliklerden, yoksullara vefalı ve yardımsever davrandığından, kapısını çalan dilenciyi eli boş geri çevirmediğinden bahsedecek. Kimi niçin günaha bulandığını, can verdiğini anlatmaya kalkacak sana. Çoğunlukla yapılan iyilikler sayılıp dökülecek. Ve eklenecek, “Ya, biz de başucumuza dikilen mermer mezar taşlarının ilelebet ayakta, sağlam ve dimdik kalacağını zannederdik. Ama devirdiler mezar çukurları arasında gezinip ekmek parası derdine düşmüş fukara çocuklar. Dolu su bidonları, boş plastik şişeler kucaklarında, hayrat çeşme başında sıra beklerler. Toprak altı dünya umurlarında değildir. Biri seslenir onlara: ‘Evlat, kaça ıslarsın cenazemi?’ der sadece. Bunlar şanslı olanlardır. En şanslısının yakını yılda bir uğrar mezar başına. O da değişimi fark etmez bile. Yaban otlar sarmıştır yakınının toprak tüyü yatağını, yer yer göçmeler meydana gelmiştir yüzeyde. Çeşit çeşit börtü böcek gezinip durur ayakaltında ama kimin umurunda? Ceset çoktan çürümüştür. Bunu bilerek mezar başına diz çöken ziyaretçi daha çok gözyaşlarını gizlemeye çalışır, çünkü artık biliyordur ki, şu fakir mahalle oğlanları bile kara toprak başında hıçkıran keder gönüllülerinin zaaflarına yakındır. Boynunu sallamakla yetinir sadece, bir iki kere tanrının varlığını ve kendi akıbetini sorgular. Evet, o da günün birinde toprak olacaktır, kurda solucana av, su taşıyan tacirlere umut kapısı, okuyup üfleyen hocaya ekmek parası olacaktır. Bu yüzden…”
Ve derin, sonsuzluk kadar uzun, delirtici bir sessizlikle kalakaldığında kulaklarında sesleri, sözleri çınlayacak. Aklından bir süre çıkmayacak bu korkular ve hak vereceksin onlara… Geride bıraktıkların gelecek aklına. Onun için gurbet ellerde sabahlara dek çalıştığın yavuklun, peşinde hoplayıp zıplayan köpeğin, tahta kulüben ve unutkan arkadaşların… Vefasızlıklarından yakındığını biliyorum. Biri bile arayıp sormuyor seni. Halini vaktini merak eden yok. Ve endişeleniyorsun pek tabii. Şu duyguyla yüzleşeceksin. Sıcak, korunaklı evlerinde, toprak altı dünyanın vatandaşı olduğundan bile haberdar olmayan bu insanların bir günleri tırmalayacak beynini. Ve Tanrı kimsenin başına vermesin, ölümden beter bir kıskançlık hissi iliklerine işleyecek. Kasılmış kasların tabut tahtalarına yapışacak, alabildiğine gerineceksin. Yalvarmaya başlayacaksın bana, çıkarmamı isteyeceksin seni. Sarsılıp titremeye başladığında aslında dost sıfatı ardında sana yazılan insanları sevmediğini, hatta onları kıskandığını anlayacaksın. Resimler düşecek imgene… Bir pazar sabahı, kahvaltı sofrası, kızarmış ekmekler, şakalaşan insanlar, az sonra çıkılacak olan yolculuk, bir tatlı bekleyiş düşecek aklına. Dayanamayacaksın. Rakiplerin dünyanın keyfine varırken sen bu soğuk, nemli ve kara toprağı besleyen bir et parçası olarak bu kuyuya atılmış olacaksın.
Kim bilir, belki başka mutluluk tablolarına da tanık olursun. Neler neler görülmedi ki… Öpüşen çifte kumrular, sahilde dans eden cicim ayları evlileri, belki daha maddi değersiz şeyler. Ve kin gütmeye başlayacaksın bana. Yine haykırışların bu toprak örtüyü aralayıp seni diriltmem yönünde olacak. Duymayacağım sesini, çünkü bir zararı olmayan doğal belirtiler bunlar. Ben ancak neden korkarım, biliyor musun? Dudakların kenetlendiğinde, ses tellerin incelmeye başladığında… Bu hırs yer bitirir seni, evrenin merkezine hapsedilmiş gibi hissedersin kendini. Zamanı gelince sen de çıkacaksın yavrum, zamanı gelince…
Fakat unutma, saatlerce, bir şehirler arası otobüs koltuğuna çakılmış, kaderinle yüzleşmeye hazırlanırken gelmemişti aklına ölüm. Sadece yol alıyordun. Vızır vızır işleyen trafiğe aldırmadan esercesine ilerleyen otobüsün ön koltuklarından birine mahkûm edilmiştin. Ama şanslıydın sen. Çünkü beni köyümden etmek isteyen bu ahali, ihtiyarlar meclisi, olacakların gölgesini kuşluk vakti rüyalarıma düşüren kudrete inanmak istemezler. Bir gelenektir bu İsmail’im. Zamanı gelen haber edilir babaya. Babası yoksa en yakınına. Kıskandıkları, bu ulu yetiye ulaşamadıkları için bu köyde hayatı zehir etmeye çalışırlar bana. İstedikleri buysa gerçekten, inan bana giderim ya, okşamadan mezar taşını, kara toprağını sulamadan, bir yere ayrılmam inan. Bilmez değilim İsmail’im. Cam kenarı manzarası gece yolculuklarında katlanılır gibi değildir. Hele yanında hayata susamış, bir ay evvel düğün günü tarihi kesinleşmiş, capcanlı bir kız varsa. Hoşlanmadığını hissettiğinde, korkak kirpiler gibi dikenli yalnızlığına gömülüverirdin. Çünkü bu suskunluk, hareketsizlik, cansızlık bulaşıcı karakteri çelik sağlamlığındaki ölümü çağrıştırdı ona. Ölecektiniz. Otuz dakika sonra. Aynı kaderi paylaşacaktınız. Ne o sana hikâyesini anlatabildi ne de sen ağzını açmak istedin. Gerek bile yoktu ya, aynı otobüste, aynı koltuk sırasında, yan yana bekliyordunuz. Sonra ağlayan bir bebenin tiz çığlıkları geldi kulağına, azarlayan annesinin insafsız sözleri bir de. Belki de görmek istemiyordun. Özel otomobiller, ışıklı tabelalar, hız levhaları ve daha binlerce uzun yol ayrıntısı çekmiyordu dikkatini.  Bir ses duyuyordun sadece. Okul yıllarından kalma, bayram seyranlarda, fener alayları mahalleleri turlarken, bando takımının en arkasında, emektar davuluna var gücünle indirdiğin tokmak darbelerinden arta kalan sesler geliyordu aklına. Güm! Güm! Güm! Bu ilk belirtiydi. Önce araçlar çevreleyen hava akımı, sonra hurdaya dönecek tamponlar, kaporta, motor aksamı ve bedenler hissedecekti ilk teması. Geriye ne kalacaktı dersin? Pahalı elması kayıp bir nişan yüzüğü, kopmuş kollar, gözü açık giden aynı soyadlı insanlar, pişmanlıklar, keşkeler ve yaşama sevinci özlemi…
Yasak yolcu, daha ne olsun?

Bu yazıyı paylaşın