Ateşler içinde kıvranırken dudaklarından yalnızca tek bir kelime dökülüyordu.

Cılız, neredeyse duyulmayacak kadar zayıf bir sesle mırıldandı:

“Baba.”

Annesi, avucunu soğuk suya batırıp Yusuf’un alnına koydukça o kelime yeniden titriyordu dudaklarında.

Onu çok özlüyordu. Ama bunu ne mahalledeki arkadaşlarına belli ederdi ne de annesine söy­leyebilirdi. Okulda öğretmeni sorduğunda başını hafifçe öne eğer, “Uzaklarda çalışıyor.” der sonra susardı.

Babası yıllarca uzak şehirlere giden trenlerde vagon sorumlusu olarak çalışmıştı. Rayların üzerinde uzayıp giden yolculuklar, istasyonlar, geceyi yaran tren düdükleri. Hayatı hep yol üstünde geçmişti. Eve gelişi seyrek, ayrılığı uzun olurdu.

Yusuf ise daha çocuk yaşta beklemeyi öğrendi.

Babası geleceği zaman onu uzaktan görür, tek katlı evlerinin köşesine saklanırdı. Oradan ba­basını izlerdi. İçinde kabaran sevinçle koşup sarılmak ister ama yapamazdı. Çocuk kalbi hem sevinir hem çekinirdi.

Babası kapıdan içeri girer girmez Yusuf, sanki içindeki fırtınayı bastırmak ister gibi arkadaşla­rının yanına koşardı. Oyuna dalar, gülmeye çalışırdı. Bir süre sonra ıslık çalarak eve dönerdi.

Annesi kapıdan seslenirdi:

“Yusuf, baban geldi oğlum. Hadi eve gir.”

Yusuf’un gözleri ışıldar, kalbi hızlı hızlı çarpardı.

Babası somyanın kenarında oturur, onu görünce gülümserdi.

“Kerata. Hoş geldin yok mu?”

Yusuf’un içinden onun boynuna sarılmak, “Hoş geldin babam!” demek geçer; ama bir türlü yapamazdı. Sessizce babasına yaklaşır, başını eğip onun elini öperdi.

Kader doğduğundan beri baba ile oğlu uzun süre bir arada tutmamıştı. Bu ona ne kazandırmıştı ne kaybettirmişti, bilemezdi. Ama içinde hep eksik kalan bir yer olduğunu hissederdi.

Bir oğlan çocuğunun babasının yanında olmaması, ona göre çölde fırtınaya yakalanmış bir insanın çaresizliği gibiydi.

Bazen insan sevdiğine sarılmayı bile büyüyünce öğrenirdi. Yıllar rüzgâr gibi geçti.

Yusuf büyüdü. Üniversiteyi bitirdi. Öğretmen oldu. Uzak bir diyara tayin edildi. Aynı yıl ba­bası da emekli olmuştu.

Bekleme sırası babasına geçmişti. Artık uzaklardan gelen Yusuf oluyordu.

Her gelişinde babasını gördüğü an içindeki çocuk yeniden uyanırdı. Koşar, “Babam!” diye sa­rılırdı ona. Uzun süre bırakmazdı. Sanki yılların özlemini tek bir sarılışa sığdırmak ister gibi.

Her defasında biraz daha sıkı sarılırdı. Her defasında sanki son kez sarılıyormuş gibi.

Ama bir bayram arifesinde Yusuf gelmedi.

Babası önce bir şey söylemedi. İçine düşen küçük bir sızıyla bekledi. Günler geçti. Sızı büyü­dü.

Yusuf aramadı.

Eşi her seferinde aynı sözlerle teselli ediyordu:

“Ben konuştum. İşi çokmuş. Bu bayram gelemeyecekmiş. Çok selamı var, ellerinden öpüyor.”

Bazen de çeşitli yalanlarla geçiştirirdi:

“Aradığında sen dışarıdaydın.”

“Uyuyordun.”

“Namazdaydın.”

Bir bayram geçti. Sonra bir bayram daha. Babası sabırdan bir hırka giydi üzerine. Çünkü sevdiğinin yolunu beklemek insanın kalbine sabırdan başka bir şey bırakmazdı.

Ama yine de içinde bir şey yanıyordu. Bir şeylerin yolunda gitmediğini hissediyordu. Sormaya cesaret edemiyordu. Korkudan değil.

Duyacağı cevaba dayanamayacağını bildiği için.

Oysa Yusuf son görüşmelerinden birinde babasına sarılırken şöyle demişti:

“Ömrüm oldukça nerede olursam olayım, sizi ziyaret etmediğim ve elinizi öpmediğim bir

bayram olmayacak inşallah.”

