“Nasıl ki İtalyan yazı dilinin kurucusu Dante ise, onun çağdaşı olan Yunus Emre de Türk şiir dilinin kurucusudur” Fahir İZ
Yunus Emre’yi Yunus Emre yapan ve herkesin severek okuduğu bir şair haline getiren özelliklerinin başında Türkçeye bakışı ve onu kullanış şekli gelir. Fakat bu konuda söyleyeceklerimize geçmeden önce o dönemin dil anlayışına bakmakta fayda vardır. Bilindiği gibi o dönemde ilim dili Arapça, edebiyat dili ise Farsça idi. Türkçe ise bazı beylikler ve Osmanlı’nın ilk kuruluş yıllarında kısmî olarak bir edebiyat dili idiyse de daha çok konuşma dili özelliği taşımaktaydı.
İşte, bu süreçte Türklerin Anadolu’ya yerleşme ve burada kendilerine özgü bir edebiyat kurmaları kendi ana dilleri olan Türkçe ile oldu. Bu, her şeyden önce bu dilin ana dilimiz olması açısından önem taşır. Çünkü dil, bir millet için kimliktir. Diğer yandan dini- tasavvufi düşüncenin halka ulaştırılması, ancak onların anlayabileceği bir dille olabilirdi. İşte özellikle mutasavvıflar, bunun şuurunda kimseler birer dil inşacısı olarak Türkçeyi şiirleriyle bu coğrafyada edebiyat ve medeniyetin kurucu dili haline getirdiler. Bunların başında ise Yunus Emre gelmektedir. Yunus Emre, böyle bir anlayışla Türkçe şiirler söylemenin yolunu açan bir öncü olmuştur.
Yunus Emre’nin bu anlamda yaptığı en büyük hizmet, Orta Asya Türkçesi ile Anadolu Türkçesi arasında kurduğu bağdır. Bilindiği gibi Batıya, Anadolu’ya göç eden Türkler, Anadolu Oğuzcası diyebileceğimiz bir dille konuşuyorlardı. Yunus Emre, dilini ağırlıklı olarak Oğuz Türkçesi üzerine inşa etti. Fakat bu inşada Orta Asya havzasındaki diğer Türk lehçeleri de ihmal etmedi. Özellikle Karahanlı dönemi Türkçesine önem verdi. Hem ondan hem öncekilerden diline çok sayıda kelime taşıdı. Mesela “buşu (öfke), “dütün” (duman), “gencyaz” (ilkbahar” gibi kelimeler yine “uçmak” (cennet), “tamu” (cehennem), “Çalap” (Tanrı), “yavuz” (kötü) gibi kelimeler o dönemlerin Türkçesinden Yunus’un Türkçesine geçmiş kelimelerdir. Yunus, böylece o lehçelerden de kelimeler alarak Batı Türkçesinin Doğu Türkçesi ile irtibatını sağladı. Böylece Yunus sayesinde kökleri ile de irtibatını koparma- yan bir Anadolu Türkçesi inşa edilmiş oldu. Burada şu husus da önemli görülmelidir. Yunus’un bunları yaparken derdi kavmiyetçilik manasında bir Türkçecilik değildi. Bu yüzden bir İslâm şairi olarak Türklerden önce bu dine girmiş Arap ve Farsların dillerine de bigâne kalmadı. Onlardan da kelimeler aldı. Ama bunu yaparken onlara ses ve anlam olarak Türkçenin rengini verdi. Ahmet Kartal’ın ifadesiyle Arapça Farsça kelimeler, kavramlar deyimler Yunus’un şiirlerinde sanki ebemkuşağının altından geç- mişçesine milliyet değiştirerek Türkçeleşti. Böylece İslâmiyet öncesi Türkçe ile olduğu gibi bu dillerden alınan kelimelerle de altın bir sentez gerçekleştirdi. Yunus, işte bu çabasıyla Türkçeyi Arapça ve Farsçanın ardından İslam medeniyetinin üçüncü büyük dili haline getirdi. Onu İslam medeniyetinin bu iki büyük dili seviyesine çıkarttı. Onun bu çabasıyla Türkçe, hayatın her alanında geçerlilik kazanmış ve yazılı bir dil haline gelmiştir.
Eğer Türkçe Osmanlı ile bir imparatorluk diline dönüşmüşse bunun temelinde Yunus Emre’nin payı büyük olmuştur.
