Zaman, her şeyi ve herkesi eskiterek dai­ma genç kalandır.

Öyle bir fenomendir ki; ne bütün boyut­larıyla tanımlanabilir ne de tam olarak ta­nımsızdır. İçinde bulunduğumuz ruh ha­line göre kısalır veya uzar. “Gün olur asra bedel” gün olur saate eşdeğerdir. Biz onu ölçmek için her duvara bir saat asar, her kolda bir saat taşırız. Lakin o yalnız kendi bildiği gibi geçer. Kime sorsanız farklıdır. Rengi, kokusu ve ritmi daima kendince- dir.

Zaman, aynasıdır insanlığın. Bazen parlak ve cilalı, bazen kırık, keskin ve paslı.

Filistin’de karardı ay, güneş çoktan tası ta­rağı toplayıp çekildi arşın en âlâsına. Or­tadoğu, yaralı bir ceylan koşmasıdır artık. Ağır aksak, düştü düşecek haritanın en karanlık noktasına. Ellerimiz kirli, göz­lerimiz buğulu bir ayna. Ne hakikati gö­rebiliyoruz ne hikâyeyi. Bütün rivayetler eksik, bütün varidatlar şüpheli. Umudu­muz “acaba kurşunu”yla delik deşik! Sen ve ben, biz ve onlar ve ötekiler kim? Bu kırık ve paslı hançeri elimize tutuşturan kim? Hangi zaman doğru, sabırsız mıyız? Yoksa sabrımızın bir kemik gibi battığı bir zamanda mıyız? Kim, kime ne zaman ne diyecek? Zamana mı bırakalım kaldıysa şayet zamanımız.

Delikanlılık çağımızdaki zaman başka mıydı, yoksa sadece bir yanılsama mıydı? Peşinde koştuğumuz idealler mi eskidi, biz mi? Sahi ideal olan eskir mi? O halde eskiyen biz miyiz? Ne idealler eskidi ne zaman. Ah biz! Sonsuz arzuların çocuk­ları biz. İşte gelip geçiyor zamanımız. Ne bıraktık geriye yahut ne götüreceğimiz heybemizde.

Zaman, yelkovansız da geçiyor akrepsiz de. Bütün saatleri durdursak da takvim­leri yasaklasak da. Tanpınar gibi, “ne içinde ne de büsbütün dışında” da olsanız geçiyor. Yekpare bir andır zaman. Yüzyıl, çağ, gün ay hafta. ne fark eder ki, hangi adı verirseniz verin geçiyor.

Farkında mısınız bilmiyorum ama galiba en çok mevsimlere yakışıyor zaman. Kim buldu bilmiyorum ancak mevsimler, za­manı gösteren tek gerçektir bence. Mesela sonbahar eşsiz bir mevsimdir. Yaprakla­rın renk değişimi, akşam güneşinin gölge oyunları, bitişin ve tükenişin ve bahara olan inancın ve var olmanın bütün felse­fesini sonbaharda görmek mümkündür. Sanatçının fırçası öyle bir dokunur ki, bütün sorular sorunsuz bir cevaba evrilir bir anda. Susmaların hatta konuşmaların en güzel mevsimidir. Eylül, bir ay adı ol­maktan çok, bir ruh halinin yansımasıdır. Ekim, yaprakların; Kasım, namütenahi düşüncelerin ayıdır. Şiire vurgundur son­bahar. Kış, acı bir hatıradır dudaklarda çoğu zaman. Aralık’sız bir griliktir hava. Ocak tütmeyince beyaz bir yalandır kış. Şubat, veremli bir bekleyiştir; bahara çıkıp çıkmayacağı belli olmayan. Sahi hangi ayda çıkmıştı Ay Vakti? Ben ilk yazımı ne zaman yazmıştım? Kaç yıl geçti üstünden? Kaç okurun gözlerini öptü söz­lerim? Kaç okur, kaç okumaz geçti haya­tımızdan?

Zaman, haylaz çocuğu ömrün… hele bir neşesiyle gelsin, yaşın kaç olursa olsun raksa kaldırır bütün fanileri… Göze fer, dize derman olur zaman…
Ahh zaman!

Bu yazıyı paylaşın