Oblomov’u Atalete Mahkûm Eden Asalet -yeni ile eski arasında sıkışmak-

Büyük sanat eserlerinin önemli özelliklerin­den biri de tarihin keskin dönüşler yaptığı kırılma anlarını yansıtmaktır. Bu kırılma dönemlerinde insan, hayat, toplum, devlet, gelenek algı, anlam ve ilişkileri, köklü deği­şime uğrar. Anlayışlar, inanışlar, yorumlar, beğeniler, istekler hep değişmiştir. Değişimi kavrayamayan zihin gerçekçi, kuşatıcı bir söylem de eylem de eleştiri de ortaya koya­maz. İşte bu noktada ben Gonçarov’un Ob- lomov’unu, yazarın en azından sonuçlarına tanıklık ettiği keskin, köklü dönüşümün ruhî, içtimai analiz ve ifadesi olarak de­ğerlendiriyorum. ‘Yaşamaya üşenen adam’ diye nitelendirdiğim Oblomov’un dünya ve çalışma için kılını bile kıpırdatmaya tenez­zül etmeyen daha doğrusu istek duymayan tutumu, okuru, içinde yazıklanma barındı­ran bir gülüşe sevk edebilir. Biz kimilerinin aylak diye tanımladığı o tembel tipten hoş­lanmış da olabiliriz. Belki çoğumuz alttan alta yapılan gizli telkinle çalışmanın öne­mine işaret edildiğini de düşünebilir. Bun­da haksız da sayılmaz. Genel akış ve iklimi itibariyle roman bize ne hoş zamanlar yaşat­maktadır. Böyle mi, bu kadar mı?

Evvela Oblomov’u aylak olarak nitelemeyi, üzerinde fazla düşünülmeden işin içinden kolayca sıyrılma yolu olarak görüyorum. Oblomov aylak değil, tembeldir; esaslı bir tembel! Tembellik nesiller boyu tevarüs eden karakter niteliği ile genetik bir mahiyet kazanmış gibidir onun benliğinde. Hele kol ve kas gücü gerektiren çalışma uğraşına kar­şı ne yeteneği, ne istidadı, doğallıkla ne de isteği vardır. “Düşünme ve isteme gücü çok­tan ve belki de umutsuz olarak felce uğra­mıştı” (Gonçarov, Oblomov, s.115) Yani tem­bellik adeta onun bir türlü değiştiremediği hilkatidir. Oysa aylaklıkta durum farklıdır. Aylak çalışma gücü, kapasitesi, imkânı hat­ta yeteneği olduğu halde boş vermiş, daha çok da sorumsuz, başıboş, asalak yaşama biçimini ifade eder. Bu izaha, aylak tanımla­ması veya yakıştırmasıyla Oblomov çözüm­lemesine baştan yanlış başlandığı kanaatim sebebiyle gerek duydum. D. Mehmet Doğan sözlüğü aylak kelimesine “Boş gezen, işsiz, güçsüz, avare, serseri” karşılığını veriyor. İngiltere’de “1531 tarihli yasa aylağı (idle) şöyle tanımlıyordu: Bedensel eksikliği veya özrü bulunmayan, çalışmaya muktedir, toprağı ve efendisi olmayan, geçimini sağla­yabileceği yasal herhangi bir malı, zanaatı ya da hikmeti olmayan erkek ve kadınlar.”(1)