Sonra birbirlerine sarılıp ağlamışlardı.

Ama kader bazen insanın sözünü tutmasına izin vermez.

Nedenini dün, bugün ve yarın kabullenmekte zorlandığı gerekçelerle…

Yusuf cezaevindeydi.

Ve bu gerçeği babasından saklamışlardı.

Ziyaret günlerinden birinde Yusuf annesine sordu:

“Babam. Biliyor mu anne?”

Başını öne eğip kederle “Bilmiyor.” dedi annesi.

Yusuf sustu.

Kardeşleri konuşmaya devam etti:

“Yeni ameliyat oldu. Doktor üzülmemesi gerektiğini söyledi. Seni soruyordu ama artık daha az soruyor.”

Yusuf başını eğdi. Küçük kız kardeşine baktı. “Babama iyice sarıl.” dedi. Gerisini söyleyemedi. Ziyaret bitince hepsine tek tek sarıldı. En son annesine. Annesine sarıldığında bir an konuşamadı. Sonra tane tane fısıldadı: “Bir daha gelirsen. Babamın giydiği bir gömleği yıkamadan getir.” Annesi yalnızca “Yavrum.” diyebildi.

Yusuf, annesinin kokusunu içine çekti. O an fark etti ki ana kokusu insanın içine yerleşen bir sığınaktı.

“Allah’a emanet olun.” dedi. “Ben iyiyim.” Annesi gözyaşlarını silerek cevap verdi: “Sen de Allah’a emanet ol Yusuf’um.” Aylar geçti. Sonra yıllar.

Yusuf ile babasının arasından üç Ramazan, üç Kurban Bayramı geçti.

Babası her bayram arifesinde bekledi. Bazen evin köşesinde, bazen somyanın kıyısında,

bazen de pencerenin önünde. Ama kimseye belli etmedi.

Her bayramın ilk günü oturma odasına girer, kapıyı kapatır ve sessizce ağlardı. Sonra dışarı çıkar, uzun uzun yürürdü.

Sağlığı bozuldu. Doktorlar iyi beslenmesi gerektiğini söylediler. Ama o başını çevirdi. “İçim almıyor.” dedi.

Dağ gibi adam günden güne küçüldü, çok hastalandı. ^           Hastanede yarı uyanık halde sayıklıyordu:

“Eve gitmeliyim. Yusuf geldi.”

Doktorlar yapacakları her şeyi yaptıklarını söyleyip hastayı eve gönderdi.” Yusuf’un babası, yatağında bir deri bir kemik yatıyordu. İkindi ezanı okunurken su istedi.

Kızının yüzüne baktı. Elini tuttu.

“Üzdüm mü sizi?”

Kızı ağlayarak:

“Babam.” diyebildi.

Hasta adam, son bir kez sordu:

“Yusuf. İyi mi?”

Yutkundu, bir an sustu.

“Hakkım helal olsun. Söyleyin.”

Ve gözlerini kapadı.

Babaları öldüğünde kardeşleri Yusuf’a haber verip vermemekte tereddüt etti. Ama sonunda haber verdiler. Çünkü sır insanın gönlünde ağır bir yüktü. Ve onların taşıyacak gücü kalma­mıştı.

Babalarının ölüm raporunu cezaevine gönderdiler. Yusuf yine gelmedi, gelemedi. Babası küçük bir kalabalıkla köy mezarlığında toprağa verildi. Toprak atanlardan bazıları fı­sıldıyordu:

“Bu da Yusuf’un yerine.”

O sırada Yusuf, koğuşun bir köşesinde başı ellerinin arasında oturuyordu.

Her şeye eyvallah dedi. Suçlu olup olmadığını bile umursamıyordu. Sadece babasına verdiği

sözü tutup elini öpememek bedenini ve ruhunu acıtıyordu.

Radyodan bir türkü yükseldi:

“Yolumuz gurbete düştü Hazin hazin ağlar gönül Araya hasretlik girdi Hazin hazin ağlar gönül Garip garip ağlar gönül Dertli dertli ağlar gönül”

Yusuf başını kaldırdı. Radyoyu kapatmaya yönelen arkadaşına “İsmail, sesi biraz aç.” dedi Türkü, koğuşun duvarlarına yayıldı.

Yusuf’un gözyaşları sessizce yanaklarından süzülürken dudaklarından şu sözler döküldü:

“Sana kavuşmak için bekleme sırası bu kez bana kaldı babam.

Sen yine gittin.

Ben ise hayatı bekliyorum.”

Bu yazıyı paylaşın