Gün ikindiye yaklaşıyor. Gökyüzü bulutlu ve sonbahar ağaçlarda asılı. Gürültüyle akıp giden otomobiller, telaşlı insanları peşine takıp sürükleyen tramvay, mağazaların önünde yüksek sesle müzik çalan koca hoparlörler… Dolup boşalan meydanlar ve parklar… Ne kadar kalabalık ve herkes ne kadar meşgul. “Buyurun, derya kuzusu bunlar…” diye bağıran balıkçı, istediği arabayı alamadığı için ağlayan çocuk, çocuğun elinden tutup çekiştiren kızgın anne. Evde yemek telaşı, pazarda geçim kavgası var. Koca bir gün daha türlü kaygılarla eriyor.
Bakırcılar çarşısından gelen tokmak sesleri meydan saatinin kadranı gibi zamanı eskitiyor.
Elinde kolunda renk renk onlarca tespih asılı; kravatlı, siyah gözlüklü adam “Bill Clinton da benden aldı. Alırsan şükran, almazsan pişman …” gibi alakasız cümleleri art arda kurup insanları tespih almaları için ikna etmeye çalışıyor. Overlokçu her zamanki gibi ayağımıza geliyor. Bitmeyen bir nakaratla halı, kilim neyimiz varsa itinayla kesip dikeceğini vaat ediyor.
Bir ambulans arkasına takılan fırsatçılarla birlikte hastane yoluna düşünce acı acı bağıran sirenler şehri allak bullak ediyor.
Yeni bir alışveriş merkezi yapmak için açılmış devasa çukurlarda çalışan iş makineleri ve büyük bir homurtuyla kum çeken kamyonlar.
Gürültü sadece şehrin sokaklarında değil, dağdağa ve kasvet benim ruhuma işlemiş. Beynimin içi buhranlarla çalkalanıyor. Kuruntu ve tasa kol geziyor gözlerimde.
Şehrin sesleri de eklenince kendi iç sesimi bile duyamaz oluyorum.
Oysa durmalı ve dinlenmeli değil miyim? Bu keşmekeşten sıyrılmanın ve bu gürültüden uzaklaşmanın bir yolunu bulmalıyım. Şehrin en sessiz mekânı hangi semttedir acaba? Otantik kafelerdeki iç mekanlar mı daha iyidir, yoksa şehirden uzak seyir teraslı restoranlar mı? Ayaklarım beni nereye götürecek acaba? Nerede kendime kulak verip varlığımdaki derinliklere nasıl göz atacağımı ben de bilmiyorum. Yaşamanın anlamını nerede bulmalıyım? İçimi kemiren kalabalıkta kaybolma korkum ve bitmeyen telaşımdan nasıl kurtulabilirim? Kentin tam ortasındayım. Hava serine çalıyor. Kulaklarım uğulduyor. Geniş bir kaldırımda olduğumu fark ediyorum. Ağaçlıklı ve büyük bir alanı çevreleyen alçak duvarların yanından boylu boyunca yürüyorum. Duvarın bitiminde çok gösterişli olmayan demir bir kapıdan içeri giriyorum.
Peşimdeki kalabalığı ve üzerimdeki yorgunluğu geride bırakıp solda bir çay bahçesinde soluklanıyorum. Küçük masalar etrafında demli sohbetler ediliyor. Bense kendimle sohbet etmek istiyorum. Az ileride parlak demir tırabzanla ikiye ayrılmış geniş bir merdiven var. Her basamağına renkli saksılarda kasımpatı, kadife ve ortancalar yerleştirilmiş. Eğilip koklayınca ruhuma karışıyor kasımpatının kokusu. Doğru istikamette olduğumu düşünüyorum. Biraz ilerleyip iki tarafı çiçekli, dar bir kapıdan geçiyorum. Rüzgârla “huu” çeken çınarlar, selviler ve upuzun çamlar karşılıyor beni. Derin bir nefes alıp yüzlerce yıl öncesine adım atar gibi giriyorum başka bir bahçeye. Gözümün önünde boylu boyunca uzanan tarih, beni içine çekmesin diye ağaçlardan tuta tuta ilerliyorum. Kimi kavuklu kimi eğik bükük kimi alçak yüksek taşlar görüyorum. Derin kabirlerin başında her yolcudan dua niyaz eden kitabeler var. Taştan yapılma oturaklarda oturup dua okuyan kadınları selamlıyorum. Türbedar odalarının berisinde “Hüvel Baki” diyen Mevlevi mezar taşları ve kapıdaki kitabeden anlıyorum ki ayaklarım beni koca Mevlana’ya yol gösteren aziz rehber Seyyid Burhaneddin Hazretlerinin haziresine getirmiş.