Oysa Oblomov böyle bir aylak veya asalak olmadığı gibi sahibi olduğu mülkleri, ge­çimlerini sağladığı uşakları, kâhyası, köylü­leri vardır. Geniş toprak sahibi asil bir aile­nin son varisidir. Toprakları ve köyleri kendi isimleriyle anılır; Oblomovka. Petersburg’a gelmiş, bir süre memuriyet yapmış olsa da onu da beceremeyerek malikânesine ka­panmış biridir. Yüzyıllardır süren feodal aile ilişkileri ve yaşam geleneğini sürdürür. Sürdürür ama dünya değişmiş, şehirleşme ve sanayileşmeyle hızlanan süreçte hayatın, insanın dayandığı değer kodları, anlam te­melleri kökten değişmiş, kapitalist, burju­va, proleterya gibi yeni sınıflar hayatın yeni biçimini belirler olmuştur. Değişen üretim şekli, yoğunluğu, para, kâr, kazanç anlayı­şı, hayat tarzları da dâhil eski alışkanlıklar yerle bir olmuştur. Kapitalist burjuva, sa­nayi üretimi ve ticaret gücüyle sınırsız zen­ginleşir itibar kazanırken, toprağa dayalı üretimleri ancak yaşamalarına yeten, zaten bu ‘yeterlilik'(kanaat) ahlakıyla yaşayan fe­odal beyler hem yoksullaşır hem de itibar kaybederler. Eski durumu sürdüremez, yeni duruma adapte olamazlar. Oblomov işte bu sarsıntıya bir yerinden fena yakalanmış, ne yapacağını bilememenin şaşkın sıkışıklığı içinde çaresiz, çözümsüz, çıkışsızdır. Adeta enkaz altında ve karmakarışık kafayla şaş­kındır; hayatta kalma mücadelesi vermekte ancak çıkış için bir yol da bulamamaktadır. Esasen zihnen hazır değildir, daha doğrusu hazır olamamaktadır. Hayat ve insan telak­kisi kalıcı yaşantıya ve alışkanlığa dönüş­müş kültür yenidünyayı anlamayı neredey­se imkânsız hale getirmiştir. “-Bu hayatta sevmediğin şey ne? Onu söyle. -Her şey; durmadan öteye beriye koşmalar, küçük ihtiras oyunları, hele de açgözlülükler, reka­betler, dedikodular, birbirine çelme atmalar. Konuşmalarını dinledikçe insan budalalaşı- yor. İlk bakışta zeki adamlar sanırsın, yüzle­rinde ciddilik okunur, ama bütün söyledik­leri şu biçim şeyler: “falanca veya filanca, bilmem ne satın aldı, bilmem neresini ki­raladı… Ya da falanca dün akşam kulüpte müthiş para kaybetti, bir başkası üçyüzbin kazandı. İllallah bunlardan.” (Oblomov, s.213,214) Romanda Oblomov’un yeni ha­yata, yeni insanın tutkularına, amaçlarına, tarzına uyumsuzluğunu, onlardan hoşlan­mayan zamanın sakin, durgun akmasını ar­zulayan, telaşsızlık, sakinlik özlemini ifade eden onlarca söz ve sahne vardır. Oblomov kültür, uygarlık boyutunda cereyan eden değişimin ağırlığını kaldıramaz. Bir kişiye kötü dileklerin ifade edildiği bir Çin atasözü ne diyordu? “Tanrı seni değişim dönemle­rinde yaşatsın” O zamanlarda daha doğrusu değişimin kesifleştiği, keskinleştiği zaman­larda yaşamak çok zordur. Allah esirgesin! Bu ifadelerimiz, romanın anlam derinliğini çözümlemek için bizim yorum ve yaklaşım­larımız.

