Yolculuğa karar vermeden üç gün evveldi. Telefondaki ses senin hiç kimseye haber vermeden sessizce ortadan kaybolduğunu söylüyordu. Gerçi seninle yıllardır görüşmüyoruz. Şimdiye kadar kendine çoktan yeni bir hayat kurmuş olabileceğini düşünüyordum. Senin de benim gibi yalnızlığı tercih ettiğini nerden bilebilirdim? Seni kimseye haber vermeden bir anda ortadan kaybolmaya sevk eden şey nedir? Yoksa yıllar önce terk ettiğim o kasabada sen de en az benim kadar huzursuz muydun? Kim bilir belki de gittiğin yeni yerde huzuru ve mutluluğu yakalamayı umuyorsun.
Yıllar önce seninle aynı havayı soluduğumuz kasabamıza dönüp dönmeme konusunda birçok tereddütler yaşadım. Senin kasabadan bir anda kaybolduğunu duyduğum günden bu yana kendimle çok mücadele ettim. Dönmeli miydim? Nasıl olduğuna ve neye benzediğine karar veremediğim bir kuvvet beni dönmem gerektiği konusunda çok zorladı. Daha fazla direnemedim. Kendimi kasabamıza götürecek olan otobüsün yirmi dört numaralı koltuğunda buldum.
Otobüs dağların arasından adeta bir yılan gibi kıvrılarak hızla ilerliyordu. Karşıdan gelen araçların farları kısa süreliğine otobüsün içini aydınlatıyor, sonra yeniden karanlığa boğuyordu. Oturduğum yirmi dört numaralı koltukta camdan dışarıyı seyrediyor, zihnimde yolları tüketmeye çalışıyordum. Yollar tükenirken sen bende her dakika yeniden çoğalıyordun. Yıllar önce seninle yollarımızı ayırırken bile aslında birgün yeniden bir araya gelebileceğimizi umuyordum. Hiç fark etmiş miydin, bilmem, ama seninle henüz yollarımızı ayırmadığımız günlerde bile gözlerinin içine hiç bakamazdım. Gözlerimi gözlerinden kaçırır, daima önüme bakardım. İşte o yüzden gözlerinin rengine hiçbir zaman vâkıf olamadım. Gözlerin elâ mıydı, yoksa siyah mı? Bunu hala bilmiyorum. Yalnızca bir şeyden hala eminim, aradan yıllar da geçmiş olsa sana karşı ilk günkü heyecanımı yüreğimde taşıyorum.
Otobüs henüz yarım saat önce hareket ettiği için muavin koridorda ilerleyerek yolcuların biletlerini kontrol edip, inecekleri yerleri not ediyordu. Bir tanesi yanımda iki tanesi de hemen ardımdaki koltukta oturan üç genç kendi aralarında hararetli hararetli bir şeyler konuşuyorlardı. Yanımda oturan çelimsiz, baygın gözlü olanının üzerindeki sigara kokusu beni fazlasıyla rahatsız etmesine rağmen yine de kendisine bunu hissettirmemek için özel bir çaba sarf ediyordum. Aslında yaptığım çelişkili bir durumdu. Zira asıl hassas davranması gereken kişi o iken bunu ben yapmaya çalışıyordum. İçlerinden bir tanesi konuşmanın bir yerinde müdahale etti. “Yoh oğlum, sen orada yanılıyon. Galfaya öyle sert çıkışmayacadin.” dedi. Hemen yanındaki ona destek vererek sözlerine devam etti. “Aaar adamınan gonuşurken hırslanmayaydın iş bu noktaya heç varmazdı”
Ben oturduğum koltukta yapılan bu konuşmalara kulak misafiri oluyordum. Konuşma üsluplarından bizim oraların insanı olduklarını, yaptıkları sohbetin renginden ve kıyafetlerinden de inşaat işçisi olduklarını rahatlıkla anlayabiliyordum. O an için kendi kendime tahminde bulunup, bahsini ettikleri kalfayla aralarında geçen tartışmanın sebebinin alacak meselesi olabileceğini düşündüm. Belli ki birlikte çalıştıkları kalfayla tartışmışlar ve alacaklarını alamadan memlekete dönüyorlardı. Yanımda oturan çelimsiz delikanlı o ara bana döndü, “birader gusura galma, biraz yuusek sesinen gonuşuyok, ama inşallah irahatsız olmuyondur.” dedi. Bilmiyorum, aslında çok rahatsız olmama rağmen o çelimsiz adamın o sözlerinde bir samimiyet buldum. O yüzden ona rahatsız olduğumu söylemedim. Sadece kısa bir tebessüm etmekle yetinebildim. Niyetim aslında başımı otobüsün penceresine yaslayıp yalnızca seni düşünmekti. Fakat o çelimsiz delikanlının buna müsaade etmeye pek niyeti yok gibiydi. Beni yeniden lafa tutmak için elinden geleni yapmaya büyük bir özen gösteriyordu.
