10268.

kristal bir sahnede poyrazla dans eden

sessiz bir balerin gibidir dünya, ‘

hava ne. güzel’ diyerek izleriz bir vitrinin için­-

den

10269.

Yazarlığının ilk döneminde Batı edebi­yatı ve estetiğinden, ilerleyen yıllarında da geleneksel Japon kültüründen güçlü biçimde etkilenen Japon yazar Cuniçiro Tanizaki’nin ‘Gündüz Şeytanları’ kitabı, onun erken dönem eserleri arasında yer alır ve yazar karanlık arzu, saplantı, ahla­ki ikiyüzlülük temalarını en çıplak hâliyle ortaya koyar. Kitabın adında geçen ‘gün­düz’ kelimesi, kötülüğün gizli ya da sade­ce geceye ait olmadığını; aksine toplumun gündelik, sıradan yüzü içindeki varlığını ima eder. İnsanın yapabileceklerinin bir sınırı olmadığını anlatır bana göre Tani- zaki. Ve insanın gördüğü ya da duyduğu her şeye sorgulamadan inanmaması ge­rektiğini. Olaydan çok, psikolojik gerili- _       mi öne çıkarır. Anlatı ilerledikçe okur, karakterlerin toplumsal rollerinin bir maske olduğunu fark eder. Tanizaki, şeytanların gece değil, aydınlıkta yaşadığını anlatma­ya çalışır aslında. Toplumun ahlak norm­ları, bireyin içindeki karanlığı bastırmaz, sadece gizler. Bu nedenle, kötülük daha tehlikeli bir boyuta ulaşır. Modernleş­me, özgürlükten çok ahlaki bir boşluğun oluşmasına neden olur. Karakterleri yar­gılarken değil, onlarla yüzleşirken bulur kendisini okur. Tanizaki’nin kullandığı soğukkanlı ve mesafeli dil şiddeti daha sarsıcı kılar. Huzursuz edici bir farkın- dalıkla baş başa bırakır okuru. Gündüz Şeytanları, kötü insanları değil, insanın içindeki kötülüğü anlatır. Şeytanlık, istis­na değildir, bastırılmış arzularla yaşayan herkesin potansiyelidir. Hiç kimseyi ta­nımanın mümkün olamayacağının altını çizdiğini düşündüğüm, şaşırtıcı bir sonla okuru buluşturan bu ince romandan işte bir alıntı: “İnsan birine acıyorsa ondan nefret edemez.” (s. 100)

10270.

Oku oku bitmeyen, okudukça yazarın bir taraftan yazmaya devam ettiği sanrısı­na kapıldığım kitap, ‘Zemberekkuşu’nun Güncesi’ bir Haruki Murakami klasiği. Murakami’yle kuyuya inmeye, konuşan kedilerle karşılaşmaya, paralel evrenle­re geçmeye, marjinal kadınlarla zaman geçirmeye alışkınım. Hem de son derece sakin ve gündelik bir dille. Yine sessiz bir anlatıcının hayatına giriyoruz bu kitapta. Tuhaflıklar alabildiğine sınırsız. Elimde olmadan, “Keşke gerçek hayatta da bu kadar kolay olsaydı bir şeylerle karşılaşıp keskin ka­rarlarla hayat rutininden çıkabilmek,” diye düşündüm. “Hayat filmlerdeki gibi olsa!” klişesi gibi. Bu kadar uzun bir kitabı hiç sıkılmadan okuyabilmek yazara olan say­gımı arttırdı. Özellikle, yazarın tarihi olay­ları ve anlatıları kurguya yedirme biçimi ilginin kaybolmasını engelleyen unsurlar­dan biri. Geçmişle yüzleşmeden iyileşmek mümkün mü, kötülük nerede başlar, ses­sizlik suç ortaklığı mıdır sorularını sorar aslında Murakami. Düşünen insanın, ha­yatının belli dönemlerinde sormadan ge­çemediği sorularla yüzleştirir bir bakıma okuru. “Bu soruları sormak aklınıza gelme- diyse sorun,” der gibidir. Sık kullandığım “Dünyanın bir balkonu bile. yok!” ifadesine benzer bir alıntı yakaladığıma da sevin­dim. “Bir yerlerde dünyanın sınırı türün­den bir şey olmalı.” (s. 417) Ama yok! Ben gittim ‘en ucu’ denen yerlere dünyamızın. Dönüp dolaşıp aynı yere dönmekle kal­madım, normal şartlarda dünyanın bir çıkışı olmadığını kendim test etmiş ol­dum. Çok iyi alıntılar yakalayabileceğiniz derya deniz bir roman Zemberekkuşu’nun Güncesi. İşte onlardan sadece biri: “Sanki insanlar benim ait olduğum dünyanın ke­narından teker teker düşüyorlar.” (s. 417) Hiç kendinizi bu dünyaya sıkışmış gibi hissetmeyin. Ölüm var sonuçta! Bir de uzaya gitme çabası zavallı insanın…

10271.

Ah şu kediler! İstanbul’u sevme nedenim. Onlar da olmasa çekilecek şehir değil. Ke­dilere olan bu düşkünlüğümden sebep, kedili kitaplara ayrı bir sempatim var. Japon yazar Sosuke Natsukawa’nın ‘Ki­tapları Kurtaran Kedi’ kitabından bah­setmeden geçmek haksızlık olur. Adında hem ‘kitap’ hem de ‘kedi’ var. Muhteşem bir kombinasyon. Masal tadında bir kitap. Natsukawa’nın uluslararası ün kazan­masını sağlayan bu kedili kitabı keyifle okudum. Yazarın modern dünyanın hızlı tüketim, yüzeysellik ve faydacılık anla­yışına karşı yazdığı, kısa ama yoğun ale­gorik romanı damakta farklı bir tat bıra­kıyor. Karşılaştığım her kediye, “Bana bir mesaj getirmiş olabilir mi?” diye bakarken buldum kendimi. Hoş, ben kedilerle hep konuşurum da henüz benimle konuşanı çıkmadı. Kitapları Kurtaran Kedi, bana bir umut vermedi desem doğru olmaz. Okuru mutlu eden kitap sayısı çok azdır. Sırf bu yüzden, okunmayı hak ediyor ben­ce. İşte bu sevimli kitaptan bir alıntı: “Ne ölçüde iyi yapılmış olursa olsun, sahte olan sahtedir.” (s. 164)

10272.
kendi gurbetimizin tam ortasında,
varmak istediğimiz yerin çok daha uzağında,
adım attığımız her yer bir yabancı eşik şimdi
…

Bu yazıyı paylaşın