“ Kapıda bekleyen yorgun bir kadın,
Pencerede solmuş iki gölge var.”
Bir eskici geçse de versem, yitik bir cümleye dönen günleri.
Gidişlerin sesini, kalışların sessizliğini; adı konulamamış duyguları, doldurulamayan boşlukları.
Eskici, yüklese tahta arabasının arkasına. Bir ses, bir iz bırakmadan götürse hepsini.
Bırakıverse usulca; uzak uzak köşelere, hiç bilmediğim yerlere.
Soba çoktan geçmiş. Islak, koyu, soğuk bir sessizlik var evde.
Annem, pencerenin önünde öylece oturuyor. Dizlerini çenesine dayamış. Rengi, rutubet tutan duvarlarımızla aynı. Zayıf sırtında incecik bir hırka. Ayakları çıplak. Saçları darmadağınık.
Gün boyu hiç konuşmadı. “Korkuyorum baba.” dedim. Babam umursamadı, elindeki işi bırakmadı. Yüzüme bile bakmadan “Korkma, yarına bir şeyi kalmaz.” Dedi.
Babamın dediği gibi olmadı. Sabaha çok şey kaldı annemde. Bu sabaha ve doğacak diğer sabahlara.
Gece yarısı annemin hıçkırık sesleriyle uyandım. Erkenden kırlaşmaya başlayan saçları iki avucunun arasındaydı. Sımsıkı tutuyordu onları. Titriyordu tüm bedeni. Omuzlarından tutup sarstım annemi.
“Anne, anne!”
Yüzünü kaldırdı yavaşça. Odayı aydınlatan ay ışığında gördüm gözlerini. Annem, acıyla yontulmuş bir mermer gibi kaskatı duruyordu karşımda. Güç bela dalına tutunan kurumuş bir yapraktan farkı yoktu. Ellerini tuttum. Buz gibiydi. Ürperdim. Başım annemin omzunda uyuyup kaldım.
Sağır edici bir sessizlik kapladı her tarafı. Her şeyin susması, yok oluşun başlangıcı gibiydi.
Ertesi gün, babamın çıplak sofada yankılanan terliklerinin sesiyle uyandım. Annem, oturduğu yerde çok derinlere kök salmış; kolu kanadı kırık, yaşlı bir ağaç gibi duruyordu hala.
Sofaya koştum aceleyle. Sokak kapısının önünde durdu babam. Cebinden evin anahtarlarını çıkardı. Komedinin üzerine bıraktı yavaşça. Ellerine baktım. Titreyecek mi acaba?
Titremedi…
“Yüzünü dönse bana, yüzünü görsem.” dedim.
Acaba rengi sarardı mı? Gözlerine hüzün doldu mu? Bir damla yaş yürüdü mü yanaklarından sakalına doğru? Derken yüzünü döndü. Babamın gözlerinin kenarlarında ışıltılar.
Bize uzak, tanıdık, bildik olmayan bir tebessüm belirdi yüzünde; dudak kenarlarından başlayıp bıyıklarının altına doğru kayan, İçimi parçalayan bir tebessüm.
Bana baktı. Konuşacaktı çok şükür.
“Sesi titreyecek.” Dedim. Kırık dökük sözcükler dökülecek dilinden.
Gözlerini kaçıracak gözlerimden. Pişmanlık, hüzün, gözyaşı kokacak sözcükleri.
Babam birden “Allahaısmarladık!” dedi. Gözlerimin ta içine baktı.
İçimde bir acı hissettim, yüreğimin tam ortasında sızlayan bir yara. Başımda bir uğultu.
Babamın sesi titremedi. Kurşun gibiydi bakışları. Dimdik duruyordu, öyle eğilmedi omuzları.
Kalın kaşlarının gölgesi düşmedi gözlerine. Dili dolanmadı, sürüklemedi sözcükleri. Güçlü, kararlı, pervasızca bir araya getirdi harfleri.
Kapıyı çekti ve gitti.
Babamın masumiyetine dair tüm sözcükler kursağımda takılı kaldı.
Annemin kalbinde, kocaman bir çatlak oluştu o günden sonra. Annem suskunluklar biriktirdi o çatlak içinde.
Susmak fiilinden uzun uzun suskunluklar türetti kendine.
Ufaldı, ufaldı. Kocaman bir sessizlik oldu annem. Anladım ki o gün babam sadece valizini alıp çıkmadı bu kapıdan. Annemden, benden neler alıp götürdü o küçük valizin yanında.
Hani düşersin, görünürde bir şey yoktur. Sıcaklık geçip te vücut soğuyunca anlarsın, canının nasıl yandığını. Aynen öyle bir duyguydu yaşadığımız.
Bazen insan için acıdan kaçmanın yolu, acı veren şeyi unutmaya çalışmaktır. Babamın yüzünü yitirmeyi seçtim.
Sokaktan geçen eski bir kamyonetin hoparlöründen cızırtılı bir ses yükseldi. Annem, sabahın sessizliğini parçalayan bu sese aldırış etmedi. Kendi dünyasının derinliklerine gömülmüştü. Ne bir şey görüyor ne bir şey duyuyordu.
“Anne, anne” dedim. “Evde ne yağ ne un ne şeker kaldı.”
İlk kez ağladım. Hıçkırıklarım yüksek tavana, oradan evin boş duvarlarına çarpıp parça parça oldu.