“Birader ne işle uğraşıyon” dedi. Bana yöneltilen bu soruya kayıtsız kalamadım. Kısa da olsa ona bir cevap verme gerekliliği hissettim. “Öğretmenim.” Ben öğretmen olduğumu söyleyince hemen kendine bir çekidüzen vermeye çalıştı. Sen de bilirsin, bizim oralarda okumuş insanlara karşı biraz fazla saygı gösterirler. Bu kişi hele de öğretmense saygıda kusur etmemek için ellerinden geleni yaparlar. Anadolu insanı ne yüksek bir ruh taşıyor değil mi? Onların nazarında okuyan insandan asla kimseye zarar gelmez. Keşke bunun tersi olabileceğini de hesaba katabilseler.
Daha önce de birkaç kez benzer durumlarla karşılaşmıştım. Ne zaman mesleğimi soran bir köylüye öğretmen olduğumu söylesem, önce kılık kıyafetine çekidüzen veriyor, sonra da “hocam yohluğun gozü kor olsun” diyorlardı. Çoğunun şikâyeti aynıydı. Birçoğu okuyamama sebebini buna bağlıyordu. Ben bu konuşmalara yalnızca kader, kısmet kelimeleriyle karşılık verebiliyordum. Allah kimseyi darda koymazdı. Ne de olsa tüm yaratılanların rızkına kefildi. Benim bu son sözleri söylememle karşımdaki kişi de sözlerini biraz daha toparlıyor, söylediklerim karşısında teslim bayrağını çekiyordu. Fakat her ne kadar karşımdakini teskin etmeyi başarmış olsam da kendimi teskin etmekte zorlanıyordum.
Çelimsiz delikanlı birkaç soru sorduktan sonra beni kendimle baş başa bıraktı. Başımı otobüsün camına yasladım. Şoför mahallinden o en sevdiğim türkünün nağmeleri duyuluyordu.
“Aşktan yana söz duyunca
Ben hep seni düşünürüm.
Uçsuz hayaller boyunca
Ben hep seni düşünürüm”
Türkünün her bir kelimesinde seni aradım. Kulağımda türkünün nağmeleri çalınırken otobüs bağrında fenerler taşıyan şehirlerden geçiyordu. Gözlerimi bir süre ışıkların aydınlattığı şehirlerden ayırmadım. Yol boyunca onları seyrettim. Sonra yine hayallere daldım. Aklımda yalnızca sen vardın. Zihnim eski günlere, henüz seninle tanışmadığımız günlere gitti. O günleri düşündükçe derin derin iç geçirdim.
Belki bunları hiç öğrenemedin, sana ilk kez anlatıyorum. Henüz lise öğrencisiyken seninle tanışmadığımız günlerde sana nasıl açılacağımı düşünür, kendime çıkış yolları arardım. Beni derinden sarsan bir yalnızlık duygusuyla gece yorganı başıma çeker, yorganın altında sabah olunca seninle nasıl konuşacağımı, sana neler söyleyeceğimi kurgular, başımı biran olsun yorganın altından çıkaramazdım. Biran için çıkarsam tavanda gizlenmiş, aniden devleşen bir örümceğin ya da bir Karabasanın üzerime kapaklanacağını sanırdım. Sanki tavandan aniden inecek olan Karabasan yorganın üzerinden beni sıkıştırıp ağzımı kapatacak böylelikle nefesimi kesecekti. Sonra çevremde Karabasanların avuç içlerinin delik olduğuna dair söylenen sözü hatırlar, kısa süreliğine de olsa rahatlardım. Ardından yine içimde engel olamadığım ürperti ve senin hayalinle uyumaya çalışırdım. Gece defalarca kâbusla uyanır sonra yeniden uykuya dalar, böylelikle sabahı zor ederdim. Sabah olduğunda odada yeni yakılmış olan sobanın yüzüme vuran sıcağı ve fırında pişirilmiş çörek kokularıyla uyanır, uyandığımda dinlenmiş olarak değil de kâbus olup rüyalarıma giren Karabasanlarla ettiğim amansız mücadelelerden dolayı kendimi daha bir yorgun ve bitkin hissederdim. Uyku ve uyanıklık arası bir halle okula gitmek için hazırlanırdım. Kâbuslar yüzünden vücudumda hissettiğim yorgunluğu senin hayalinle gidermeye çalışıyordum. Seni düşünmeye başladığım andan itibaren vücudumdaki ağırlık, yerini hafifliğe bırakıyor, yüreğime adeta bir nehrin serinliği yayılıyordu.