Romanda yeni dünyanın ayrımında olan kahramanımız Oblomov’un arkadaşı olan Ştols’dur. Ştols tembel, son derece üşengen, hayata ve çalışmaya karşı heyecansız Oblo- mov tipinin tam karşı bir karakteri temsil eder. “Ştolts, Oblomov’la nasıl dost olabil­mişti? Oblomov ki, bütün varlığı ile Ştolts’a karşı bir isyandı. Artık anlamaya başlıyoruz ki karşıtlık bir sevgi yaratmıyorsa bile ona hiç de engel olmuyor.”(Oblomov, s.201) Ça­lışkan, canlı, isteklidir; sorunların çözümü için uğraşır, atılgandır, girişimcidir. Ştols’un Paris bağlantısı da ayrıca düşünülmeye de­ğer bir husustur. Bu yönüyle Ştols dünyacı anlayışı, dinamizmi, hareketliliği ile Av­rupalı modern insanı temsil eder. Belki de Gonçerov bu yolla atalet içinde, miskin Rus insanına dönemin dünyayı etkisi altına alan ilerlemeci anlayışa uygun olarak çalışmayı tembih ve telkin etmektedir. Roman asıl öne­mini işte gerçek dünyanın bu gelişmesi kar­şısında almaktadır. Düşünün ki, o zamanlar bütün bir Batıda korkunç bir çalışma devri­mi ve dönemi başlamıştır. Çılgın bir üretim yarışı vardır. Batı sınırlarına sığmamakta­dır. Bunun sonucu hızla değişen dünyayla birlikte, anlayışı, zevkleri, istekleri, yaşama biçimleri ile insan ve dünyası da değişmek­tedir. Bana sorarsanız toprağa dayalı feo­daliteden sanayi üretimine dayalı modern kapitalist dünyaya geçiş süreci, çalışma hayatı, işçi ve burjuva gibi yeni kavramlar üzerinden iyi anlaşılmaksızın, sadece Ob- lomov değil, edebiyat ve düşünce tarihi, ne doğru anlaşılabilir ne doğru yorumlanabilir. Bütün bunları söylememize, tahlilin hangi zeminde yapılması gerektiğine dikkat çeki­yor olsak da, modern dünyanın zihnimizi koşullandırdığı değer ve alışkanlıkları aşa­mıyoruz. Aşamadığımız için de bu romanda olduğu gibi birçok eserin derinliğine vakıf olamıyoruz. Konumuz bağlamında örnek vereyim; ‘Çalışmayana ekmek yok’ katılığı­nın neredeyse ekonominin temel prensipleri arasında sayıldığı bir dünyaya, çalışmanın bir dönem aşağılık bir iş, çoğu zaman gü­nah addedildiğini, hele kol ve kas işçiliğinin asalete uymadığını, insanların kazanmak için değil ihtiyacı karşılamak için (yeterlilik/ kanaat) ve ihtiyacı kadar çalıştığı bilgilerini insanlar tuhaf, garip karşılayacaklardır.

Daha iyi anlatma ve anlaşılma arzusuyla ko­nuyu kısmen genişletmeme izin verin: Batı dillerinde çalışma anlamına gelen “travail”, Latince işkence aleti olan “tripalium”dan tü­remiştir. Yine Romalıların çalışma için kul­landıkları “labour” (ya da labor) sözcüğü de, “zahmet”, “yorgunluk”, “acı”, “ıstırap” gibi çağrışımlara sahiptir. Yani çalışmak bir tür ceza olarak görülmektedir. Öte yandan “çalışma” düşünürler arasında özellikle Antik çağda kölelere özgü “aşağılık” bir uğraş ola­rak değerlendirilmiştir. Çalışmak bir efen­dinin buyruğu altında var olmanın mecburî faaliyetidir. Köleler mecbur varlıklar olduğu için çalışmak zorundadır. Asaletleri özgür­lüğe, özgürlüklerini mecbur olmamaya is­nat eden efendiler ise çalışmazlar. Çalışmak, efendilerin kendilerine yakıştıramadıkları alçaltıcı bir uğraş sayılmıştır. Antik çağda filozoflar birçok konuda ihtilaf halinde ol­malarına rağmen, çalışmanın kölelere özgü aşağılık bir iş olduğu konusunda ittifak et­mişlerdir. Çalışmak efendilerin işi değildir. Romalılar ise Antik çağ düşünürlerine göre çalışmak konusunda nispeten daha ılımlı görünseler bile özünde, onlarda da modern çağa özgü çalışma düzenine yönelik olumlu tutum mevcut değildir. Bütün soylu kişiler geçimlerini sağlamak için, yasal olarak kö­lelere özgü hiç bir “aşağılık iş” (meslekleri bile böyle tanımlıyorlardı) yapmak zorunda kalmıyorlardı.(2)

