Ne zaman Mevlevi ayininin can alıcı segâh niyaz ilahisini dinlesem “Gezmeyi çok severim” cümlesini dilime pelesenk yaptığım yıllarımı hatırlarım. Doğrusu severdim o yıllarımı. Gezmeyi de…
O zamanlar ancak çok büyük meblağlarla alabileceğimiz walkmanımın -Türkçesi var mıdır bilmem- kulaklığının ucunda bu segâh niyaz ilahisi, bir o şehir bir bu şehir durmadan seyahat ederdim. Sanki notaların üzerine basarak yol alırdım. Notaların basamaklarını takip eden sesler yükseldikçe yükselir; ben ise düştükçe düşerdim. Doğrusu severdim o yıllarımı. Gezmeyi de…
Bilirdim nerede ne olduğunu. En azından bilirdim İstanbul’un Ayasofya’sını, Bursa’nın Yeşil’ini, Edirne’nin Selimiye’sini, Manisa’nın Sultan’ını, Sivas’ın Divriği’ni… Elimdeki defter müsveddesine notlar alırdım. En ilginç olanlarını yazardım. Sonra anlatırdım bunları eşe dosta. “Bilir misin?” derdim. “Bilir misin Süleymaniye’nin minaresinde şu kadar basamak varmış. Her birinden bir insan çıksa biri ötekini göremezmiş.” derdim. Muhatabım “Allah Allah!” çekip “ Bir zamanlar, ne insanlarımız varmış!” deyip hayretlere düşerken ben gurur duyardım. Ne bileyim işte elimde değil gururlanırdım. Hem kendimden hem Sinan’dan… Bazı arkadaşlarım kızsa da bir nevi kutsallaştırırdım geçmişi. Geçenlerde bir arkadaşım da kızdı bana. Geçmişe takılıp önüme bent çekiyormuşum. Düşündüm “Geçmişin kutsalından başka kutsal olarak ne kaldı geriye.” diye. Kendisine söyleyemedim ama içerledim doğrusu. Çok içerledim. Hem zamaneye hem atiye…
Altı sene oldu, daha dün gibi aklımda… Hasbihâl ettiğim bir dost vardı. Mütevazı bir bisküvi dükkânı işletirdi. O da geçmiş meraklısıydı. Öyle ki bisküvilerin bin bir çeşidi dururken günümüzü es geçer, bisküvilerin sadesi, misafire ikram etmeye yarayan karesinden, çaya bandırmalık ovalinden ve bir de çocukların ortasını yalayıp attığı kremalısından başkasını satmazdı. Lezzetliydi bisküvileri. Tatlı tuzlu karıştırır bir de yanına çay söyletirdik. “Oğlum kap iki çay!” der lafın belini kırardık. Çoluk çocuktan konuşur çayın deminde geçmiş zamanın deminden vururduk. İşte, kremalı bisküvi tadında bir dosttu. Uzun zaman olmuştu bu dostu görmeyeli. Geçmişin burnumda tüttüğü bir sabah yanına uğrayım dedim. Beli bükük karısı öldükten sonra yapayalnız kalmıştı. Sabahın ayazında sarıp sarmalandım dostu görmek, halini hatırını sormak için. Geçmişi yâd etmek için…
Buz mavisine boyadığı dükkânının kapısı kapalıydı. Vitrinini, ufak kasalara itinayla yerleştirdiği bisküviler süslüyordu. Toz içinde kalmış bisküvilerin rengi, sütlü kahverenginden siyaha çalmış hatta nemden birçoğu şişmişti. Epey zaman uğramamış diye düşündüm ve soluğu hemen yanı başındaki her zaman Amerikan traşı yapmayı bir türlü öğrenemediğinden yakınan, yaşını bir hayli almış berber Hüsamettin’de aldım. Tüm bedeninin titremesine rağmen berberliğin verdiği sağlam ellerini açtı ve gözünü yere indirip üzgün bir hava yakalayarak:
“Allah taksiratını affetsin bir hafta önce…”
“Rahmetli iyi insandı. Üşümüşsün çay söyleyeyim.” dedi. Olurumu almadan “Oğlum kap iki çay!” diye, ince sesini yükseltti. Bu kelimeler, rahmetlinin kelimesinden daha dokunaklı gelmişti. Ben artık kiminle geçmişi yâd edecektim. Kiminle tatlı tuzluların arasında söyleşecektim. Bilmiyorum… Berber Hüsamettin gevrek gevrek, fısıltıyla, düşüncelerimin sisini dağıtmak için olsa gerek, “Azizim! Siyah kot da pek yaraşmış. Orta yaş krizi mi? Bırak bunları gelmez o günler…” Kendisine bunu nereden bildiğini ya da duyduğunu sorsam bilmezdi elbet. Rahmetli diyen ağız bir hafta öncesini unutmuştu. Buna mı içerleseydim yoksa o günlerde dilden düşmeyen kriz kelimelerine mi bilmiyorum. Ama çok içerlediğimi hatırlıyorum. İçerledim. Hem beni yalnız bırakan geçmiş zaman bisküvicisine hem de bacağımdaki siyah kota…
Gezmeliydim… Berberin tütün kolonyası kokulu dükkânından çıktığımda, ilk bunu düşündüm. Eve nasıl ulaştığımı hatırlamıyorum. Yolda yerim diye azık niyetine parlak jelâtinli bisküvileri bir kenara atmışım da bir kilo kremalı ve kare bisküvi tarttırmışım. Hatırlamıyorum. Üstüm geçmiş; altım şimdi diyerek kot pantolonumu bir kenara sıyırıp atmışım da yarı çıplak kalmışım. Evde unutulmaya yüz tutan walkmanıma segâh niyaz ilahisini atıp, defterimi de yanıma alıp evden öylece çıkmışım. Hatırlamıyorum.