Burada kalın gövdeli dev çamlar kirli havayı emer gibi şehrin şamatasını içine çekip mekânı gürültüden temizlemiş. Bahçede saçılmış kozalaklar ve çam kokan bir hava var. Süslü ve sade mezarların başlarına o biçim taş levhalar kondurulmuş. Sükûnet, taşlara ve havaya işlemiş. Bahçenin girişine çekilen alçak duvar keskin bir çizgiyle burayı şehirden ayırmış.
Çimenlikte hışırdayan gazellerin üzerine oturup gözlerimi kapadığımda, kalbime gelen hissiyat nedir diye düşünüyorum: Sanki kilometrelerce uzayıp giden, gittiği yere bereket götüren bir ırmağın kenarındaymışım da onunla dertleşiyormuşum. Sonra onun nereden kaynayıp geldiğini bulma arzusu düşüyormuş içime. Ne kadar zaman yürüdüğümü bilmeden gözlerden uzak, bir dağın eteğinde mi desem, yüce bir yaylanın başında mı desem, yerin altından fışkıran bir pınara varıyormuşum. Meğerse bir ucu okyanusa ulaşan bu pınar, kenarında oturup onunla dertleştiğim o koca ırmağın coşup çıktığı yermiş!
Gözlerimi açıp çevreme bakıyorum. Yüzyıllardır gürül gürül akan Mesnevi ırmağının doğup kaynadığı yer de buralarda bir yerde olmalı diyorum kendi kendime. Kâmil mürşit Sey- yid Burhaneddin Hazretlerinin Tirmiz’den Belh’e, Konya’dan Kayseri’ye uzanan yolculuğu, ilim ve aşk emanetinin ehline ulaşmasıyla manasını burada bulmuş demek ki. Demek ki Mevlana’yı beyit beyit inleten sevdanın membası bu bahçedeymiş.
Mezar Taşları, kitabeler, ağaçlar, kubbe ve her şey kendi diliyle konuşuyor burada.
“Bu ırmakta ne ölmek var bize, Bu ırmakta ne gam var ne keder var ne dert Bu ırmak alabildiğine yaşamaktan, Bu ırmak iyilikten, cömertlikten ibaret.”
Binanın üzerindeki büyük ve tek kubbe “Allah tektir, teki sever.” hadisini hatırlatıyor bana. Kare şeklinde büyük kesme taşlardan yapılmış bu yapının kim bilir kaç deprem geçirmiş olmasına rağmen sapasağlam ayakta kalabildiğine şaşırıyorum.
Selçuklu mimarisini yansıtan binanın duvarlarına küçük dikdörtgen şeklinde pencereler açılmış. Kalın demir parmaklıkların arasından şehre nefes üfler gibi, insanlar rahle başına oturmuş Kur’an okuyor. Bir köşeye çekilip kurtuluş yoluna ermek ve rızasını aramak için Rabbi ile konuşan insanların gönlündeki huzur, kabına sığmayan bir misk olup etrafa dağılıyor. Ben de nasipleniyorum ve varlığım anlam buluyor. Münir olan kitabımı açıp ben de okuyorum. Gönlüme bir rahmet ışığı doluyor ve ruhumu kuşatan hengâme diniyor.
Yaşayan taşların ölü canlara şahitlik ettiği bu bahçe, beni içinde bulunduğum telaştan sükûnete, hayatın karmaşasından durağanlığa davet ediyor. Sadra şifa ayetleri okudukça yaşamak tutkulu bir inanç, ölüm ise hoş kokulu bir çiçek gibi görünüyor gözüme.
Gökyüzü laciverte döndüğünde türbedar odalarını geçip bahçeye çıkıyorum. Atılmış yün gibi bulutlar koyu gri renkte. Etrafta Mevlevilerin mezar taşları “hüvel baki” diyor. Evlerini şehrin orta yerine kurmuş olan nice kabir ehli, iri iri ıhlamurların ve ulu çınarların köklerine karışmış yatıyor.
Takvimler, Hicrî Safer 1437’yi gösteriyor. Kasımpatı ve kadife kokulu merdivenlerden inerken ince bir hilal Ali Dağı’nın arkasından yükseliyor. Geniş bahçeyi ve küçük masalardaki demli sohbetleri arkamda bırakıp serin bir sonbahar akşamında evimin yolunu tutuyorum.