Emeğin sömürülmesiyle yaşatılan antik top­lum, elleriyle çalışan köleler üzerinden yük- selmiştir.(3) Hıristiyanlık bu antik kültürü kendi inanç ve ideallerine uyumsuz görme­diği gibi, yüzünü tanrıya dönmeyi dünya­yı geriye itmeyle mümkün gören kurtuluş anlayışının zeminini oluşturdu. Özellikle Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde çalışmaya hiç sıcak bakılmazdı.(4) “Çalışmayı sevmek! Ne kadar da çok iş var dünyada, dolap bey­girinin işinden bir farkı olmayan!”(5) “Ça­lışmak! Peki, ne için? Daha fazla çalışmak için mi çalışmalı? Tüketmek için üretmek ve üretmek için tüketmek mi, hayvanların kısır döngüsünde? İşte toplumsal sorunun özü budur.”(6) Bütün mahlûkatın rızkının yaratıldığı dünyada rızık peşinde koşma­nın anlaşılır bir durum olmadığına inanıl­dı. O nedenle geçim dert edilmemelidir. Zaten “Bugünün derdi bugüne yeter” den­miyor muydu?(Matta:(6:34). “Yeryüzünde kendinize hazineler biriktirmeyin. Burada güve ve pas onları yiyip bitirir, hırsızlar da girip çalarlar. Bunun yerine kendinize gökte hazineler biriktirin. Orada ne güve ne pas onları yiyip bitirir, ne de hırsızlar girip ça­lar. Hazineniz neredeyse, yüreğiniz de ora­da olacaktır.”(Matta 6:19-21) İnsanın ancak emeğiyle geçineceği veya geçinmesi gerek­tiği ancak 13. Yüzyıl Avrupa’sında yaygınlık kazandı.(7) Bu sürecin tarihsel dayanak ve gerekçelerinin nasıl oluştuğu ayrı, ilginç bir bahistir. Nasip tevekkülüyle ‘yeterli görme’ veya bulduğuyla yetinip şükretme anlayışı öncelik sırasından kaynaklanıyordu elbet­te. En önemli amaç karnı doldurmak de­ğil ruhu doyurmak olunca birinci öncelik tanrıya kulluk ve ibadet olmaktadır doğal olarak. Bütün ilişki ve işleyiş insanın tanrı­sına ve kendisine daha fazla zaman ayarla­masına ayarlı ilerler. Zamanınızı ona tevcih ve teksif etmişseniz ne mutludur size. Sizi ondan, alıkoyacak daha düz söyleyişle size onu unutturacak hiçbir şey değerli olamaz, önemli değildir.

Değindiğimiz sebeplerle Kapitalizmin yer­leşmeye başladığı ilk dönemde daha az ça­lışmak, daha çok kazanmaktan daha cazip­tir. “Kapitalizm öncesi insanlarda amaç her şeyden önce rahat yaşamaktır. Kazanca ve paraya ayarlı, duyarlı bir hayat söz konu­su değildir. Gerçekten ancak paraya ihtiyaç duydukları zaman çalışmaktadırlar. Haki­katen para kazanma aşkıyla yanıp tutuşan insanlarla karşılaşmak mümkün gözükme- mektedir.”(8) İnsan doğal olarak para ve daha fazla para kazanmak için çalışmayı, üstelik durmak nedir bilmeksizin çalışma­yı anlamsız ve saçma bulur. “Tersine sade­ce yaşamaya, alıştığı biçimde yaşamaya ve bunun için gerekeni kazanmaya alışıktır.” “halk yalnızca fakir olduğu için ve fakir ol­duğu sürece çalışır.”(9)

