
ülke, kurtulur yeryüzü”
Yaşar Kaplan
Hikâye, “biz”i yani insanı anlatan edebi bir türdür. Epopeden post-modern anlatıya varıncaya kadar çeşitli isimlerle tasnif ettiğimiz metin türleri, aslında kendi varlığını sorgulayan insanın iç sesinin dışavurumundan başka bir şey değildir. Anlatı, aynı zamanda bir düşünme biçimidir. Buna göre, dil aracılığıyla kendini ifade eden sanatçı; bir bakıma sahip olduğu düşünce dünyasını bu vasıtayla aktarmış olur.
Yaşar Kaplan’ın “Sıfırüç Depremleri” “insanın varoluşu”nu sorgulayan uzun bir hikâyedir. Safları sıklaştırılmış bir söylem, derinlik psikolojisiyle kendini çarmıha geren İsevî bir vicdan ve sorumluluk hissiyle sarsılan bir süjenin iç haykırışıdır bu hikâye. Toplumsal varoluşu, milli bir duruşla resmetmenin zorluğudur bu. “Sesli bir düşünme” biçimi, iç aynalarda kırılıp yansıyan bir çığlık ve amansız bir yüzleşmenin yarattığı müthiş bir zelzele.
Sıfırüç Depremleri, her şeyden önce yapı ve anlatı bakımından dikkat çeken bir eserdir. Yazar anlatıcının sesini teslim ettiği kahramanlar, öykü boyunca çoğulcu bir bakış açısıyla “biz”e yeni pencereler açar. Eserin tamamına hâkim olan “iç monolog/bilinç akışı” kahramanların iç öykülemeyi ben odaklı bir tarzda yansıtmalarına neden olur. Bu bağlamda kahramanların benlik sarsıntıları, okuyucuya çağrışım değeri yüksek sanatsal imgeler olarak görünür.
Hikâye bir sorgulamayla başlar. Kahraman, olay örgüsünde belirdiği ilk andan itibaren “arayan” ve “neyi nasıl araması gerektiğini” bildiği halde “yanılgıların” kendisi için nedenli kıymetli bir “engel” olduğunun da bilincindedir.
“Diyorum ki ben, istemiyor musunuz? Bir yanılgıyı, daha yarı yerinde kesmek istemiyor muyuz? Bir yanılgının, daha başlangıcında terkedilmesini istemiyor muyuz? Yanılgımızı görmek istemiyor musunuz, kabullenmek istemiyor musunuz? (s.10)
Yaşar Kaplan, hikâye ile düşünmeyi ve düşündürmeyi seçer. İnsanın zaman ve mekânla ilişkisini sosyo-politik bir bakışla irdeleyen Kaplan, her şeyi görüp anlatan öznenin kendinden yola çıkarak “biz”e ayna tutması, şuurlu bir bakışın yumuşak geçişkenliğini ustaca yapar. Kurmacayı kıymetli kılan yönlerden biri de budur. Çoğul seslerin senfonik bir buluşmasıdır Sıfırüç Depremleri. Hikâye, bizim hikâyemizimdir, içinde hepimiz varız. Konuşan, tartışan, sorgulayan biziz.
“Diyorum ki ben, dostuz biz, kardeşiz, iyilikle onarmalıyız birbirimizi ve her şeyden önce de, insanca olmalı ilişkilerimiz. Birbirimize kızarken bile insanca olmalıyız, çünkü insanca olmayan her şey kardeşçe de olamaz… (s.11).
Kaplan, yaşanan olayları göstermekten çok anlatmayı tercih eder. Anlatıcının okuru göz ardı etmeyen tavrı, olayların yorumlanışını doğrudan etkilemektedir. Anlatıcının bakış açısı, seçtiği kavramlar ve yaklaşımı sadece teknik anlamda “ilahi” değil; anlatı düzlemi, uzamı ve üslubu itibariyle de ilahidir.