Birden annem ayağa kalktı. Derin bir uykudan uyanmış gibi şaşkındı. Eli, göğsünde açılan boşluktaydı. Adım attıkça alnında, acıdan örülmüş uzun çizgiler beliriyordu.
Beni ilk kez görüyormuş gibi yüzüme baktı. Sonra bana sarıldı. Saçlarımı okşadı. Şaşırdım, annemin ellerini tuttum “Anne iyisin değil mi?” “İyiyim kızım” dedi. Limon, nane, karanfil kokan nefesi küf kokuyordu.
Giyin dedi, kendisi de sırtına mantosunu aldı. Sağa sola dağılmış saçlarının üzerine eşarp taktı. Bir elini göğsündeki sancıyan yarasının üzerine bastırdı, diğer eliyle sıkıca elimi tuttu. Sokağa çıktık. O kadar hızlı yürüyordu ki ben ona yetişmek için koşmak zorunda kalıyordum.
Bankaya gittik. Annem para çekti. Bu paranın annemin dikiş diktiği, nakış işlediği günlerde biriktirdiği para olduğunu sonradan öğrendim.
Annem öyle hızlı yürüyor, öyle bir yere yetişecek gibi telaş içinde hareket ediyordu ki kendisine selam veren hâl hatır insanları duymuyor, onları fark bile etmiyordu.
Mahalle bakkalından aldık her şeyi. Onar ekmek, kilolarca meyve, sebze. Bakkal hem tartıyor hem de şaşkın şaşkın anneme bakıyordu. Bize yardım eden bakkalın çırağı, camlardaki konu komşu, kimse “Bir sen, bir kızın var evde. Ne yapacaksınız bu kadar yiyeceği? Demeye cesaret edemiyordu.
Birkaç gün içinde yiyemediğimiz ekmekler bayatladı. Sebzeler dolapta çürüdü. Annem hiçbirini atmayıp çekyatların altında, boş bulduğu dolaplarda muhafaza etmeye başladı. Annem doldurdu, ben çürüyenleri sürekli attım. Annem, her sabah dışarı çıkıp alışveriş yaptı. Biri bitmeden diğerini aldı. Ev, çürük meyve, sebze kokuyordu artık.
Annem, yüreğinde oluşan çatlakta dertlerini, hüzünlerini; evde de yiyemeyeceği kadar sebze ve meyveyi biriktirmeye başladı. Annem bir gün yine hazırlandı. Yine alışveriş yapacaktı. Ne yapacağımı bilememenin verdiği acıyla:
“Yapma anne artık, çok üzülüyorum.” Dedim. “Artık dayanamıyorum. Daha ne kadar sürecek bu? Babam gitti, sen de böyle yaparak beni yapayalnız bırakıyorsun.”
Yüzüme baktı. Alnında acıdan örülü uzun, ince çizgiler belirdi yine. Eli sancıyan göğsündeki yaraya kaydı. Annemin elini hızlıca ittirdim.
“Bırak artık buraya atmayı, bırak artık içini acıyla doldurmayı, etrafına hüzünden duvarlar örmeyi bırak!”
Annemin elini yavaşça kaldırdım göğsünden. Sancı şiddetlendi önce, sonra sağa sola dağıldı. Aylardır annemin içine attığı gözyaşları dışarı aktı oluk oluk. Beklemekten sararmış, solmuş, hüzün kokulu gözyaşları adeta yağmur oldu yağdı.
Fırtına, kış kıyamet, toz toprak… Ardından yağan yağmurun berraklaştırdığı gökyüzü misali açılmaya başladı annemin yüzü gözü.
Boğazındaki yumruk oynadı yerinden. Nefesi rahatladı. Gözlerinde biriken kalın tabaka eridi. Rahatladı gözyaşları aktıkça ve göğsündeki çatlakta biriktirdiklerini dışarıya bıraktıkça. Bir cerahat, görünmeyen bir hüzünden örülü irin aktı yarasından.
Beni alıp göğsüne bastı. Yaranın kokusu vardı üzerinde hala. Göğsü, hıçkırıklarıyla öyle inip kalkıyordu ki “Kalbi parçalanacak, bu şiddetli sarsıntıya dayanamayacak sanırım.” dedim.
Öyle olmadı çok şükür. Annem kalktı pencereyi açtı. Dışarıdaki temiz havayı rahatlamış göğüs kafesine doldurdu.
Boğazına dolanan günlerin zinciri çözüldü sanki.
Birlikte evi temizledik. Yatağı, yorganı havalandırdık. Fazla olan her şeyi dışarı çıkardık evden.
Duvarları boyattı annem. Duvarlara sinen gamı, kasveti kapattık kat kat boyayla.
Sobayı yaktı, çorba yaptı annem. Çay koydu ocağa.
Kalın yeleğini taktı sırtına, kalın çoraplar giydi ayağına.
Annemin göğsünde uyudum o gece. Uykusunda, ara ara eli yarasına gitti birkaç kere. Alnında çizgiler belirir gibi oldu. Tuttum, öptüm ellerini. Çizgiler gevşedi, eli göğsünden uzaklaştı. Yüzünde huzurlu bir gülümsemeyle uyudu. Annemin bir kuş gibi çarpan kalbi, normal atmaya başladı.
Mevsimin ilk karı mart ayının başlarında düştü toprağa.
Döne döne, yavaş yavaş indi beyazlık şehre.
Kar, toprağa değince ayaz kırıldı.
Gidenlerin ayak izlerini örttü beyazlık usul usul. Geriye soğuk değince sızlayan yaralarımız kaldı.