Şehirleşme, Rönesans ve sanayileşmeyle bir­likte Avrupa, dünya görüşü, kültür, inanç değer ve dayanaklarını kökünden sarsma­ya başladı. Yeni iktisat düzeninin sermaye, kâr, para, birikim, kazanç, üretim, pazarla­ma gibi kavramları eskinin kanaat, ihtiyaç, mübadele gibi kavramlarına hiç uymuyor­du. Bu sarsıntı ve savrulma iktisadî sınırlar ve ilkelerle açıklanamayacak kadar amorf, anlaşılmaz gözüküyordu. Kapitalizm önce­si ekonominin doğasını herkesten iyi kav­ramış olan Aristo, doğal gereksinmelerin ötesine geçen bir sermaye sahibi olmanın ekonomik etkinlikle uyuşmadığını düşün­mektedir. “Parasal zenginlik kesinlikle eko­nomik amaçlara hizmet etmez. Bu yalnızca ‘ahlâk ve ekonomi dışı’ alanlarda kullanılan bir şeydir. Her ekonominin sınırları ve bir ölçüsü vardır. Servet edinmek bu ikisinin de dışında kalan bir şeydir.”(10) 17. yüzyılda bir taraftan para kazanmaya teşvik edilen yeni çalışma düzeni yaygınlaşırken, diğer yandan birçok geleneksel topluluklar ka­dim değerlerden hareketle gidişatı eleştiri­yorlardı: “İnsanların yaşamını yalnızca para kazanmak gibi başkalarının zararına sayıla­bilecek, tamamen anlamsız meşguliyetlerle harcamasını hoş görebilmek ve saygı duya­bilmek mümkün müdür? Bizim hoşça vakit geçirmemizi sağlayacak bunlardan daha te­miz ve soylu uğraşlar yok mudur?”(11)

Çalışmak Batıda, hususen de kapitalist us­sallaştırma diye tabir edilen süreçte varo- luşsal bir değer ve amaç olarak görülebilir, görülmüştür. Feodal dönemde kişi miras yoluyla zengin oluyordu. Zenginlik de asa­let de miras yoluyla tevarüs ediyordu. Var­lıklı kesimler için ekmeklerini kazanma, dolayısıyla çalışma derdi olmaksızın endişesiz rahat yaşamak, adeta tabiatın hilkat yasası olarak nesiller boyu temellük edilmiş
bir haktı. Kapitalist dönemde ise kazanç, akıl, sermaye ve emek örgütlenmesiyle elde edilen (zaman içinde lortlardan burjuvaya el değiştiren) değerdir. Bu örgütlenmenin kendi kültür ve dünyasını sürekli gelişerek, çoğalarak büyütmesi karşısında, feodal de­ğerler eridi, küçüldü, giderek hükümsüz kaldı. Çalışmak asil insanların yapacağı iş değildi; bir şekilde çalışmak asalete gölge düşürmek, aşağılanmak gibi addedilmişti evet ama asiller de hepten boş durmazlardı. Onlar da ruh ve zihin gücü ile çalışır. Elbette yönetimden ticarete, ilmî çalışmalardan sa­nata kadar öncelikle poetika ve politika, asil veya seçkin insanlara has bir uğraştı. Yani alt kademelerde dünya işleri tıkır tıkır işlerken bu sınıf da üst katta hayatın, insanın anlamı ile hakikat ve güzelliğin ne olduğu gibi me­selelerle uğraşırlardı. “Boyuna hayatına bir yol çizmeye çalışıyordu. Bu hayat, haklı ola­rak ona okuduğu kitaplardan, edindiği bil­gilerden çok daha zengin bir bilgelik ve şiir kaynağı gibi görünüyordu.”(Oblomov, s.76) “Yüksek düşüncelerin zevkine varmıştı; insanlığın dertlerine ortak olmuştu.”(s.78) “Sabah olur; hayat yeniden gelir; heyecan­lar, hayaller dirilirdi. İlya İlyiç bazen kendi­ni, değil Napolyon’un Yeruslan Lazareviç’in bile eline su dökemeyeceği yenilmez bir ci­hangir olarak görmekten hoşlanırdı.”(s.79) İnsanın mücerret âlemde değeri müşahhas mevkii ile de uyum içinde olmalı örtüşme- liydi. Olur da bir sebeple imkân ve zengin­liklerini kaybeden asiller çalışmak mecbu­riyetinde kalırlarsa, bunu utanç verici bir aşağılanma sayarlardı. İşte asıl trajedi bu­dur, buydu?

