Yazamıyorum. Ne zaman yazmak için otursam lüzumsuz işlerle vakit öldürüp kalkıyorum. Başlarda bunun dış etkenlerden kaynaklandığını zannediyordum. Çalıştığım işten ötürüydü ya da yazdığım yerin etkisi… Her birini değiştirdim, hatta terliklerimi bile yeniledim ancak o büyülü kelimeler art arda dizilmemekte inat ediyorlar. “Ne yazacağım ve nasıl yazacağım?” düşünceleri dakikalarımı kemirirken sayfada tek bir siyah leke bırakmadan masadan kalkmak beni cendereye alınmış gibi sıkıyor. Artık anladım ki yazmak dışarıdan enerji alan bir eylem değil. Dış dünya ancak bir malzeme deposu, o kadar. Yazmak içeriden dışarıya doğru patlayarak çıkan bir enerji. Tamamen içsel, özgün ve derin bir volkan gibi. Kelimeleri kullandıkça çağrışımlar coşuyor ve kıvılcımlar saçarak cihanı ateşe veriyor. Kızılca bir ışıkla aydınlanıyor dış dünya. Ve her şeyin bilinenden farklı bir tonu ortaya çıkıyor. Öyküler o tonda gizli işte.
Yazamamak bir küllenme hâli. O ateşin içerilerde bir yerlerde olduğunu biliyorum ama bir türlü patlayacak baskı ve enerjiyi bulamıyorum. Hâlen dış etkenlerin yazmama engel olduğu yanılsamasına takılmış durumdayım. Belki önceki yazdıklarımı aşamama korkusu ya da yazılarımın değersiz görüleceği endişesi tıkıyor beni. Ne bileyim, hiçbir öykümü okumamış bir insanın “Kaç kitabın var?” sorusu ciddi derecede huzursuz ediyor mesela. Bazı şairlerin ömürleri boyunca tek bir berceste mısraa ulaşmak için yazdıkları neden anlaşılmıyor? Her nesnenin değeri kemiyette mi olur? Altını da teneke gibi kiloyla mı alıyoruz? Bazen “Sarraf olmayınca girme şara sen” diyesim geliyor lakin susuyorum. Yok, azizim, yok; kişinin cevheri sorusunda gizlidir.
II
Önceden kim için yazıyorum ya da bunu kimler okuyacak fikri bana çok yersiz gelirdi. Tam bir sağır kurbağaydım. Yazıyordum, o kadar. Hoşlandığım için, zevk aldığım için, anlatamadıklarımı öykü diliyle ifade ederek rahatladığım için. Kim okuyacak- mış? Umurumda mıydı? Hayır! Yazmak benim özgür hissettiğim en nadir mecraydı. Her zamanda ve mekânda bulunabildiğim, binler kisveye bürünebildiğim büyülü bir dünyaydı.
III
Yazarken daha önce olamayan olgular vücut buluyor, yok olan dünyalar kuruluyor, yaşamamış karakterler can bulup konuşuyor. Evet, yaratıcılık kelimesi uygun düşüyor ama benim hissettiğim daha çok bir aynada görüntülerin belirmesi gibi, sahip olmadığım ama inkâr da edemediğim bir şey. İlham demeyi tercih ediyorum ben.
İlham gelir mi? Kovalanır mı? Sanki ilhamı kovalamak lazım önce. Zihni berraklaştır- mak, yazmayı istemek. Kastettiğim tıkanma durumu da burada ortaya çıkıyor. Oturup yazacağım vakit içime bir üşengeçlik, bir yılgınlıktır çöküyor. “Yat, uyu” diyorum kendime. “Sabah işe gideceksin, zaten yorgunsun.” Bir ara yaş faktörüne bağlamıştım bunu. Önceden gençlik enerjisiyle sabahlara kadar yazabildiğimi düşünmüştüm. Ama ileri yaşlarında ölümsüz eserler veren pek çok yazar var. Şimdilerde vazgeçtim o fikirden. Yaş değil. Ama bende tıkanan bir şey var muhakkak.