Anlatıcının inşa ettiği dil, bağlı olduğu kültür ve medeniyetin dilidir. Sıfırüç Depremleri’nde kurmacaya dâhil olan her şey, “şuurlu bir dille” anlatılmıştır. Her ismin bir im’i, imgesi vardır. Kurban, Sıtkı, Kürşad, Mehmed Emin, Esma… Bütün isimlerin sembolik bir boyutu vardır hikâyede. Hiçbir isim tesadüfen seçilmemiştir. İnce ince düşünülmüş ve kurmaca bağlamında olay örgüsüne dâhil edilmiş isimlerdir.
Kaplan’ın öykücü kimliği değerlendirildiğinde, onun anlatıya getirdiği “niyet”in bütün diğer hikâye unsurlarını etkilediğini görürüz. Anlatıdaki temel strateji, “niyet”e bağlı olarak gelişir. Buna göre “alışılagelmiş” bir serim bölümünü görmek mümkün olmaz. Didaktik bir söylevi hatırlatan çoğulcu konuşmalar, onun ne anlatmak istediğini göstermesi bakımından dikkatle irdelenmelidir. Her konuşma, her eylem bir aforizma olarak okunup yorumlanabilir.
“…çünkü insan tektir ve iyilikle kötülük tek, insan tektir ve iradesi tek… Özgün olarak yaratılan ve özgün olarak kalacak olan varlık insandır, değişmeyecek olan, iyi yanıyla da kötü yanıyla da bozulmayacak olan iyinin de kötünün de en aşırı uçlarında hep duracak olan varlık insandır”(s.18)
Kaplan’ın anlatıcı tipolojisindeki tavır, ideolojik estetik diyebileceğimiz bir tavırdır. Anlatıcı tipleri, anlatıya yeni bir sarsıntı katmak üzere devreye girer. Çoğul anlatıcıların hemen hepsi neyi nasıl anlatmaları gerektiği konusunda şuurludurlar. Uzamda kaybolan “insan”ın dağılan parçalarını yeniden bir araya getirmek gibi bir görevi üstelenirler. Bu tipler; imamesi kopmuş, düşüp dağılmış tespih tanelerini toplamak ya da puzzle’ın parçalarını yerli yerine yerleştirmek zorunda olan kişileri temsil ederler.
Biri çıkıp “cephelerde kurbanlarımız, cephelerde kardeşlerimiz amansız ölümlerle şakalaşırken biz buralarda bunalımlarla boğuluyoruz, yapay sorunlarla…(s.27) derken bir diğeri; “denizde dörtnala atlar koşuyor, içimde dörtnala atlar. Dur diyemiyorum içimdeki atlara, dizginleyemiyorum atlarımı…”(s.33) diyecektir.
Hikâyeye katılan anlatıcı kimliklerin olaya mesafesi yazarın niyeti ile mesajı arasındaki aracı iradeyle sınırlandırılmıştır. Sıfırüç Depremleri’nin “merkezi”nde her yönüyle insan vardır. Yanılgısı, yılgısı, hırsı, adanmışlığı ve aldanışıyla insanın bütün hallerini okuyan büyük bir gözün uzamda konum değiştiren spesifik yanı vardır. Sorgulayan tipin söylediği “bu aşamada bizden beklenen tek şey, haddimizi bilmektir” (s.38) repliği, kurmacanın merkezinde yer alanın insanın nihai durumunu da özetlemektedir.
Yaşamanın anlamını sorularda aramanın gerekliliğine inanır Kaplan. Ona göre, kuşkuyu dağıtmanın en güzel yanı sormaktır. Sorgulamak, var olmanın gereğidir. Öğrenmenin, fark etmenin ve farkında olmanın tek yolu budur.
Hikâye, temel olarak bir “anlatma ve anlatıcı” meselesidir. Kaplan, bu gerçeğin farkında olduğu için özellikle dil bağlamında okuyucuyu kendi âlemine çekecek tarzda yenilikler yapar. Şiirsel bir akışın hâkim olduğu hikâyeye katılan anlatıcı tipleri, olay örgüsü yerine dikkati “anlatı”nın kendisine çeker. Bu yönüyle şaşırtıcı bir kurguya sahip olan Sıfırüç Depremleri, şiiriyeti olan bir yapıyı da önceler.
Kaplan, olay aktarımı yerine bilinç akışıyla psikolojik sarsıntıları anlatmayı seçer.