Yeni Paradigmalar,Türkiye Yüzyılı ve Ortadoğu

Tarih ve gerçekler, hiç olmadığı kadar çabuk dönüşüyor bugünlerde.
Biraz gerilere gidelim:

Avrupa’nın -sözde- kendi iç barışını sağladığı Vestfalya, yüzyıllardır süren savaşları durdururken aynı zamanda dünya düzeninin yalnızca egemen ülkelere has olacağını da vaz etmiştir. Örtük bir imge olarak Vestfalya, sömürgeci devletlerin hegemonik yapısına vurgu yaparken kurulan yeni düzenin Avrupa merkezli bir perspektifle şekilleneceğini göstermiştir. Buna göre “biz” ve “öteki” kavramı önem kazanmaya aşlamıştır. Sözde medeni Avrupa, kendini “uygar batı” olarak tanımlarken kendileri dışında kalan diğer kıta ve devletleri “barbar” olarak tanımlar. Bu hastalıklı bakış açısı, II. Dünya Savaşı’na kadar sürer. Bu dönemde insanlıkla asla bağdaşmayan bir sömürü düzeni kurulur. Özellikle üçüncü dünya ülkeleri dediğimiz gelişmemiş veya az gelişmiş ülkelerde -en vahşi haliyle Afrika’da- her anlamda barbarca uygulamalar görülür. Siyahîlere hayat hakkı tanımayan “sözde uygar batı” onları köleleştirmekten çekinmez.

Tarihte “Büyük Buhran” olarak da bilinen 1929 ekonomik krizi, başta ABD olmak üzere bütün dünyayı derinden sarsar. Krizin hemen ardından Avrupa’da yükselen Nazi hareketi, yeni bir dünya savaşının ilk kıvılcımlarını tutuşturur. Nihayet Avrupa’da hızla yükselen faşizm, Rusya’daki komünist hareket ve diğer aşırı milliyetçi düşüncelerin doğurduğu çatışmalar; I. Dünya Savaşı’nda sarsılan Vestfalya barışını her bakımdan ortadan kaldırır. II. Dünya Savaşı’ndan sonra -sözde- dünya barışını ve güvenliğini korumak üzere kurulan BM örgütü, “iki kutuplu” bir dünya düzenini müjdeler. Paktlar ve ittifaklar, bu yeni düzenin can alıcı boyutlarını oluşturmaktadır. “Çift kutupluluğa” bağlı jeopolitikte, uzlaşmaz blokların amansız mücadelesi empoze edilmekte, ABD ve SSCB vazgeçilmez iki kutup olarak sunulmaktadır. 90’lı yıllarda SSCB’nin dağılması üzerine yeni bir paradigmaya ihtiyaç duyulmuş, ABD bu paradigmayı “11 Eylül Senaryosu” ile
kabul ettirmiştir. Buna göre “uluslararası terörizm” kavramıyla ABD, NATO’yu yeniden şekillendirmiş; küresel
güç dengelerini kendi lehine dönüştürmeyi başarmıştır.

Ancak, Çin’in her bakımdan yeni küresel güç olarak piyasaya çıkması, Rusya’nın Putin’le yakaladığı yeni ve güçlü ivme, bu yeni paradigmanın da çabucak değişmesi gerektiğini göstermiştir. Devler Ligi’ndeki bu kapışma ve çok kutuplu bir dünya sistemine evrilen yeni yapı, ABD ve AB nezdinde yeni arayışları zorunlu kılmıştır. Bugün asimetrik ve hibrit mücadelenin öne çıktığı yeni bir jeopolitikle karşı karşıyayız. Bu yeni jeopolitiğe bağlı pek çok yeni güç dengeleri oluşmuştur. Bölgesel güçlerin yanında yeni güç adacıklarının meydana geldiğini görmekteyiz. Bu bağlamda Türkiye, yeni bölgesel güç olarak tanımlanmaktadır. Pax Ottoman’dan kendisine miras kalan barışı, başta Ortadoğu olmak üzere Balkanlar, Kafkaslar ve Afrika’da yeniden tesis etmeye çalışmaktadır. Tarihin kendisine yüklediği misyonu, bihakkın yerine getirmek için mücadele vermektedir. Ancak Türkiye jeopolitiği, tarih boyunca zorlu olay ve olgulara şahitlik etmiştir. Bu bağlamda terörizm, apartheid hareketler, darbeler ve post müdahalelerle Türkiye’nin önü kesilmek istenmiş; bir güç olarak ortaya çıkması engellenmiştir. Son zamanlarda sıkça duyduğumuz “Dünya beşten büyüktür” söylemi, bu yeni jeopolitiğin bir gereğidir. Türkiye, değişen ve dönüşen dünyada Türk Dünyası başta olmak üzere İslam ülkeleri ve Osmanlı mirası ülkeler nezdinde “yeni ve yükselen bir güç” olarak kabul edilmektedir. 2000’li yılların başından itibaren özellikle dış politikada söylem ve eylem değişikliğine giden Türkiye kendi yüzyılını inşa etme fikrinde ısrarcı olmuştur. Eski statükocu politikaların bırakılması, proaktif bir dış politik anlayışın benimsenmesi, gözle görülen nispî iyileşmeler Türkiye’yi her bakımdan bölgesinde “oyun kurucu, sözü dinlenen ülke ve güç” konumuna yükselmiştir. Tarihin her döneminde olduğu gibi, bugün de Türkiye’nin büyümesine ve bir güç olarak bölgesinde var olmasına engel olmak isteyenler; her türlü oyuna başvurmaktadır. Türkiye’nin 2005-2012 döneminde yakaladığı inanılmaz büyüme hamlesi, önce
“Gezi” daha sonra “15 Temmuz” ihanetiyle akamete uğratılmıştır. Bugün özellikle ekonomik operasyonlara maruz kalan Türkiye, çeşitli toplumsal mühendislik faaliyetleriyle durdurulmaya çalışılmaktadır. “Türkiye Yüzyılı” ve “Terörsüz Türkiye” söylemlerine bu çerçeveden bakmak, misyon ve vizyon açısından bu söylemlerin gereğini yerine getirmek her vatandaşın aslî vazifesidir. Bu vizyona, partiler üstü anlayışla bakmak mecburiyetindeyiz. On yıllardır kangrene dönüşen ve kardeşliğimizi baltalayan terörün “milli bir dokunuşla” bitirilmesi, her şeyden daha mühimdir. Çıkar gruplarının provokasyonlarına gelmeden,
suhuletle ve sağduyuyla kardeşliğimizi pekiştirmemiz, Pax Ottoman ışığında yeni bir yola çıkmamız pekâlâ mümkündür. Lakin süreç doğası gereği oldukça hassastır. Atılacak adımlar dikkatlice atılmalı, sürecin akamete uğramaması için herkes taşın altına elini koymalıdır. Bu süreç, bin yıllık kardeşlik ve “devlet aklı”yla yürütülmelidir. Siyasi söylemlerin neye mal olacağı hesaplanmalı, başta devlet adamları ve siyasi figürler olmak üzere herkes samimi ve sorumlu davranmalıdır.

Birlik, dirlik, huzur ve kardeşlik uzak değil.
Sağduyu ve ümitle…

Bu yazıyı paylaşın