Kargaşa ve karmaşa, geçmişe dair izleri de olan bir olgudur. İniş ve çıkış, var olma ve yok olma, değişim ve dönüşüm süreçleri zaman zaman karışıklığın, karıştırmanın eseridir. Coğrafi ve demografik yapıların değişimi, bu karışıklıklar neticesinde oluşan göçlerin önemli sebeplerindendir. Bir muhit, bir bölge güllük gülistanlıkken savaş alanına dönüp yaşanabilir olmaktan çıkarılabilmektedir. İç ve dış mihrakların tahrikleri, tahrifleri ve emelleri yalnız söylem olarak değil, eylem olarak da öncü rol oynayabilmektedir. İnsanın kendi şahitliği ve tecrübesi, en sahici bilgi kaynağı olması hasebiyle, son yüz yılın ikinci yarısından itibaren dünyada ve Türkiye’de bunun acı örneklerine yaşayanlar tanık olmuşlardır.
Kışkırtma ve karışıklığı tetikleyen, toplumda kaos ve infiali önceleyen provo- katif hareket ve eylemler, farklı zaman ve dönemlerde nedeni ve niçini bilinmeden; kimi vakitlerde ise bilinerek, yıkımlara sebep olmuş ve tarih sahnesinde yerlerini almışlardır. Doğurduğu netice, zihnî ve fikrî karmaşaya dönüşerek kimi “ayrı ve gayrılıkların” kaynağını teşkil etmiştir. Nesilden nesile aktarılan, hesabı görülemeyen (!) ayrışmaların yaşamda etkin olarak varlığını sürdürdüğü de müşahede edilmektedir.
Karmaşa, birden çok düzenin aynı anda dayatılmasıdır. Kabullenmediği hâlde insanlığın sessiz kaldığı Venezuela hadisesi; Amerika’da yayımlanan ve insanlığın dibi gördüğünü düşündüren ahlaksızlık abidesi Epstein belgeleri; abluka sebebiyle açlığa, susuzluğa, zulme ve ölüme mahkûm edilen Gazze ve Doğu Türkistanlıların hâli; dünyadaki sömürü düzeninin İran üzerinden Orta Doğu’ya ve dünyaya şekil verme girişimleri- her biri farklı zeminde ortaya çıksa da-bu hadiseler aynı karmaşa ve dayatma düzeninin ayrı cepheleridir.
Günümüzde yaşanan karmaşa, sadece olayların çokluğu değil, anlamlarının birbirine karışmasıdır. Kitle iletişim araçları, sanal âlem ve sosyal medyanın “güç zehirlenmesi” yaşadığı ve yaşattığı malumdur. Öyle ki, kargaşa ve karmaşanın somut örnekleri sosyal medya paylaşımlarında açıkça görülmektedir. Haberin anlık ulaşımı; görsel ve görünür olanın hızla yayılması; muhatabın tetkik etmeden fikir beyan etmesi; yorumlar ekseninde karşılıklı atışmalar, savunmalar, dinî ve tarihî kaynak ile olayları mesnet edinmeler; kavgalar, bağırtılar, çağırtılar. Muhakeme edilmeden verilen bir hüküm, ortaya atılan bir tez de karmaşanın bir başka halkası hâline gelmektedir.
Bu süreçte kalbi muhafaza etmek, doğru ve yanlışı ayırt edebilecek bir bakış açısı geliştirmek zaruridir. Dil ve zihnin berraklığı, kalbin berraklığıyla orantılıdır. Kalp istikameti kaybedince insan dış dünyanın gürültüsüne kapılır ve kendini tanıyamaz hâle gelir.
Karanlığı çoğaltarak değil, ışığı yayarak insan var olur. Bu ışık, öncelikle iç dünyada yanan ve feraset fanusuyla korunan ışıktır.
Yön ve yol bellidir.
İstiklâl Marşı şairimiz Mehmet Âkif Ersoy’un dizelerinde ifadesini bulduğu üzere:
“Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol…
Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.”