IV
“Yazmadığım için yazamıyorum” diye kanaat getirdim. Hakikaten doğru galiba. Önce paslı dişlileri çevirip devinim başlatmak gerekiyor, böylece anlamsız kuru kelimeler canlı ve rengârenk anlamlarla boyanmaya başlıyor. Yazmak yazmanın mayası gibi. Yazacak hiçbir fikri olmasa da sıradan şeyler yazarak bu mekanizmayı harekete geçirebilir insan. Oturduğun masayı yazabilirsin, geçirdiğin günü ya da marketteki on dakikayı. Yeter ki yaz, motor ısınsın.
Aylarca süren bir tıkanıklık bir anda açılır mı, bilemem. Belki yazmaya olan açlığım oranında bir coşku yaşarım ya da sızıntılar ve damlalarla yetinirim. İlham bazen ahma- kıslatan gibi çiseler, bazen de etrafı sel götürür. Bazen öyle bir gelir ki akıntıya kapılıp, geceyi sabaha bağlarsın.
V
Tıkanıklık tüm sıhhati bozan bir kabızlık hâli. Her şeyin ayarını bozuyor. Bir işe başlayacağımda “Benim aslında bu zamanı yazmaya ayırmam lazım” cümlesi devrediyor zihnimde. O sese kulak verirsem elimde boş geçmiş birkaç saatten başka hiçbir şey kalmıyor. Masaya çakılıp kalacağıma biraz hava alsaydım, hayatı gözlemleseydim; bir çocuğun sakız çiğneyişine ya da beli bükülmüşlerin cami avlusundaki sohbetlerine misafir olsaydım ya diyorum. Hikâye oradaydı zaten. Hikâye her bir hayat karesinde. Yalnızca keşfedecek bir nazar bekliyor.
VI
Hikâye hayatın içinde gizli olsa da boncuk gözlü bir kız çocuğu bisikletten düştüğünde etraftaki insanların aynı anda harekete geçmesi ancak aktif bir yazarlık ateşinin içine düştüğünde öyküye dönüşüyor. Hemen sahne çeşitleniyor. Ya düşen bir ihtiyar ya da bir kadın olsaydı? Yoksa dur, düşen ben olsaydım mesela. Nereye ve nasıl düştüğüm de önemli. Karda kayıp düşsem mizah, kalbimi tutarak yüzüstü yığılsam trajedi, düşerken bir başkasını tutup düşürsem olay hikâyesi, hırsızlık yapıp kaçarken düşsem “Eden bulur” bağlamında didaktik bir çocuk öyküsü. Ya da “Düşene değil düşürene bak” bağlamında bir kıssa. Gözden de düşer insan, değeri düşer, beklentisi düşer. Aslında “Düşmek en kaçınılmazın provasıdır.
VII
Yazarken birkaç fersah yükselip hayata tepeden bakıyor insan. O irtifadan ayrı duran hadiselerin ince bağlarını görebiliyorsunuz. İnsanı tıkayan durumlardan biri de alçak irtifada seyretmek. Yazarın yüksek locadan inip sahneye bizzat dâhil olması. Bir memur hatası yüzünden fazla para ödemek durumunda kaldığınızı varsayalım. Memur sürekli işi yokuşa sürüp hatasını kabullenmesin. Eğer sahnedeyseniz elbette duygu dünyanız altüst olur. Haksızlığa uğramanın bütün semptomlarını gösterirsiniz. Ama böyle bir manzarayı yukarıdan izliyorsanız bu sizi heyecanlandırır. Şahit olduğunuz çatışmanın iyi bir hikâye doğuracağını hemen sezer, keyiften dört köşe olursunuz. Haksızlığa uğrayan siz olsanız da dudaklarınız
yukarı kıvrılır ve güler geçersiniz. İntikam akşamki satırlarda alınacaktır.
Benim en coşkun hikâyelerimin arkasında hep bu karakterler gizlidir. İçimin yağı eriyor onları yazarken. Tiplemelerini birer karikatüre çevirip yüzlerine söyleyemediğim ne varsa karakterlerime söyletiyorum. Galiba beni tıkayan sebeplerden biri de artık bunu pek yapmıyor olmam.