Her zamanki gibi önce okulun mecburi tuttuğu beyaz gömleği giyip üzerinden bin bir itinayla bağladığım kravatımı takardım. Sonra ceketimi giyip aynanın karşısında dakikalarca ceketimi, kravatımı, saçlarımı düzeltiyordum. Hiç aksatmadan her gün mütemadiyen yapılan bu hazırlıkların tek bir nedeni oluyordu, okula giderken her sabah seninle karşılaşabilme ihtimali…
Montumun yakalarını dikip boyun kısmını kapatarak karın oluşturduğu beyaz bir örtü üzerinden yürümeye çalışıyordum. Rüzgâr kulaklarımın dibinde adeta bir vokal oluşturuyor, gökyüzünden ince ince düşen kar taneleri yanağıma düştükçe vücudumda hafif bir üşüme hissediyordum. Aynanın karşısında dakikalarca taramak için uğraştığım saçlarım rüzgâra daha fazla dayanamaz ve karşısında tel tel dağılırdı. Kendi kendime saçlarımın düz olmayışına, rüzgâr karşısında dağıldıktan sonra aldığı şekilsizliğe hayıflanırdım.
Senin evinin olduğu sokağa yaklaştıkça daha bir heyecanlanırdım. Arada bir saatimi kontrol eder, evden biraz erken çıktığımı düşünüp kendi kendime üzülürdüm. Adımlarım daha da yavaşlar, senin sokağına doğru daha ağır adımlarla ilerlerdim. Rüzgârın yüzüme doğru savurduğu ince kar tanelerini hiç umursamaz, sokağın başında birkaç dakika evden çıkmanı beklerdim. Bir yandan da beni görmemen için özel bir çaba sarf ediyordum. Kısa bir bekleyişten sonra merdivenlerde görünürdün. Merdivenlerden iniyor ve karın bembeyaz bir örtü oluşturduğu yolda yavaş yavaş ilerliyordun. Ben de ardından… Yürüyüşümüz birkaç dakika sürüyor. Sonra sen bir sokaktan içeriye süzülüyordun. Ben de çaresiz kendi okuluma doğru yol alıyordum. Sabah ve öğleden sonraki tüm derslerde seni düşünür, önümdeki defterime hocanın anlattıklarını not etmek yerine şiirler yazardım. Hepsi de seni tarif eden şiirlerdi… Aynı sayfanın üzerinde belli belirsiz şekiller yapmaya çalışırdım. Yanımda oturan arkadaşımın dirsek darbeleri bile içine düştüğüm hayal denizinden kurtaramazdı. Birgün senin için yazdığım şiirlerden bir tanesini tarih öğretmeni yakalamıştı. Önce birkaç saniye göz gezdirmiş, sonra da bana dönerek alaylı bir ifadeyle “Oo beyimiz, yoksa âşık mısın? ” demişti. O zamanlar aşığım diyememiştim. Desem de zaten anlamayacaktı.
Okul çıkışında sıra arkadaşımla birlikte uzun bir caddeden ilerliyorduk. Caddenin sonunda evlerimize gitmek için ayrılıyorduk. O evine gidiyor, ben, evime gitmek yerine senin okuluna gidiyordum. Bir süre okuldan çıkmanı bekliyordum. Biraz zaman geçtikten sonra sen okuldan yine aynı arkadaşınla çıkardın. Okulun bulunduğu yokuştan aşağıya her zaman yürüyerek inerdin. Evinle okul arası uzun bir mesafe olduğu için kendimi biraz daha şanslı hissediyordum. Bir yandan da beni görmemen için özel bir çaba gösteriyordum. Şimdi aradan uzun yıllar geçti. O günlerden kalanlar yalnızca birkaç buruk hatıradan ibaret.
Başımı otobüsün camına yaslayıp seni ve geçmişi düşünürken Öylece uykuya dalmışım. Gözlerimi açtığımda hava hafiften aydınlanmaya başlamıştı. Otobüs kıvrılarak ilerleyen bir yoldan aşağıya doğru iniyordu. Etrafa daha dikkatli bakınca bu kıvrımlı yokuşun Elmadağı olduğunu hemen kavradım. Buradan daha önce de defalarca geçmiştim. Otobüs ne zaman buradan geçse benim gözlerim hemen yolun alt tarafında uzanan uçsuz bucaksız vadiye kayıyor. Aracımız uzaklaşıncaya kadar da gözlerimi oradan ayıramıyorum.
