“Her şey insanla güzel… Anlamlı, değerli…”
Bunu boş odanın ortasında dikilirken mırıldanıyor. Oda, yıllar sonra hatırlanınca, üzüntüyle artık pek bir şey ifade etmediği fark edilen anılar gibi uzak. Yine de hala bir bağ var burayla arasında. Yok saymak istediği ama beceremediği, birazcık eşelese kökünün sapasağlam olduğunu itiraf etmek zorunda kalacağı bir bağ…
Hayır, uzak falan değil, kimi kandırıyor. Evet, bu oda – ve ev – eskiden, sevdikleri yaşarken, göz alıcı bir neşeyle parıldardı. Şimdi o insanların yokluklarının ve onca yılın ağırlığıyla kararmış olsa da, bu karanlıkta bile kendinden bir şeyler buluyor Kerim ve evi böyle de seviyor.
Gözlerini duygularından ayırıp etrafta gezdirmeyi başarınca karşısındaki perdesiz pencereyi fark ediyor. Dışarıda küçük, meraklı bir kalabalık… Pencereye doğru iki adım atıyor. Elini pencerenin tahta doğramasında gezdiriyor. Beyaz boya yer yer dökülmüş. Ferhunde ne kadar istemişti şunları plastiğe çevirmeyi. “ Olmaz.” demişti Kerim. Dörtnala koşan hırçın zamanı değişmeyerek, gücünün yettiğince çevresindeki hiçbir şeyin de değişmesine izin vermeyerek dizginleyebileceğini sanmıştı. “ Keşke değiştirseydim.” diye iç geçirdi. Karısının uysallıkla, çekingenlikle sarmalanmış yakınmaları geldi hatrına.
Zamana hükmedemeyeceğini çocuklar büyüdükçe, kendisi de yavaş yavaş dinçliğini kaybettikçe fark etmiş fakat onunla – bir umut – inatlaşmayı sürdürmüştü. Gol yememek için savunma yapan, berabereliğe razı takımlara öykünüp bırakmamıştı mücadeleyi.
Yedi yıl önce Ferhunde’ye ebediyen veda ettiğinde inadı kökünden kırılmıştı.
Karşıdaki kalabalığın merakla kendisini izlediğini görünce pencerenin önünden çekiliyor. Çekilirken hemen karşısında kırk yıl önceki halinin yansımasını gördüğü zannına kapılıyor. Duraklıyor. Dikkatle bakıyor. Evet, gençliği, öfkesini belli etmekten çekinmeyerek gözlerini Kerim’e dikmiş, tahammülsüzlük akan duruşuyla dikiliyor.
Bu yansımada bir hata var. Yansımadaki öfke Kerim’in semtine hiçbir zaman uğramadı. O hep ölçülü olmanın erdemine inandı. Susarak karşı koydu düşmanlarına, yokluğa, hayata… Öfkenin ayıplandığı atasözlerini öğüt belledi. Şimdi karşısında gördüğü yansıma olsa olsa Kerim’in başarısız, kötücül bir kopyası olabilir.
“Kumarbaz.” diye tıslar gibi fısıldıyor. Bir an sonra yüzü kızarıyor. Öfkeden değil, biraz önceki anlık hiddetinden duyduğu utançtan… Babasının kendisine hiçbir zaman kırıcı bir söz söylemediğini hatırlıyor. “Ben de onu kırmamak için uğraşırdım ama… Benim yerimde olsaydı…”
Baba deyince yerine getiremediği, küçük bir son dilek burkuyor yüreğini. Sağ tarafına bakıyor. Divan oradaydı. Son bir ay orada öylece yatmıştı babası. Doktorlar ecelin geldiğine hükmetmiş, iki hafta hastanede tuttuktan sonra taburcu etmişlerdi. Kerim, kimseye söyleyememişti doktorların sözlerini. Sakladığı sırrın ağırlığıyla günden güne eğilmiş, iki büklüm olmuştu ruhu.
Aslında Ferhunde, akrabalar, komşular hatta çocuklar, durumun farkındaydılar da Kerim’i sıkıştırıp üzmek istemiyorlardı sanki. Kerim, annesinin yokluğuna daha alışamamışken şimdi de babasını hem de yavaş yavaş kaybediyordu. Kırk beş yaşındaydı fakat öksüzlük, yetimlik her yaşta aynı kuvvetle yükleniyordu insanın üstüne.
Babası ölmeden birkaç gün önce “Bahçeye…” demişti yutkunarak. “Beni bahçeye gömün.”
Bu, günlük ihtiyaçlarını karşılamak için söylediklerinin dışında, son sözü olmuştu.
Şimdi iş makinalarının durduğu yerde babasının mezarı olmalıydı. Ama babası, köyün mezarlığında, karısının mezarının yanı başındaydı. Kerim, onu bahçeye defnetmeye cesaret edememişti. O zamanlar yeni yeni kavramaya başladığı üzere, günü gelince zaman insanları yok ettiği gibi burayı da yok edebilirdi. Kerim ölüp ev sahipsiz kalınca, bahçedeki mezarın hali ne olacaktı? Geride kalanlar babasına gerekli saygıyı, ilgiyi gösterecek miydi? Zamanın – istisnai saygısızlıkları dışarıda tutulursa – mezarlıklara karşı bir nebze de olsa hürmeti vardı.
“Hadi baba, adamlar seni bekliyor. Çık da başlasınlar işlerine.”
Kerim, sesi küçümsemeyle kaplanmış yansımasına bakıyor. “ Kumar borcu…” derken merhamet dilenen ses sanki bu değil. Bu sesin sahibinden “Bizde kalırsın artık.” derkenki samimiyetinde ciddi olması da beklenemez.
Zamanın – uzun süredir korktuğu gibi – mücadeleyi ezici bir üstünlükle kazanmasına ve bunu oğlunun yardımıyla yapmasına içerleyerek, oğlunun yüzüne bakmadan, omuzlarına çöken yalnızlığı kalan son gayretiyle yüklenip evden çıkıyor.
Aynı anda sabırsız iş makinalarından biri, yok etmeye aç homurtusuyla çalışmaya başlıyor.