kristal bir sahnede poyrazla dans eden
sessiz bir balerin gibidir dünya, ‘
hava ne. güzel’ diyerek izleriz bir vitrinin için-
den
Yazarlığının ilk döneminde Batı edebiyatı ve estetiğinden, ilerleyen yıllarında da geleneksel Japon kültüründen güçlü biçimde etkilenen Japon yazar Cuniçiro Tanizaki’nin ‘Gündüz Şeytanları’ kitabı, onun erken dönem eserleri arasında yer alır ve yazar karanlık arzu, saplantı, ahlaki ikiyüzlülük temalarını en çıplak hâliyle ortaya koyar. Kitabın adında geçen ‘gündüz’ kelimesi, kötülüğün gizli ya da sadece geceye ait olmadığını; aksine toplumun gündelik, sıradan yüzü içindeki varlığını ima eder. İnsanın yapabileceklerinin bir sınırı olmadığını anlatır bana göre Tani- zaki. Ve insanın gördüğü ya da duyduğu her şeye sorgulamadan inanmaması gerektiğini. Olaydan çok, psikolojik gerili- _ mi öne çıkarır. Anlatı ilerledikçe okur, karakterlerin toplumsal rollerinin bir maske olduğunu fark eder. Tanizaki, şeytanların gece değil, aydınlıkta yaşadığını anlatmaya çalışır aslında. Toplumun ahlak normları, bireyin içindeki karanlığı bastırmaz, sadece gizler. Bu nedenle, kötülük daha tehlikeli bir boyuta ulaşır. Modernleşme, özgürlükten çok ahlaki bir boşluğun oluşmasına neden olur. Karakterleri yargılarken değil, onlarla yüzleşirken bulur kendisini okur. Tanizaki’nin kullandığı soğukkanlı ve mesafeli dil şiddeti daha sarsıcı kılar. Huzursuz edici bir farkın- dalıkla baş başa bırakır okuru. Gündüz Şeytanları, kötü insanları değil, insanın içindeki kötülüğü anlatır. Şeytanlık, istisna değildir, bastırılmış arzularla yaşayan herkesin potansiyelidir. Hiç kimseyi tanımanın mümkün olamayacağının altını çizdiğini düşündüğüm, şaşırtıcı bir sonla okuru buluşturan bu ince romandan işte bir alıntı: “İnsan birine acıyorsa ondan nefret edemez.” (s. 100)
Oku oku bitmeyen, okudukça yazarın bir taraftan yazmaya devam ettiği sanrısına kapıldığım kitap, ‘Zemberekkuşu’nun Güncesi’ bir Haruki Murakami klasiği. Murakami’yle kuyuya inmeye, konuşan kedilerle karşılaşmaya, paralel evrenlere geçmeye, marjinal kadınlarla zaman geçirmeye alışkınım. Hem de son derece sakin ve gündelik bir dille. Yine sessiz bir anlatıcının hayatına giriyoruz bu kitapta. Tuhaflıklar alabildiğine sınırsız. Elimde olmadan, “Keşke gerçek hayatta da bu kadar kolay olsaydı bir şeylerle karşılaşıp keskin kararlarla hayat rutininden çıkabilmek,” diye düşündüm. “Hayat filmlerdeki gibi olsa!” klişesi gibi. Bu kadar uzun bir kitabı hiç sıkılmadan okuyabilmek yazara olan saygımı arttırdı. Özellikle, yazarın tarihi olayları ve anlatıları kurguya yedirme biçimi ilginin kaybolmasını engelleyen unsurlardan biri. Geçmişle yüzleşmeden iyileşmek mümkün mü, kötülük nerede başlar, sessizlik suç ortaklığı mıdır sorularını sorar aslında Murakami. Düşünen insanın, hayatının belli dönemlerinde sormadan geçemediği sorularla yüzleştirir bir bakıma okuru. “Bu soruları sormak aklınıza gelme- diyse sorun,” der gibidir. Sık kullandığım “Dünyanın bir balkonu bile. yok!” ifadesine benzer bir alıntı yakaladığıma da sevindim. “Bir yerlerde dünyanın sınırı türünden bir şey olmalı.” (s. 417) Ama yok! Ben gittim ‘en ucu’ denen yerlere dünyamızın. Dönüp dolaşıp aynı yere dönmekle kalmadım, normal şartlarda dünyanın bir çıkışı olmadığını kendim test etmiş oldum. Çok iyi alıntılar yakalayabileceğiniz derya deniz bir roman Zemberekkuşu’nun Güncesi. İşte onlardan sadece biri: “Sanki insanlar benim ait olduğum dünyanın kenarından teker teker düşüyorlar.” (s. 417) Hiç kendinizi bu dünyaya sıkışmış gibi hissetmeyin. Ölüm var sonuçta! Bir de uzaya gitme çabası zavallı insanın…
10271.
Ah şu kediler! İstanbul’u sevme nedenim. Onlar da olmasa çekilecek şehir değil. Kedilere olan bu düşkünlüğümden sebep, kedili kitaplara ayrı bir sempatim var. Japon yazar Sosuke Natsukawa’nın ‘Kitapları Kurtaran Kedi’ kitabından bahsetmeden geçmek haksızlık olur. Adında hem ‘kitap’ hem de ‘kedi’ var. Muhteşem bir kombinasyon. Masal tadında bir kitap. Natsukawa’nın uluslararası ün kazanmasını sağlayan bu kedili kitabı keyifle okudum. Yazarın modern dünyanın hızlı tüketim, yüzeysellik ve faydacılık anlayışına karşı yazdığı, kısa ama yoğun alegorik romanı damakta farklı bir tat bırakıyor. Karşılaştığım her kediye, “Bana bir mesaj getirmiş olabilir mi?” diye bakarken buldum kendimi. Hoş, ben kedilerle hep konuşurum da henüz benimle konuşanı çıkmadı. Kitapları Kurtaran Kedi, bana bir umut vermedi desem doğru olmaz. Okuru mutlu eden kitap sayısı çok azdır. Sırf bu yüzden, okunmayı hak ediyor bence. İşte bu sevimli kitaptan bir alıntı: “Ne ölçüde iyi yapılmış olursa olsun, sahte olan sahtedir.” (s. 164)
10272.
kendi gurbetimizin tam ortasında,
varmak istediğimiz yerin çok daha uzağında,
adım attığımız her yer bir yabancı eşik şimdi
…