Koridorda hafiften bir hareket vardı. Muavin koltukların arasından ilerleyerek yolcularla ilgilenmeye çalışıyordu. Ön sıralardan bir çocuğun ağlamasını duyabiliyordum. Başımı kaldırıp o yöne doğru baktım. Annesi çocuğu susturabilmek için kucağında zıplatıyordu. Bir yandan da ona bir şeyler söylüyordu. Ses tonu adeta çocuğuna yalvarır gibiydi. Öte yandan birkaç yolcunun da kendi aralarında söylendiklerini görebiliyordum. Uykularının bir çocuk ağlamasıyla kesilmesinden hiç de memnun değillerdi. O ara arka koltukta akşam otobüse bindiğimde kısa süreliğine sohbet ettiğim genç de uyanmıştı. Arkadan omzuma dokundu. Dinlenme tesislerine yaklaştığımızı söyleyip birlikte bir çorba içmeyi teklif etti. İsteğini geri çevirmedim. Birkaç dakika sonra bir tesiste mola verdik ve doğrudan tesise girip bir masaya oturduk. Çorbalarımızı yudumlarken zayıf çelimsiz delikanlı aralıksız bir şeyler anlatıyordu. Fakat her ne kadar onun anlattıklarını dinliyor gibi görünsem de aslında sadece seni düşünüyordum. Bir yandan geçmişte kalan güzel hatıralar canlanıyordu gözlerimin önünde diğer yandan kasabayı terk edişine bir anlam yüklemeye çalışıyordum. Zihnimi ne kadar yorarsam yorayım gidişine bir türlü anlam veremiyordum. Oturduğum masadan kalktım, yanımdaki adama hiçbir şey söylemeden dışarıya çıktım. Zihnimdeki düşüncelerden biran önce kurtulmak istiyordum. Fakat bu sandığım kadar kolay olmuyordu. Hava fazlasıyla soğuktu. Havadaki keskin ayaz iliklerime kadar işlemişti. Daha fazla dayanamadım. Yeniden otobüse döndüm. Aradan birkaç dakika geçmişti ki otobüs hareket etti. Gece uykumu fazlasıyla aldığımdan tekrar uyumadım. Kasabaya varıncaya kadar sürekli etrafı seyrettim. Gözüme yol boyunca kurulu olan kavun tezgâhları ilişti. Bu tezgâhlar yıllar önce ayrıldığım kasabamızın adeta birer sembolüydü. Sonra yine tezgâhların ardı sıra uzanan kavun tarlaları… Memleketimden uzak kaldığım onca yıl hep bu görüntüyle yeniden karşılaşabilmeyi hayal etmiştim. Yıllarımı geçirdiğim o yerde ne uçsuz bucaksız bozkırlar ne de kenarında oturup ruhumuzu dinlendireceğimiz soğuk pınarlar vardı. Her bir taraf ruhsuz beton yığınlarıyla doluydu. İnsanlar kendilerini o beton yığınlarına hapsediyor, sonra elleriyle yok ettikleri yeşilliklerin yerine balkonlarında yapay bir güzellik meydana getirmeye çalışıyorlardı.
Aradan onca zaman geçtikten sonra yeniden kasabamızdaydım. Yıllar önce ayrıldığım ve her bir karesinde bin bir hatıra saklı olan mahallemize gittim. Evinin bulunduğu sokağın başında bir kaldırıma oturdum ve gözlerimi saatlerce senin kapından ayırmadım. Yıllar önce olduğu gibi yine kapıdan çıkmanı bekledim. Sen çıkıp benim varlığımdan habersiz bir yöne doğru gidecektin. Ben de sessiz ve ürkek bir şekilde adeta gölge gibi ardından gelecektim. Fakat çıkmadın. Olduğum yerde öylece kalakaldım.
Seninle yeniden karşılaşabilme ihtimaliyle geldiğim bu yerde sana dair en küçük bir ize rastlayamamak çok acı. Kim bilir şimdi nerelerdesin? Sen yoksun ama ben yıllar boyu belleğimin derinliklerine bir virüs gibi yayılan ve bana sonu gelmez ıstırap veren hatıralarımla mücadele halindeyim. Keşke bir komutla zihnimde yer eden ne varsa hepsini yok edebilseydim. Belki de sen benim şu an başaramadığımı başardın, geçmişe bir sünger çektin. Şimdi taze umutlarla kendine yeni bir dünya inşa ediyorsun. Hayat bir gün beni de kurduğun o dünyaya dâhil eder mi, ne dersin?