Burjuva-iktidar ilişkisinin egemenlik kurdu­ğu dünyada kapitalist sanayi üretimi ihtiyaç duyduğu kol gücünü kölelerden temin et­mek zorundaydı. Bu işkenceye ancak onlar dayanabilirdi. İyi de efendiler de köleler de hayatlarından gayet memnundular. İşi en ağır olan köle sonuçta 24 saat ailesiyle bir­likte, kendi köyünde, kültür ortamında alt tarafı bir bahçeye bakıyor, ekiyor, buduyor, hasat ediyordu. Veya üç beş hayvanı hadi diyelim ki bir sürüyü güdüyordu. Onları yaylıma sürer, sular, sağar, yünlerini kırpar falan. Bu arada topraktan, hayvanlardan bol bol doğal gıda ile besleniyordu. “şehrin gü­rültüsü ne berbat şey! Özlediğim cennete ne zaman kavuşacağım? Ne zaman doğduğum kırlara, ormanlara kavuşacağım? Bir ağacın altında otlar üstünde yatıp, yaprakların ara­sından güneşe bakmak, dallara konan kuş­ları saymak isteği içine doldu.”(Oblomov, s.92.) Kim ne derse desin efendi köle hemen hepsi Oblomov’un özlemindeki gibi dingin yaşıyordu. Peki ya yeni dönemde işçiler? İşçilik öyle miydi ya? Özellikle ilk zaman­larda günde 15-16 saat hiç durmadan yerin kaç yüz metre altında maden çıkarmak, üre­tim bantlarında inip kalkan makine kolları­nın, yorulmaksızın dönen çarkların hızına yetişmek tam bir cehennem azabıydı. Bir dönem insan ömrü ortalama 39 yaşa kadar inecekti. Bu zulmü kimse gönüllü kabul et­mediği, etmeyeceği, edenlerin de ossaat vaz geçtikleri için bir yasa çıkarıldı. İlerlemeci, seküler düzenbazlar bunu hak ve özgürlük yasası olarak yutturmaya çalıştılar. Hâlâ aynı lakırdıya devam ediyorlar. Köleliğin Kaldırılması Yasası! Yani kölelik, sanayide istihdam edilecek ucuz iş gücü temin etmek için kaldırılmıştır. Yasanın çıkmasıyla bütün Londra, Manchester, Paris sokaklarını baş­tan sona dolduran ve çoğu dilenerek geçin­mek zorunda kalan aylak takımıyla dolmuş; dehşet yoğunlukta bir nüfus patlamasıyla birlikte adi suçlar korkunç düzeyde yaygın­laşmıştır. Yaşama içgüdüsü ile bir lokmaya muhtaç ve mecbur edilen bu kitle fabrikala­ra işgücü olmuştur. Bu da yetmeyince kadın ve çocuk istihdamına gidilmiş beş yaşındaki çocuklar bile çalışmak zorunda bırakılmış­tır. Daha fazla kazanmak için 8-10 yaşında çocuklar bile günde 12-13 saat zor şartlarda çalıştırıldılar.(12) Kadınların çalışma koşul ve süreleri daha berbattı. Bu çalışma düzeni tam bir işkencedir.(13)

Maddi çıkar ve doyumda sınır tanımayan sefih insanın amaç ve ihtiyaçlarını karşılama esası üzerine tanzim edilmiş kapitalizm, hiç­bir insanî ilke ve değer tanımaksızın işledi. İmalatın endüstrileşmesi, endüstrinin mo­dernleşmesi ile başlayan çalışma, insana so­luk aldırmayan çılgın çalışma düzeni, hayatı da insanî değerleri de allak bullak etmiştir. “Sanayi devrimi yaşamları şekillendirdi, hat­ta ruhları tüketti.”(14) Kapitalizmin yerleş­mesi din, iman, ahlâk, duygu, vicdan, etik, estetik, aile, toplum gibi mücerret değerlerin yok edilmesine, olmadı zayıflamasına bağlı idi. Kapitalizmin güçlenmesi bu değerleri zayıflattı. Bu değerler zayıflayınca Kapita­lizm güçlendi; insanı daha fazla sömürdü, sömürmektedir.

Gonçarov’un Oblomov romanı bu tarihi yaşanmışlıklar bilinerek değerlendirilirse daha doğru anlaşılmış olur. Sonuç olarak Oblomov, toprağa dayalı asaletinin, o asale­tin gerekli kıldığı ahlak ve anlayışın hükmü kalmamış, alım gücü düşmüş, hayat kalitesi azalmış ve fakat yeni dünyaya da ayak uy­duramamanın fikri, fiili sıkışmışlığını, çare­siz, çıkışsız yaşayan bir kişidir.