Ufak bir idarecilik görevim vardı. Belki de dünyayı gereğinden fazla ciddiye almama ve olaylara alçak irtifadan bakmama bu iş neden oldu. Hesap verilecekler ve hesap sorulacaklar arasında hikâyeyi mi kaçırdım acaba? Evraklarını geç getiren öğretmenlere kızdım mesela. Oysaki benim o gereksiz kâğıtları eğitim sürecinin önüne koyup işi özünden uzaklaştıranları düşündürecek ironiler yazmam gerekiyordu. Öldüğü hâlde belgelerde yaşıyor görünen bir adamın bir türlü defnedilememesi olabilir örneğin. Evrak hakikatin önüne geçtiğinde olur mu böyle şeyler? Olur elbet. İşte bu sahnenin içine girerseniz kahrınızdan kapkara kesilirsiniz ama burada öyle bir ironi gizli ki israf-ı kelâma gerek kalmıyor. Yazmak deliliğin emniyet valfidir. Yoksa şişip şişip patlar insan.
Bazen klavyedeki harfler bile bulanık görünüyor. Parmaklarım klavyenin üzerinde sadece kararsızca geziniyor. Bu yol nereye çıkacak ve bu gece beni hangi büyülü götürecek bilmiyorum. Belki de son zamanlarda olduğu gibi yine bir çıkmaza saplanıp aynı kelimelerin etrafında dönüp duracağım. Gerçi dönmek ve dolaşmak da bazen güzel bir yolculuk oluyor. Ama dönüp dolaşıp başladığı yere dönmeli zihnim. Helezonlar çizip uzay boşluğuna savrulmak da mümkün bu devridaim içinde. Dengeyi bulmalıyım ancak şu aralar bir kamyonun sekiz çizen arka tekeri gibi zihnim. Hızlandıkça yalpalamaktan korkuyorum.
Bir dostumun sordu geçen: “Neden başladığı yere dönmeli insan?” Ya da soruyu biraz genişleteyim: Hakikaten dönmeli mi ya da dönebilir mi? veya herkesin ve her şeyin hareketli olduğu, zamanın bir pulluk gibi âlemin altını üstüne getirdiği bir cihanda istese de dönebilir mi insan?
Dönemez aslında. Ancak başladığı yerin izdüşümüne denk gelip halkayı tamamlamak, zincirin başını ve sonunu bağlayıp bir anlam bütünü kurmak da peşinde koştuğum bir amaç. Hiçbir zaman başlangıç noktama dönemedim zaten. O halkayı tamamladığımda, başladığım noktaya hep bir üst seviyeden baktığımı hissettim. Bir vida gibi başladığım noktaya dönüşüm yükselişim oldu. Başladığı yer ile bitirdiği yer arasında irtifa yoksa yalama olur insan. Boşa dönmektir o. Söküp atılası bir hâlettir.
Sanırım yazıya ait tıkanan damarlarım açıldı artık. Yazdığım zaman yazabildiğimi çözdüm dün gece. Şimdi bunu bir mecraya alma ve en verimli kullanma sorunum var. Bir de öykülere odaklanmalıyım sanırım. Hayatı dinlemeliyim biraz. Evet, gözlemek değil, dinlemek istiyorum. Gördüklerim çok aldattı beni; duyduklarım daha samimi oysa. Ben kulaklı taifesindenim. Kulak kabartanlar familyasından. Kahve köşelerine sokulup hamamda peştamalı kaptıran Sadık Amca’yı, askerde parolayı yanlış verip arkadaşlarını süründüren Seyfullah’ı ya da Nuriye’nin yufka açarken nazardan delinen kazanını dinlemek besliyor beni. Ama artık insanlar içlerine gömülü ve sessiz. Az anlatıp çok izliyorlar. Hipnoz hâli hâkim toplumda. Tek kelimelik cevaplar, emojili duygular. Hikâye insanların içlerine kilitlenmiş sanki. Bencileyin kulaklı taifesi duymadan kuramaz, azizim. Biri dillerinin bağını çözsün dostlarımın. Çözsün ki bin bir gece masalları uykularımızı açsın…