Yunus Emre’nin bunu yaparken gerçekleştirdiği en büyük başarılardan biri de bu dilin din ve tasavvuf terimlerini üreten bir dile dönüşmesidir. Hatta bu durum öyle ileri bir noktaya gelmiştir ki vahdet-i vücut gibi çok zor anlaşılan bir felsefi anlayış, Yunus Türk- çesi ile kolay anlaşılır bir hale bürünmüştür. Bu durum, öncelikle Yunus Emre’nin Türkçe, Arapça ve Farsçayı çok iyi bilmesi ile açıklanabilir. Ama daha önemli bir özellik daha vardır. O da Yunus Emre’nin şair olarak dili kullanmadaki şahsî kabiliyetidir. O, bilgisini kabiliyetle birleştirerek Türkçenin anlam ve ifade kabiliyetini çokça geliştirmiştir. Bunun temelinde yatan sebeplerden biri de onun mutasavvıf bir şair olmasıdır. O bu anlayışla, hayata da insana da tabiata da kısacası her şeye çok farklı ve derinlikli bakmayı öğrendiği/bildiği için her varlık, her nesne her olay onda daha derin anlamalara bürünmüştür. Yunus Emre, bu noktada adeta bir “dil simyacısı” yahut” dil kimyacısı” olmuştur. Bu da onun bir yandan çok açık diğer yandan çok sembolik bir dili kullanması sonucunu doğurmuştur. Bu iki tutumla kelimeler, kavramlar, semboller değişime, dönüşüme uğramış ve onların anlam dünyaları Yunus’un kullanımıyla derinlik kazanmıştır. Bir başka ifade ile Yunus Emre Türkçeyi bu tutumuyla bir düşünce, felsefe diline de dönüştürmüştür. Mesela “Yunus sen bu dünyaya niye geldin?” şeklinde son derece yalın bir mısradan bir varlık felsefesi çıkarmak pekâlâ mümkün olabilmiştir. Yine o karmaşık vahdeti vücut anlayışı “Ölümden ne korkarsın/Korkma ebedi varsın ” şeklindeki iki kısa mısra ile ifade edilebilir hale gelmiştir. Aynı şekilde “İlim ilim bilmektir” mısraı ile başlayan şiiri tam anlamıyla bir bilgi felsefesini anlatan bir metin olma özelliği taşır.
Yunus Emre Türkçesine dair bu noktada eklenmesi gereken bir başka husus ise mısra, beyit yahut dörtlük yapılarında görülür. Yunus, kelime dizimini, benzetmelerini, mecazlarını öylesine planlı bir şekilde kurmuştur ki Türkçeyi zaten şiir diliyken bu özelliğini daha da perçinlemiş, güçlendirmiştir. Bu kullanımda mana sesle bütünleşmeyi başarmış, bir mısra yahut beyit bir taraftan söyleyiş ve ses olarak Türkçenin güzelliğini yansıtırken diğer yandan en derin, en girift felsefî konuların çok açık bir dille söylenmesi sağlanmıştır. Yine bu kullanışın bu şiiri besteye uygun tarza getirmesi Yunus Türk- çesi ile söylenen şiirlerin etki ve anlaşılma gücünü de daha da artırmıştır.
Yunus Emre Türkçesi, onun tasarruf ve kullanım tarzıyla aynı zamanda bir tebliğ, telkin ve eğitim diline de dönüşmüştür. Çünkü onun şiiri muhteva olarak bakıldığında din, tasavvuf, ahlâk konularında büyük bir zenginlik taşır. Din ve tasavvufa dayalı hayat ve insan dair her bilgi hem didaktik hem lirik söyleyişlerle halka tebliğ ve telkin edilmiştir. Kurumsal eğitim merkezlerinin çok da yaygın olmadığı dönemde bir şiirin böylesi bir misyonla söylenmesi elbette çok müstesna bir durumdur ve Yunus Emre bunu Türkçe ile yapmayı başarmıştır.
Türkçenin bu özelliği kazanmasında etkili olan bir husus da Yunus’un samimiyetidir. Zira söz samimi ise tesirli olur. Hz. Ali’nin söylediği gibi gönülden gelen söz gönle ulaşır, ağızdan çıkan ise kulak duvarını aşamaz. Yunus Emre Türkçesinde söz gönülden çıkan ve gönle ulaşan sözdür. İşte gönle ulaşan Yunus sözü Türkçeyi bir gönül dili haline de getirerek Anadolu’yu vahdet (birlik) fikri etrafında birleşip bütünleştirmiştir. Böylece ortaya sadece bir dilin, edebiyatın inşası çıkmamış bir milletin inşası da çıkmış, Yunus Emre, böylece bir millet inşacısı vasfı da kazanmıştır. Bu, Yunus Emre sayesinde Türkçenin kazandığı başka bir zaferdir.
Bütün bunlardan da anlaşılacağı gibi Yunus Emre Türkçeyi bir şiir, edebiyat, felsefe ve tefekkür dili haline getirmeyi başarmış çok özel bir isimdir. Bugün onca müdahaleye rağmen Türkçe diye bir dil, Türk diye millet ve Türkiye diye bir ülke varsa bunu çok büyük ölçüde Yunus Emre’ye borçluyuz.