Duvarların birbirine yaklaştığı, aradaki boşluğun her geçen gün biraz daha daraldığı bir yerde başlıyor her şey. Hangi köşe hangi köşeye yaslanmış, hangi taş hangi taşın ağırlığını taşıyor, artık ayırt edilmiyor. Soğuk en dipten sızıyor, önce taşların damarlarında yavaşça ilerliyor, sonra yüzeye yayılarak havayı ağırlaştırıyor. Ne içeriden bir ses dışarı taşabiliyor ne de dışarıdan gelen bir adım buradaki dinginliği bozabiliyor. Işık, pencerelerin eşiğinde durup içeri girmiyor, karanlık ise kapıları çoktan kendine ait bellemiş. Zaman burada hızını unutmuş gibi. Dakikalar eklenmeden önce uzayıp çatallanıyor, kökleri yerin altında birbirine dolanmış eski ağaçlar gibi.
Gün, buraya uğramadan başka yerlerde yaşlanıyor. Yukarıdan geçen saatler toprağın altına ulaşmadan dağılıyor; ne gölgesi kalıyor ne izi. Yüzeye yalnızca küf kokusu ve nemli taşın donuk rengi çıkıyor. Şekiller, renkler, dokular aynı ağırlıkta soluyor, adımların sesi de gölgelerin boyu da değişmiyor. Yalnızca bekleyiş var, ama beklenenin ne olduğu hatırlanmıyor. Gece burayı daha sessiz kılmıyor; aksine sessizliğe somut bir beden kazandırıyor. Havanın içinde görünmez bir yoğunluk, duvarların yüzeyinde derinleşen bir yankı dolaşıyor. Uzaklardan gelen rüzgâr, kapalı bir kapının eşiğinde duruyor, ardından geri çekiliyor. İçeride tanımsız bir ağırlık, varılması mümkün olmayan yolların haritasını çıkarıyor; çizgiler hiçbir yere varmayan kıvrımlar hâlinde dönüp duruyor. Aynalar çoktan karararak yüzleri unutur hâle gelmiş. Yansımalar artık insanı değil, zamanın boşlukta bıraktığı izleri gösteriyor. Her bakış, geçmişte kalmış bir anı çağırıyor; ama o an, yansımaya varmadan dağılıp gidiyor. Kelimeler dudaklardan çıkmadan eskiyor, ses yankıya ulaşmadan yutuluyor, burada her şey şimdiden geçmişe sızıyor. Gökyüzü bir tavan kadar alçak, yıldızlar ve ay görünmüyor; zamanın yüksekliği de kısalmış, dakikalar başını doğrultamadan yere eğiliyor. Nefes tam alınmadan yarıda kalıyor, hareket, söz ve ışık hep yarım kalıyor. Kalan yarının neye yettiği, neyi tamamladığı ise yalnızca zamanın kendisine ait bir sır olarak duruyor.
Bazen, hiç duyulmayan bir sesin bıraktığı yankıdan daha keskin bir şey sızıyor buraya. Nereden geldiği belli değil, ne bir ayak sesi ne de bir kapı gıcırtısı. Daha çok, unutulmuş bir kelimenin ağırlığı gibi. Bir zamanlar söylenmiş ama sahibi çoktan kaybolmuş. O kelime hâlâ havada asılı; görünmez, dokunulmaz, fakat taşın yüzeyindeki ince bir çatlak kadar kesin. Yönün anlamı yok, ileri ya da geri diye bir ayrım kalmamış. Zaman da burada yönünü kaybediyor; dakikalar birbirinin üzerine düşüyor, tıpkı adımlar gibi. Adımlar, başka adımların üzerine düşüyor; mesafe siliniyor.
Geçmiş ile gelecek arasındaki çizgi eriyor, her şey aynı bekleyişin içine sıkışıyor. Yürümek, gidilecek bir yer olduğu için değil, durmamak için sürüyor. Durmak, bekleyişi ağırlaştırır, ağırlaşan bekleyiş taşın bile çatlamasına neden olabilir. Bazen havada ince bir toz dolaşıyor, nereden geldiği bilinmiyor. Cisimlerin kenarları yumuşuyor, sınırlar siliniyor. Netlik burada bir lüks, bulanıklık ise alışılmış bir hâl.
Zaman burada damlalar hâlinde var oluyor. Her damla, düştüğü yüzeyde derin ve yavaş bir iz bırakıyor, izler birleşmeden kayboluyor. Geçmişle gelecek arasında köprü kurulamıyor, her şey “şimdi”nin içine gömülüyor. Arada bilinmeyen bir yerden keskin bir koku yayılıyor, ne tamamen yabancı ne de tanıdık… Sanki çok eskiden duyulmuş, sonra unutulmuş bir şeyin kokusu. Kayıp ile hatırlayış arasındaki bulanıklık bir anlığına beliriyor; koku kaybolduğunda, yerine kalan boşluk kokunun kendisinden daha uzun süre kalıyor. Sessizlik artık duvarlarla sınırlı değil; havanın, zamanın, düşüncelerin içine yerleşmiş. Burada sessizlik duymamanın değil, duymamayı alışkanlık hâline getirmenin sessizliği. Alışkanlık, görünmeyen ama her adımda hissedilen bir zincir gibi. Zincirin halkaları yok ama ağırlığı var; hareketin niyetini boğuyor. Bu sınırlar kabullenildi- ğinde, zincirin sesi tamamen kayboluyor ve sessizlik en güçlü hâlini alıyor.
Zincirin sesi yok oldukça, mekânın bütün katmanları kendi ağırlığıyla kapanmaya başlıyor. Sonra, duvarın en görünmez yerinde gözle değil, hisle fark edilen o ince değişim başlıyor. Bekleyişin en koyu anında, taşın gözeneklerinden ağır bir soluk sızıyor. Gölgeler biçimlerini koruyor ama renkleri değişiyor, karanlık daha mat, daha yoğun bir tona bürünüyor. Bir yerlerden çok eski bir yürüyüşün yankısı geliyor; adımların sahipleri yok, yalnızca ritimleri var. Taşların soğuğu, toprağın nemi, havanın ağırlığı aynı eksende dönmeye başlıyor; görünmeyen bir merkez etrafında, sessiz ve kaçınılmaz. O dönüşe farkında olunmadan bir bakış sızıyor, mekân başını hiç var olmamış bir yöne çevirmiş gibi. O an, zincirlerin gerilimi kısa bir süreliğine kopma ihtimalini hatırlatıyor. Ses çıkmıyor, hareket yok, ama hava o ihtimali içine çekip saklıyor. Değişim gelmeyecek belki, fakat gölgesi çoktan duvarların üzerine düşmeye başlamış gibi