Gonçarov Allah sana rahmet etsin. Estetik dünyamıza derin, tarihsel, sosyal, psikolo­jik ince esprileriyle muhteşem bir eser ka­zandırdın. Tarihsel ayrıştırmalarla anlama çabamızı öne aldığımızdan, anlatı ve hikâye odaklı roman tahlilini ihmal ettik. Olsun, bi­zim ihmal ettiğimizi birçokları fazlasıyla ya­pıyor. Ben eserin anlam dünyasında gözden kaçırılmaması gereken asıl noktaya işaret etmeyi amaçladım. Bunu yaptım.

1. Zygmunt Bauman, Yasa Koyucular ile Yorumcular, 2.bas, s.56, çev. Kemal Atakay, Metis yay, İst. 2003.

2. Veysel Bozkurt, Prütanizmden Hedonizme Yeni Çalışma Etiği, s.15-18, Alesta yay, Bursa 2000., Ay­rıca bkz. Fernando Savater, Gençlerle Politika Üze­rine, -Özellikle ‘Dünyanın Zenginlikleri’ bölümü, s.93-112, çev. Şaban Karadeniz, 2. bas, İletişim yay, İst.2010.

3. Jacques Le Goff, Ortaçağda Entelektüeller, çev. M. Ali Kılıçbay, 2.bas, s.145, Ayrıntı yay, ist. 2006.

4. Alain de Botton, Görmek ve Fark Etmek, s.54, çev. Ayşe Ece, , Ahu Sıla Bayer, Ahu Antmen, Sel yay, 3. bas. İst. 2008.

5. Miguel de Unamuno, Günlükler, s.27, çev. A. Burak Zeybek, 2. bas, Sel yay, İst. 2013

6. Miguel de Unamuno, age, s.28,

7. Jacques Le Goff, age, s.140.

8. Verner Sombart, Burjuva, s.28, çev. Oğuz Adanır, Doğubatı yay, Ankara 2008.

9. Max Weber, Protestan Ahlâkı ve Kapitalizmin Ruhu, s. 53, çev. Zeynep Aruoba, 2. bas, İst.1997.

10. Verner Sombart, age, s.26, çev

11. Verner Sombart, age, s.145,

12. Bertrand Russell, Aylaklığa Övgü, s.15, çev. Mete Engin, Cem yay, İst. 2013.

13. Kendi payıma, ziyadesiyle kaynak bolluğu olan bu konuları gözyaşlarıma hakim olamayarak oku­muşumdur. Yeri gelmişken söyleyeyim; insanı bu işkenceye razı etme yolunda, Marksizm, kapita­lizme can simidi olmuştur. Ruhundan soyulmuş, soyutlanmış insanın emeğini kutsallaştırmak, yani o çekilen çileyi emekçiye hoş göstermek aslın­da kapitalizm için sürdürülebilir bir çıkış imkânı sağlamıştır. Emek, işçi, proletarya üzerinden bir hayat ve dünya yorumu piyasaya sürüldü. İnanç, din, ahlâk, vicdan tanımayan, insanı sadece yediği, içtiği ile yaşadığı mekânlarla sınırlayan yaklaşım, hangi temel tasavvur noktasında kapitalizmden ayrışır? Kapitalizm insanları özgürleştirme yalanı ile tarihin hiçbir döneminde görülmedik zorlukta köleleştirmiştir. Marksizm ise insanlara köleliği sevdirmeye özgürlük demiş, insanın içine düşü­rüldüğü sefil trajedi, bir yığın zihin gurultusuyla allanıp pullanarak kutsanmıştır. Her iki sistem de insanın özünü kurutmada birbiriyle yarış halinde olmuştur. Bu iki sistem asla birbirine karşı ve alter­natif değildir, olmamıştır.

14. Peter N. Stearns, Dünya Tarihinde Sanayi Devrimi, s.381, çev. Nurdan Soysal, Say yay, İst. 2021

Bu yazıyı paylaşın