Bir yerlere gitmeliydim. Öyle bir yere ki walkmansız, segâh niyaz ilahisinin gönülden ağza aktığı bir yere… Kotsuz bir yere. Kriz kelimesinin daha lügate girmediği bir yere. Hala kare bisküvi arasında lokumların yendiği bir yere…
Bu parçalanmışlığı ancak toparlayıcıların ehli, Çelebi Mehmet düzeltebilirdi. Derdimi Yeşil Bursa’nın incisi Yeşil’e anlatacaktım. Kafama takke niyetine Yeşil’in kubbesini takacaktım. Bu düşüncelerle bir kandil gecesi kendimi Bursa’da buldum. Buraları görmeyeli çok zaman olmuştu. Bu sebeple seçmiş olmalıydım bu şehri. Her şehirde olduğu gibi buraya da yeni bir terminal yapılmıştı. Artık, eski garaj, bir mevkiinin adından başka bir şey değildi. Eski garajların siyah yıpranmış duvarları gönüllerde kalakalmıştı.
Mahyaların parıltısını takip ediyor, sokak üzerine binmiş sokaklardan geçiyordum. Koskoca ova, moloz yığınlarıyla dolmuştu. Moloz yığınları arasında yaşayan insanları ürkek ürkek süzüyordum. Bu keşmekeş şehirde gece vakti bulamıyordum Yeşil’i. Neredeydi? Bir an yok mu oldu diye düşündüm. Hayır, buralarda bir yerlerde olmalıydı. Son duyduklarıma göre yeşilliği gitse de Yeşil, buralarda bir yerde olmalıydı. Kandilleri “Ya para ya mum!” diyerek önüme ip geren çocuklardan haber alayım dedim. Bulamadım onları. Burunları kalkık, kotları düşük delikanlılara sorayım dedim. Lise kitaplarından duyup da göremediklerini söylediler. “Bey Amca, Ne Yeşil’i? Bursa’nın her yeri yeşilmiş!” Ufak tekerlek üzerine binmiş camekânda mallarını satan kestane şekercilerini aradı gözüm. Onların yerine zamanın bakkalları büfelere sorayım dedim. Dudaklarını öne itip omuzlarını kaldırdılar. Bütün şehir suspus olmuştu. Bir o mağaza bir bu mağaza girdim çıktım. Sormaktan utandım. Utandım. Hem kendimden. Hem neslimden.
Sonunda tıkırtıları duvarlarından yankılanan bir saatçide buldum kendimi. Masasının üzerinde bir saat vardı. Duvarında ise belki de ustasından kalma kocaman bir tahta saat… Bir antika meraklısının serkisofunun minik parçalarını bir araya getirmeye çalışıyordu. Yaşlı gözünde merceği, elinde ki cımbızında tuttuğu bir çark:
“Orası restorasyonda olan bir harabedir.” Beni çarkına dolasın diye yalvarmak istedim. Durmadan geriye çevirsin istedim. Duvar saatinin tıkırtısı geriye vursun istedim. Ama bir “sağ ol”dan başka bir şey diyemedim. Çekip çıkarttım kendimi. Hem benliğimden hem sevdamdan…Bir elimde boş kalan defter bir elimde tuzlu kare bisküvi kırıntıları… Dilimde ise kremalı bisküvilerin tadı…
Altı sene oldu… Artık klişeleşmiş “Memlekette gezmediğim yer kalmadı.” cümlesini kullanıyorum. Bıraktım artık gezmeleri, seyahatleri. Başına “kebikec” yazmama rağmen defterim kurtlandı! Bıraktırdılar…